• BIST 108.410
  • Altın 143,491
  • Dolar 3,5304
  • Euro 4,1292
  • Kocaeli : 33 °C
  • İstanbul : 31 °C
  • Sakarya : 32 °C

Bir Ramazan hikâyesi: Erik kurusu, pestil hoşafı, patiska torbalar…

M.Tanzer Ünal

Daha önce yazacaktım.
Gelişen olaylardan fırsat bulamadım.
İbrahim Yıldırım’dan nefis bir hikâye…
Ramazan ayını geride bırakıp bugün bayrama ermiş olsak da, ders alınacak bir hikâye…
“Soğuk bir mart günüydü. Ayaz vardı. Okuldan döndüğümde anneannemin, üstünü çıkarma İstanbul’a gidiyoruz demesi beni hem şaşırtmış, hem de sevindirmişti. Şaşırmamın nedeni, tatil günlerinin dışında bir yerlere gidecek olmamdı. Bu sık rastlanan bir durum değildi. Öte yandan sevinmiştim, çünkü anneannemle yapacağım yolculuklar her zaman coşkulu serüvenlere dönüşür, yepyeni şeyler görür öğrenirdim.
Yine öyle oldu: Maçka–Sirkeci tramvayından Eminönü’nde inip Mısır Çarşısı’na girdiğimizde kendimi, gizlice okuduğum tarihi romanların içinde buluvermiştim. Hayallerimi kışkırtan o yerde içime çektiğim bibersi koku eşliğinde saatlerce dolaşabilirdim. Ama anneannemin yapacağı işler vardı, acele ediyordu. Yine de erik kurusu ve pestil aldıktan sonra bir börekçide beş on dakika oturmuş, ben suböreği yemiş anneannem bir gelincik sigarası yakıp, pestilin ve erik kurusunun insanı tok tutacağını söyleyip pestil hoşafı insanın susamasına da mani olur demişti.
Aceleyle Mısır Çarşısı’ndan çıktığımızda ise önce Gürün Han’ın karşısındaki bir kumaşçıya girip metrelerce patiskayı paket yaptırmış; ardından kuyruklu bir taksiye binip Eminönü’ne gelip, tanıdık olduğu anlaşılan zahireciden beş kilo pirinç, beş kilo fasulye, beş kilo un, beş kilo şeker alıp eve dönmüştük.
Beni oldukça şaşırtan, yol boyunca sürekli soru sormama neden olan bu toptan alışveriş serüveni, o akşam başka meraklarla sürdü. Çünkü eve adım atar atmaz, anneannem telaş içinde patiskaları kesip biçmeye başlamış; annemin birer file alsaydık, yoruyorsun kendini sözlerine, hiç olur mu öyle şey diye karşı çıkmıştı.
Ertesi sabah kalktığımda divanın üzerinde beşi büyük, diğerleri küçük bir sürü patiska torba duruyordu. Onların ne işe yarayacağını, okul dönüşü yavaş vayaş kavramaya başlayacak; annemin yorgan iğnesine taktığı kırmızı iplikle büyük torbaların üzerine lütfen kabul ediniz yazısını işlemesini, içi dolu küçük torbaları onların içine yerleştirmesini merakla izleyecektim. O akşam hava iyice kararıp, sokak ıssızlaştığında beş kere evden çıkıp, beş ayrı evin kapısına gidip torbaları sıkı sıkı tembih edildiği gibi bırakmıştım. Ne yalan söyleyeyim, dokuz yaşındaki bir çocuk için her bir torbayı eşiğe koyduktan sonra kapıyı çalıp oradan koşarak uzaklaşmak, bir yere gizlenip kapının açılmasını torbanın alınmasını izlemek oyun gibiydi.
Ama tembih gerekçesini çok iyi kavramıştım. O gece sabaha karşı, anneannemin Ramazanı başladı, ilk sahur mırıltıları ile uyanmış, pestil hoşafı, erik kurusunun da bulunduğu sofraya oturmuştum. Aslında gece aşı da oyun gibiydi. Toptan alışveriş serüvenini iki yıl daha yaşadım. Şubat ayına rastlayan bir ramazan günü -1961 yılında- anneannem öldü. O gittikten sonra oruç tuttuğum günler çok azdır; dolayısıyla içtiğim pestil hoşafı, yediğim erik kurusu sayısı hiç de fazla değildir, fakat içime işleyen o üç kış ramazanında edindiğim duygulara hep sadık kaldım ve anneannemin tembihlerini; kapıyı çalıp kaçma gerekçesini hiç unutmadım: Keşke patiska torbalarım da olsaydı...”
*************
Bir bu hikâyedeki “anneanne”nin hassasiyetine bakın, bir de günümüz insanlarının hoyratlığına!
Fakire fukaraya davul çalarak yardım ediyorlar.
Yardım ettikleri kişilerle boy boy fotoğraf çektirip, reklam olsun diye gazetelere gönderiyorlar.
Yine reklam olsun diye gösterişli iftar yemekleri düzenliyorlar.
Geçmişte “din” adına yapılan güzel hareketler, bugün “siyaset” ve “ticaret” amacıyla yapılıyor.
Aradaki fark bu!
Belki gençler farkında değil, ama yaşı 50’den fazla olanlar, din adına yapılan çirkinlikleri çok net olarak görüyorlar.
Sevgili okurlarım, bu vesileyle sizlerin, yakınlarınızın bayramını kutluyor, sağlık ve esenlikler diliyorum.


Raif Kan demirvari bayram kutlaması…
*********
Dostum, Av. Raif Kandemir’den e-posta ortamında bayram kutlaması aldım.
İçinden geldiği gibi yazmış…
Öyle kalıplaşmış ifadelerle değil…
“Sevgili Dostlar,
Gönlüm isterdi ki, herkesin bayramı kutlu olsun diye sevinçle, çocukluğumuzdaki bayram coşkusuyla sizlere ulaşabileyim.
Ama gel gör ki, o günlerden, o sevinçlerden çok uzağız.
Hepsi erişilemez, yaşanılamaz hayaller haline geldi.
Ülkemizin bütünlüğünü, bağımsızlığını, insan hak ve özgürlüklerini, inanç ve ifade özgürlüklerini, adaleti, demokrasinin geleceğini, Atatürk ilke ve inkılâplarını, laik demokratik Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığını ve devamını, vatanımızı milletimizin geleceğini, düşünmekten, bu konulara duyduğumuz endişeleri irdelemekten kendimizi, çevremizi düşünemez olduk!
Öyle ya, her şeyden önce vatan varsa, yukarıda sayabildiklerim bir anlam ifade eder.
Hayatı korku ve endişe içerisinde geçen, sinmiş ya da sindirilmiş, ülkesi için üretebileceği yararlılıkları dahi ortaya koymak olanağı bulamayan insanlar topluluğu olarak, ülkemizin geleceğine ne katabiliriz? Korkarım ki, yok gibi...
Ramazan Bayramınızı, yukarıdaki endişelerden uzak, bayram mutluluğunu çocukluğumuzdaki sevincimizle insanlarımızla paylaşabilecek, kucaklaşabilecek günlere duyduğum özlemle ve o günlerin geç kalmaması dileklerimle yürekten kutluyor, bütün insanlık için hayırların, güzelliklerin başlangıcı olması için yüce Allah'a yalvarıyorum.”

Bu yazı toplam 832 defa okunmuştur.
Okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan gazetemiz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz. Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Kocaeli Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0 262) 323 39 17-18-19 | Faks : (0 262) 322 75 55 | Haber Yazılımı: CM Bilişim