• BIST 90.040
  • Altın 146,366
  • Dolar 3,6184
  • Euro 3,9314
  • Kocaeli : 15 °C
  • İstanbul : 16 °C
  • Sakarya : 16 °C

30 Ağustos ve Atatürk’ün o mektubu

M.Tanzer Ünal

Sevgili okurlarım, bugün 30 Ağustos Zafer Bayramı.

Zafer Bayramı, 1922 yılında 26 Ağustos’ta başlayıp 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da zaferle sonuçlanan Başkomutanlık Meydan Muharebesi’ni, diğer ismiyle “Büyük Taarruz”u anmak için kutlanan bayramdır.

30 Ağustos, Mustafa Kemal’in başkomutanlığında ülke topraklarının geri alındığı gündür.

Bu bayram ilk defa 30 Ağustos 1923 günü Afyonkarahisar, Denizli, Kahramanmaraş, Ankara ve İzmir’de kutlanmış.

1935 yılından itibaren de tüm yurtta resmen kutlanmaya başlanmış.

Her 30 Ağustos’ta askeri birlikler geçit törenleri düzenler, yurttaşlar anıt ve şehitlikleri ziyaret eder, Mustafa Kemal Atatürk’e, silah arkadaşlarına ve komutasında savaşmış askerlere şükranlarını sunar.

30 Ağustos, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin gurur günüdür.

Her yıl, Harp Okulları ve diğer askeri okullar bu tarihte mezun verir.

Subay ve astsubaylar bu tarihte rütbe alır.

***

30 Ağustos, birkaç yıl önceye kadar  “askerin bayramı” idi.

Odak noktasında “asker” vardı.

Mevcut iktidar, “askeri itibarsızlaştırmak” ve güya “memleketi askeri vesayetten kurtarmak” için bayramını askerin elinden aldı.

Kendi kafasına göre sivilleştirdi…

Ankara’da cumhurbaşkanı, illerde ise valiler “bayramın sahibi” oldular.

Sonra?

Sonra, her yıl bir başka bahane ile “Zafer Bayramı” kutlanmaz oldu.

Sadece Zafer Bayramı mı?

Dikkat edin, diğer milli bayramlar da artık düzenli kutlanmıyor.

En büyüğü olan, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı bile!

Böyle böyle bayramlarımızı, milli değerlerimizi unutturmaya mı çalışıyorlar, yoksa kutlamaya yüzleri mi kalmadı, bilmiyorum…

Bildiğim şey, Türk milleti planlı bir şekilde “geçmişi” nden ve “değerleri” nden koparılıyor.

Öyle bir nesil geliyor ki; Türk nedir, Türklük nedir, Kurtuluş Savaşı nasıl kazanılmıştır, Zafer Bayramı nedir, Atatürk kimdir, ülkemizi nasıl kurtarmıştır, Cumhuriyet’i nasıl kurmuştur, bilmeyecek!

Böyle bir toplum, milli benliğini kaybetmiş bir toplum, ayakta kalabilir mi?

Bu yıl Zafer Bayramı kutlamaları neden iptal edildi?

“Terör” nedeniyle…

Doğru… Sen vatanını, milletini terörist ve hainlerden koruyamayacak noktadaysan, böylesine acz içindeysen, Zafer Bayramı’nı kutlama hakkın olabilir mi?

Neyin zaferi?

Gülerler adama!

Dedelerimiz, kıtlık ve yokluk dönemlerinde yedi düvele karşı zafer kazandı, emperyalistleri ülkemizden kovdu…

Biz, günümüzde, bu kadar geniş olanaklar içinde, emperyalistlerin işbirlikçisi içimizdeki hainlerle baş edemiyoruz.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ne yazık ki, kuruluşundan bunca yıl sonra “yeniden kurtarılmaya muhtaç” hale getirildi.

 

Atatürk’ün bu mektubunu dikkatle okuyun, emperyalist ülkelerle hangi şartlarda savaştığımızı anlayın!

***

Sevgili okurlarım, Atatürk araştırmaları konusunda çok üretken olan bir isim var.

Yüksek Mimar Eriş Ülger…

“Atatürk Milliyetçiliği” adlı bir kitap çıkardı.

Bu kitapta, Mustafa Kemal’in İsmet Paşa’ya yazdığı bir mektup da yer alıyor.

Mektubun tarihi, 30 Ekim 1923…

Tarihe dikkat edin!

Meclis, 29 Ekim 1923 tarihinde akşam saat 20. 30 dolaylarında Cumhuriyet’i ilan ediyor…

Mustafa Kemal Paşa cumhurbaşkanı seçiliyor…

Yeni rejim o gece top atışlarıyla bütün Türkiye’ye duyuruluyor…

Mustafa Kemal, ertesi gün oturuyor ilk iş olarak İsmet İnönü’ye kendi el yazısıyla bir mektup yazıyor.

Bir ibret belgesi!

Kurtuluş Savaşı’nın hangi şartlarda kazanıldığının, ülkemizin nerelerden nerelere geldiğinin göstergesi!

Mustafa Kemal, bir “durum tespiti” yapıyor ve dava arkadaşı İsmet İnönü’ye mektubunda şöyle sesleniyor.

Lütfen dikkatle okuyun ve okumaları için arkadaşlarınıza da gönderin!

Eğer varsa, tanıyorsanız, karşılaştıysanız, “Osmanlı sevdalısı” zavallılara da…

Onlar da okusunlar, Cumhuriyet’in Osmanlı’dan nasıl “yüz kızartıcı” bir miras devraldığını öğrensinler.

“Sevgili Paşam!
Cumhuriyet’in ilk Başbakanı olarak seni düşünüyorum.
Dur, hiç itiraz etme.
Niye seni seçtiğimi şimdi anlayacaksın.
Bizi yine büyük bir savaş bekliyor. Durumumuzun bir bölümünü Cephe Komutanı ve Lozan Baş Delegesi olarak elbette biliyorsun.
Büyük devletlerin bu sefil duruma bakarak, kısa zamanda pes edeceğimizi sandıklarını Lozan dönüşü sen bize anlattın.
Ben sana şimdi bildiğinden daha da acıklı olan genel durumu özetleyeceğim.
Bize geri, borçlu ve hastalıklı bir vatan miras kaldı.
Yoksul bir köylü devletiyiz.
Dört mevsim kullanılabilir karayollarımız yok denecek kadar az. 4.000 kilometre kadar demiryolu var. Bir metresi bile bizim değil. Üstelik yetersiz. Ülkenin Kuzeyini Güneyine, Batısını Doğusuna bağlamamız, vatanın bütünlüğünü sağlamamız şart.
Denizciliğimiz acınacak durumda.
Köylümüzü topraklandırmalı, ihtiyacı olana bir çift öküz ile bir saban vererek çiftçi yapmalıyız.
Doğudaki aşiret, bey, ağa, şeyh düzeni Cumhuriyetle de insanlıkla da bağdaşmaz.
Bu durumu düzeltmeli, halkı kurtarmalıyız. Her yerde tefeciler halkı eziyor.
Güya tarım ülkesiyiz ama ekmeklik unumuzun çoğunu dışarıdan getirtiyoruz.
Sığır vebası hayvancılığımızı öldürüyor.
Doktor sayımız 337, sağlık memuru 434, ebe sayısı 136.
Pek az şehirde eczane var. Salgın hastalıklar insanlarımızı kırıyor.
Üç milyon insanımız trahomlu.
Sıtma, tifüs, verem, frengi, tifo salgın halinde.
Bit ciddi sorun.
Nüfusumuzun yarısı hasta. Bebek ölüm oranı yüzde 60’ı geçiyor. Nüfusun yüzde 80’i kırsal bölgede yaşıyor. Bunun önemli bölü mü göçebe.
Telefon, motor, makine yok.
Sanayi ürünlerini dışarıdan alıyoruz. Kiremiti bile ithal ediyoruz.
Elektrik yalnız İstanbul ve İzmir’in bazı semtlerinde var.
Düşmanın yaktığı köy sayısı 830. Yanan bina sayısı 114.408. Ülkeyi neredeyse yeniden kurmamız gerekiyor.
Yunanistan’dan gelen göçmen sayısı 400 bini geçecek.
İktisadi hayatımız da eğitim durumumuz da içler acısı. İktisatçımız çok az.
Zorunlu okuma yaşındaki çocukların ancak dörtte birini okutabiliyoruz. Halkın eğitimi hiç çözülmemiş.
Oysa Cumhuriyetin insan malzemesini hazırlamalı, namus cephesini güçlendirmeliyiz.
Kültür eserleri kaçırılmış, kaçırılmaya devam ediliyor. Raporlar da daha ayrıntılı, daha acı bilgiler var.
Bunları bakanlara ve parti yönetim kuruluna da ver. Genel durumu tam bilsinler.
Bütçemiz, gelirimiz yetersiz. İktisadi çıkmazdan kurtulmak için geliştirdiğim bir düşüncem var. Bu düşünceyi günü gelince konuşuruz.
Hedefimiz milli iktisat. Bağımsızlığın sürekli olması için iktisadi bağımsızlık temel ilkemiz olmalı.
Osmanlı bu gerçeği geç fark etti. Fark ettiği zaman çok geç kalmıştı.
Cumhuriyete uygun bir anayasaya gerek var. Bu zor durumdan nasıl çıkılabileceğini gösteren ne bir örnek var önümüzde, ne de bir deney.
Ama yılmamak, ucuz ve geçici çarelerle yetinmemek, halkı kurtarmak için sorunları çözmek, kalkınmak, ilerlemek, milli egemenliğe dayalı uygar ve özgür bir toplum oluşturmak, yüzyılımızın düzeyine yetişmek, kısacası çağdaşlaşmak ve bu büyük ideali tam olarak başarmak zorundayız.
Bu ana kadar bu ideali koruyarak geldik. Bundan sonra daha hızlı yürümek zorundayız. Bunun için gerekli yöntemi, yolu birlikte arayıp bulacağız.
Yoksul ve esir ülkelere örnek olacağız.
Kaderin bizim kuşağımıza yüklediği kutsal bir görev bu.
Bu büyük görevin ağırlığını ve onurunu seninle paylaşmak istedim.
Allah yardımcımız olsun!”

Bu yazı toplam 1573 defa okunmuştur.
Okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan gazetemiz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz. Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Kocaeli Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0 262) 323 39 17-18-19 | Faks : (0 262) 322 75 55 | Haber Yazılımı: CM Bilişim