• BIST 106.711
  • Altın 143,514
  • Dolar 3,5567
  • Euro 4,1387
  • Kocaeli : 14 °C
  • İstanbul : 25 °C
  • Sakarya : 15 °C

Afyonkarahisar izlenimleri (2)

M.Tanzer Ünal

Adını Atatürk’ün koyduğu Afyon’un simgesi bir lokanta, İKBAL…

Bugün sizlere Afyon’un çarşı pazarını anlatacağım.

Zafer Müzesi ziyaretini tamamladıktan sonra yönümüzü kaleye çevirdik.

Meydandan kale dibine kadar bütün sokakları dükkânlara gire çıka, sağa sola baka baka geçeceğiz, sonra da gücümüz kalırsa 580 basamaklı kaleye tırmanacağız…

Meydanın solundaki caddeye girdik.

Hani her kentin çok tanınmış (bizim Fethiye Caddesi gibi) bir caddesi vardır ya, öyle bir cadde.

Yalnız buranın dokusu farklı…

Giyim kuşam ve telefon satan dükkânlardan çok, gıda satan işyerleri ve lokantalar var.

Bayılırsınız…

Peynircisi, sucukçusu, lokumcusu…

Kurutulmuş patlıcan, kurutulmuş biber, kurutulmuş bamya…

Dönerci, köfteci…

Pazar günü olmasına rağmen tüm işyerleri açık.

Bir peynirciye giriyoruz…

Belli ki, yıllardır bu işi yapıyorlar.

Sattıkları, kendi ürünleri…

İnek peyniri, koyun peyniri, keçi peyniri…

Peynirler bir yıllık.

Kilo fiyatları şöyle:

İnek peyniri 18, koyun peyniri 20, keçi peyniri 22 lira.

Yine bir yıllık tulum peynirleri 24-25 liradan satılıyor.

İki yıllık, üç yıllık tulum peyniri bulunup bulunmadığını sordum, maliyeti çok arttığı için bekletemiyorlarmış.

Oradan çıkıp bir başkasına girdik.

Dönüşte alışveriş yapmak için yer bellemek istiyoruz.

Burada tulum peynirini “kangal”a basmışlar.

“Kangal sucuk” olur da “kangal peynir” olmaz mı?

Peyniri deriye basacağına, bağırsağa basıyorsun…

Bir başka yerde karşımıza “kangal tereyağı” çıktı.

Belki bileniniz vardır, ama biz “kangal tulum peyniri” ve “kangal tereyağı” nı ilk kez gördük.

Adım başı sucukçu dükkânına rastladık.

Cumhuriyet, İkbal, İpek, İtimat, Oruçoğlu…

Ve şu anda adını hatırlayamadığım markalar…

 

Ve adını Atatürk’ün koyduğu o lokanta

Yürüdüğümüz caddenin sol tarafında yıllardır tabelasını ve dış görünüşünü değiştirmeyen bir lokanta var:

“İKBAL 1922”

93 yıllık…

Hani o Antalya yönüne gidenlerin uğrayıp yemek yedikleri İKBAL’in ilk başlangıç yeri…

Sade ve vakur duruşunu hiç değiştirmemiş.

Adının Atatürk tarafından konulmasının sorumluluğunu taşır gibi…

Türkiye’de kaç kuruma nasip olmuştur böyle bir şeref?

Belki de İKBAL bu nedenle serpildi, büyüdü, dimdik ayakta!

Daha önce yazmıştım, ama Atatürk’ün İkbal Lokantası’yla ilişkisini bir kez daha yazayım.

İkbal’in kurucusu Salim Usta, yemek sanatını 1900’lü yılların başında Yıldız Sarayı’nda aşçı yardımcılığı yaptığı sıralarda öğrenmiştir. 1922’de kardeşleriyle beraber memleketi Afyon’da “Zümrüt” adıyla küçük bir lokanta açarak kendi işini kurmuştur. Dışarıda yeme alışkanlığının pek olmadığı; hatta ayıp karşılandığı bu dönemlerde Salim Usta’nın yemeklerinin şöhreti, her geçen gün daha da artmaya başlamıştır.

1934 yılında Atatürk’ün Afyon’u ziyaret edeceği haberi geldiğinde, ağırlamanın nasıl yapılacağı konusu sorun olmuştur. Atatürk, nerede, nasıl, ne ile ağırlanacaktır? Dönemin valisi Ahmet Evrendilek, konuyu vilayet başkâtibi Bekir Evrenkaya ile konuşur. Evrenkaya, Ata’yı Belkaracaören köyündeki bağ evinde ağırlayabileceğini ve yemeklerin hazırlığı için de, Kabaklı Mahallesi Muhtarı Mustafa Pancar’ın oğlu aşçı Salim Usta’yı çağırabileceğini söyler.

Haber salınır. Salim Usta, Atatürk’ün yemeği için hazırlıklara girişir ve ortaya özenle hazırlanmış, gösterişli bir menü çıkarır. Yemeği ve sofrayı çok beğenen Atatürk, Salim Usta’yı çağırır, hikâyesini öğrenir ve lokantasının adını sorar. “Sen böyle gidersen bahtın çok açık olur. Lokantanın adını da bahtı açık anlamına gelen İKBAL olarak değiştir” der. Paşa Afyon’dan ayrılmadan İKBAL tabelası çoktan yerine takılmıştır.

***

İkbal’in başlangıç hikâyesi işte böyle!

İkbal bugün çok büyüdü, lokantacılığın dışına çıktı    

İkbal Sucuk…

İkbal Şekerleme…

İkbal Thermal Otel…

Ve son olarak Afrium Alışveriş Merkezi…

 

Çay içerken o gencin MHP ile ilgili söyledikleri

Kaleye doğru yürümeye devam ediyoruz…

Eski evler, eski konaklar…

Arnavut taşı yollar…

Yorulduk, soluklanacak bir yer aradık.

Bir konağın önünde caddeye konulmuş tabureler…

“Buranın çayı iyidir” dedik, oturduk.

Yan masada iki kişi, biri işletmeyle ilgili…

Çaylarımızı söyledi, geldi arkadaşıyla sohbet ediyor.

Baktım siyaset konuşuyorlar, lafa girdim.

“Seçimlerde nasıl bir sonuç çıktı?”

“AKP 3, CHP 1, MHP 1…”

“Burası daha önce MHP’nin kalesi değil miydi?”

Genç içini çekti, içini çekmesinden MHP’ye sempatisi olduğunu anladım.

“MHP’nin başına Devlet Bahçeli çökmüş kalkmıyor… Artık yeter. Devlet Bahçeli olduğu sürece bu partiden bir şey olmaz. Burada çok kötü bir liste yaptılar, kimsenin istemediği birini getirip birinci sıraya koydular, sonuç böyle oldu. Halbuki Fatih Bey’i bire koysalardı, daha farklı olabilirdi…”

“Devlet Bahçeli giderse, partinin başına kim gelmeli sence?”

“Çok değerli insanlar var. Mesela Meral Hanım gelsin. Partiyi uçurur vallaha!”

Tam seçim sonrası, tam da Meral Akşener’in partisi tarafından rencide edildiği günlerde ilginç bir sohbetti.

 

Sadece 5 keçeci kalmış

Yürürken baktım tabelada “Dördüncü kuşak keçeci” yazıyor.

Hayırlı işler dileyerek dükkâna girdim.

“Burası keçecilik için küçük değil mi?”

“Sen nereden biliyorsun?”

“Ben aslen Yalvaçlıyım… Bizde de çoktur…”

“Burası satış yerimiz. Esas imalatımız sanayide…”

“Afyon’da kaç keçeci vardı, kaç kişi kaldınız?”

“50-55 keçeci vardık, şimdi kaldık 5 keçeci…”

“Alanlar, kullanmak için mi, yoksa süs olsun diye mi alıyor?”

“Şimdilerde alanların çoğu süs olsun diye alıyor…”

Keçecilik, bir Türk el sanatı…

Keçenin ne olduğunu size şöyle tarif edeyim.

Koyunyünü olur, tavşan yünü olur, deve yünü veya tiftik olur… Bunlar belirli bir teknik içinde, ısı ve buhar verilerek elle dövülür, tekmelenir ve sıkıştırılır.

Böylece kalın bir “yaygı” elde edilir.    

Eskiden halı yerine kullanılırdı, bugün fazla ilgi kalmadı.

Keçeden bir de “kepenek” yapılır.

Çobanlar için…

Müthiş sıcak tutar.

Herhalde birkaç yıl sonra “keçecilik” de sizlere ömür olur!

 

Afyon’da bir sigara markası

Kale dibindeki tarihi Ulu Cami’nin önünde turan bir yaşlı dikkatimi çekti.

Yeleğinin ceplerinde naylon poşetlere konmuş sigaralar…

Avcıların cephaneliği gibi…

Sohbeti başlattım.

“Bu sigaraları kendin mi sarıyorsun?”

Kulağı az duyuyor…

İlk kez görüyormuş edasıyla sigaralara şöyle bir baktı, “Bunlar sarma değil, dolma” dedi.

“Nasıl yani, sigaraları elle mi dolduruyorsun?”

Sigara konusunda cahil olduğumu anlamış olmalı ki, yüzüme garip garip baktı.

Bir tanesini uzattı, “Ben bunları aha şuradan hazır alıyorum” diye konuştu.

Sigaraları inceledim, filtreli, filtreye yakın yerinde “Eyma” yazılı.

“Bunun içinde kaç tane var, kaç liraya aldın?”

“10 tanesi 3 lira…”

“Bunlar kaçak sayılmıyor mu?”

“Valla bilmem, adam makinesini almış, doldurup doldurup satıyor… Yasaksa yasak, kaçaksa kaçak!”

Çok soru sorunca, ihtiyar pimpiriklendi, kalktı yürüdü.

İki sigara paketini yere düşürdü, farkında bile olmadı.

Seslendim, geri dönüp aldı.

***

Yarın Afyon’la ilgili son yazım.

Bu yazı toplam 1370 defa okunmuştur.
Okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan gazetemiz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz. Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Kocaeli Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0 262) 323 39 17-18-19 | Faks : (0 262) 322 75 55 | Haber Yazılımı: CM Bilişim