• BIST 108.489
  • Altın 151,139
  • Dolar 3,6704
  • Euro 4,3242
  • Kocaeli : 12 °C
  • İstanbul : 17 °C
  • Sakarya : 10 °C

Canan Dağdeviren’in bana düşündürdükleri

M.Tanzer Ünal

Yrd. Doç. Dr. Canan Dağdeviren ismini önce Amerika, sonra dünya, arkasından Türkiye, en son da Kocaeli duydu.

Halbuki Canan Dağdeviren Kocaelili idi.

Körfez’de oturan Cavit-Münevver Dağdeviren çiftinin kızları…

İlk ve orta öğretimini kentimizde yaptı.

2007’de Hacettepe Üniversitesi Fizik Mühendisliği’nden mezun oldu.

2009’da Sabancı Üniversitesi Malzeme Bilimi ve Mühendisliği bölümünde yüksek lisans eğitimini tamamladı.

Aynı yıl Fulbright bursunu kazanarak UIUC’ta yine malzeme bilimi ve mühendisliği konusunda doktora eğitimine başladı.

Bu süreçte esnek ve katlanabilir, deri üstüne yapıştırılabilir elektronik aletler üzerine çalışmalar yaptı.

Pilsiz çalışan giyilebilir bir kalp çipi ve cilt kanserini teşhis eden bir cihaz geliştirdi.

Özetle…

Canan Dağdeviren, ülkemizi uluslararası bilim platformunda tanıtan başarılı bir bilim insanı.

ABD’de yayınlanan dünyanın en prestijli dergilerinden Forbes’un “30 yaşından küçük 30 bilim insanı” listesinde.

Halen ABD’de kısaca MİT diye bilinen Massachusetts Teknoloji Enstitüsü’nde  çalışmalarını sürdürüyor.

 

Durup dururken bütün bunları neden yazdım?

Canan Dağdeviren, biliyorsunuz gazetemizin DORUKTAKİLER organizasyonunda “2015-Yılın Bilim İnsanı” seçilmişti.

Geçenlerde kısa bir süreliğine Türkiye’ye geldiğinde kendisiyle tanışma ve sohbet etme fırsatımız oldu.

Anne ve babasıyla birlikte gazetemizi ziyaret etti, önümüzdeki günlerde yapılacak ödül töreninde aramızda bulunamayacağı için kendisine plaketini takdim ettik.

Gazetemiz için de gurur verici bir durumdu.

Gazetemiz tarafından “Yılın Bilim İnsanı” seçilen Canan Dağdeviren’i, bütün Türkiye ve bütün dünya tanıyordu.

Daha bu yaşta “Giyilebilir kalp pili”nin mucidiydi.

“Cilt kanserini teşhis eden cihaz” yapmıştı.

Sohbetimiz sırasında söyledi, Alzheimer Hastalığı’nın tedavisinde kullanılacak önemli bir cihaz yapımı konusunda da çalışmalarını sürdürüyordu.

Kim bilir belki insan yaşamını kolaylaştıracak daha nice buluşlara imza atacaktı.

İyi de, Canan Dağdeviren bütün bu çalışmalarını Türkiye’de yapamaz mıydı?

Onu ve onun gibileri ABD’ye gitmeye zorlayan neydi?

“Bilgi-bilim-teknoloji-üretim” dörtlemesi için en uygun ortamı ABD mi sağlıyordu?

Bütün ülkelerin “bilim insanları”na, “bilim insanı potansiyeli sezilen isimleri”ne, ABD’de uygun çalışma ortamının sağlanması, acaba “emperyalizmin yeni bir boyutu” mu?

 

Önce “emperyalizm”in doğru dürüst bir tarifini yapalım!

Sevgili okurlarım, “emperyalizm”in klasik tarifini biliyorsunuz…

Emperyalizm veya yayılmacılık, bir devletin veya bir ulusun başka bir devlet veya ulus üzerinde, kendi çıkarları doğrultusunda etkide bulunmaya çalışmasıdır.

Etkileyen devlet, etkilenen devletin kaynaklarından yararlanma haklarına sahiptir.

Daha doğrusu, kendilerinde böyle bir hak görürler.

Emperyalizm, basitçe “açgözlülük” olarak da tarif edilebilir.

Her türlü varlığa sahip olmasına rağmen, sırf daha fazlasını elde edebilmek için başkalarının hakkına el uzatmak, zorla almak!

“Başkalarının hakkına el uzatmak” derken, insanların önce “yaşama hakkı” var…

Gücü ve silahı ellerinde tutan toplumlar, binlerce yıldan beri, güçsüz toplumların önce “yaşama hakkını” ellerinden alıyorlar.

Hayatta kalanların da “özgürlüklerine” el koyuyorlar.

Bu uygulama, çağımızda “en büyük insanlık ayıbı” olarak bilinmesine rağmen, hâlâ acımasızca sürdürülüyor.

Uzağa gitmeye gerek yok, bakın yakın çevrenize, Suriye ve Irak’ta bu klasik emperyalizmin en iyi örneğini görürsünüz.

Daha yeni, yüz binlerce insanın yaşama hakkı ellerinden alındı.

Sağ kalanlar da özgür değil.

Kendi ülkelerinde de, göç ettikleri ülkelerde de tutsak!

 

Emperyalistlerin söylemekten utanmadıkları yalan, “demokrasi” ve “insan hakları”…

Sevgili okurlarım, emperyalist devletlerin yöntemleri bellidir…

Önce sömürecekleri ülkelerde karışıklık çıkarırlar.

Bu karışıklıklar zamanla “iç savaş”a dönüşür.

Ölenler ölür, kalanlar köledir.

Emperyalist devletlerin köleleri…

Son yıllarda yaşadığımız olaylara dikkat edin.

Suriye, Irak ve diğer fakir ülkelerden Türkiye’ye gelen sığınmacılar nereye göç etmek istiyorlar?

Avrupa ülkelerine…

Dillerini ve dinlerini bilmedikleri halde neden bu ülkelere gitmek istiyorlar?

Çünkü oralarda iş var, aş var, zenginlik var.

Aslında bakmayın siz Avrupa ülkelerinin “göçten memnun değilmiş” gibi görünmelerine.

Türkiye’ye imza da attırdılar, “eğitimli yetişmiş kaliteli işgücü”nü kendi ülkelerine kabul edecekler, beğenmediklerini bize geri gönderecekler, böylece fakir ülkelerin insan kaynaklarını sömürmüş olacaklar.

Birinci amaçları da buydu zaten.

Çok ucuza nitelikli insan gücüne sahip olmak!

Sonra…

Sonra fakir ülkelerin yer altı kaynaklarına el koymak!

Petrol, su, değerli madenler…

Bu savaşlarda hep, “yer altı zenginliklerinin bulunduğu toprakların sahipleri” ölür.

Yani hem mallarını kaybederler hem de canlarını…

Dahası…

Ölenler de öldürenler de aynı toprağın insanlarıdır.

Emperyalizmin oyunu böyledir.

Fakir insanı yine fakir insana kendi topraklarında öldürtüp, ta uzaklardan keyifle seyrederler.

Senaryoları yazanlar ve senaryoları sahneye koyanlar, hiçbir zaman bu yaşananlara, çıkan savaşa “çıkar kavgası” demezler.

Onlara göre, bu savaşlar “insan hakları” ve “demokrasi” içindir.

Emperyalist devletlerin söylerken utanmadıkları koca bir yalandır bu!

Şimdiye kadar, emperyalist devletlerin müdahale edip de demokrasiye kavuşturdukları bir tek ülke yoktur.

 

Emperyalizmin yeni yöntemleri

Sevgili okurlarım, dünya değişti, dünya değişince emperyalizm de yöntem değiştirdi.

Daha doğrusu, eski yöntemlerine yenilerini ekledi.

Yeni yöntemler geliştirdi.

Fakir ülkelerin “yeraltı kaynakları”na el koyuyordu, el koymaya devam ediyor…

Fakir ülkelerin “ucuz işgücü”nü kullanıyordu, kullanmaya devam ediyor…

Yenisi şu:

Fakir ülkelerin “nitelikli insan kaynakları”ndan yararlanmak!

Artık emperyalist devletler için yeni zenginlik, “nitelikli insan kaynağı”!

Fakir ülke insanlarının ceplerindeki “paraları” zaten alıyorlardı, almaya devam ediyorlar, buna bir yenisini daha eklediler, fakir ülke insanlarının akıllarındaki “fikirler”…

Emperyalistlerin; insan zekâsının, insan bilgisinin önemini keşfetmesi yeni değil.

Taa, 2.Dünya Savaşı sonrasına dayanıyor.

Fakir ülkelerin zeki, çalışkan ve bilgili insanlarının ABD’ye göçü, o yıllarda başladı.

Başka toplumların bilim insanlarını kendilerine çekebilmek için cazip koşullar yarattılar.

“Dünyanın beyinleri”ni ABD’de topladılar.

ABD’nin zenginliği bundan!

Bilgi ve bilim zamanla teknolojiye dönüştü, teknoloji de ürün olup pazara çıktı.

 

Ve emperyalizmin en yeni boyutu, beyin göçü yerine bilgi-fikir göçü

Sevgili okurlarım, biraz uzun oldu, hemen toparlıyorum…

Emperyalizmin en yeni boyutu şu:

Başta ABD olmak üzere emperyalist ülkeler, “beyin göçü”nü şart olmaktan çıkardılar, “bilgi-fikir göçünü uygulama modeli”ne geçtiler.

Zeki ve bilgili insanları artık kendi ülkelerine taşımıyorlar, o insanları doğdukları ülkede bırakarak aynı sonucu elde ediyorlar.

Hemen hemen bütün bilim insanlarına, doğup yaşadıkları ülkelerde değişik yöntemlerle olanaklar sağlıyorlar, ürettikleri bilgi ve fikirlerden yararlanıyorlar.

Dünya ekonomisi artık “bilgi temelli” süreçlerle yönetiliyor.

Yaşadığımız çağ da “bilgi çağı” değil mi zaten!

Bilgiyi elinde tutan, dünyanın herhangi bir köşesinde, kendine en uygun şartlarda üretim yapıyor veya yaptırıyor.

Artık üretimi de gizli kapaklı kendi ülkesinde yapması gerekmiyor.

Anlayacağınız, üretmek ve üretim yeri önemli değil, “bilgi” önemli.

“Bilgi”yi elinde tutan dünya ekonomisine yön veriyor.

Tabii bu arada, bilgi ve fikirlerin hızla eskidiğini de unutmamak gerekiyor.

Yeni bilgi, yeni fikir; yeni teknolojileri ortaya çıkarıyor.

Yeni teknoloji de pazarda “yeni ürün” olarak görünüyor.

Kıyasıya bir rekabet var.

Yenilik yapmak isteyene, teknolojide üstünlük sağlamak isteyene sadece kendi bilgi ve fikirleri yetmiyor.

Olabildiğince fazla bilim insanının bilgi ve fikrine ihtiyaç duyuyor.

Bir istatistik vereyim…

Her 3 bin ham fikirden ancak 1 tanesi pazara çıkabiliyormuş.

Gerisini siz düşünün.

Özetle…

Başta ABD olmak üzere emperyalist ülkeler, bir fikrin ticarileştirilmesi ve pazarda ürün haline getirilmesi sürecini yıllardır profesyonelce yönetiyorlar.

Bu nedenle de dünyaya hükmediyorlar.

İzmitli kızımız Canan Dağdeviren’in ABD’deki başarısı, bana bunları düşündürdü.

tanzer-bey-canan-hanim-(bu-fotoyu-yazinin-icine-buyuk-koyalim)-001.jpg

Bu yazı toplam 2691 defa okunmuştur.
Okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan gazetemiz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz. Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Kocaeli Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0 262) 323 39 17-18-19 | Faks : (0 262) 322 75 55 | Haber Yazılımı: CM Bilişim