• BIST 97.533
  • Altın 145,761
  • Dolar 3,5801
  • Euro 4,0019
  • Kocaeli : 13 °C
  • İstanbul : 18 °C
  • Sakarya : 13 °C

Görev bilinci

Tarık Bağdat

 

 


    İnsan, şu ya da bu şekilde, toplumda bir iş yapar. Fakat asıl önemli olan, ne yaptığının farkında olmasıdır.
     Bu konuyu daha iyi anlamak için, duvar ören üç işçiyi gözümüzün önüne getirelim. Görünüşe bakılırsa, hepsi de aynı işi yapıyor. Yalnız, kendilerine sorduğumuzda, farklı cevaplar veriyorlar?
       Birincisi tuğlaları üst üste koyduğunu, ikincisi duvar ördüğünü, üçüncüsü ise ev yaptığını söyler.
       Şimdi kendi kendimize soralım.
   - Acaba, bunların hangisi görev bilinci ile hareket etmektedir?
     Şüphesiz üçüncüsü. Çünkü yaptığı işin tamamını görüyor.
      Çok sevdiğim bir arkadaşım anlatmıştı.
      Çok iyi olduğu söylenen bir ustaya iş yaptırmış. Sonra bakar ki, her taraf bozuk. Çağırıyor ve soruyor.
       - Usta! Burası neden böyle?
       Cevap ilginç.
    - O kısmı çırak yapmış.
     - Ya şurası?
      - O kısmı da çırak yapmış.
      - Peki, buna ne diyeceksin?
      - Vallahi, o kısmı da çırak yapmış!
      Eh, ne demişler?
     Kabahat samur kürk olsa, kimse üstüne almaz!..
    Usta da almıyor.
      Nedendir, bilinmez. Toplumda neredeyse herkes birbirinden şikâyetçi. Üzerine sorumluluk alanların sayısı da çok az. Çünkü çoğu kişi, işine pamuk ipliği ile bağlı. Onun için de, ne yaptığı işten zevk alıyor; ne de doğru dürüst hizmet veriyor! Aslında bu kafa yapısına sahip olanlar, topluma da kendine de yazık ediyor.
      Öyle sanıyoruz ki şu söz, bizi çok ve çok şeyi güzel anlatmaktadır.
      Bugün git, yarın gel!
      Ne demek, bugün git yarın gel.
     Görevini yapmamak yada yapamamak demek. İnsanları hor görmek demek. Sorumluluktan kaçmak demek. İşi ciddiye almamak demek.
      Bir zamanlar bir arkadaşım, ev yaptırmaktan ve ustadan söz açılınca, canı çok yanmış olmalı ki kendini tutamayıp şöyle demişti:
      - Yeni mezarlıkta dolaşırken yada geçerken, bir ustanın yattığını görürsem, kesinlikle Fatiha okumayacağım!
      Elbette ki bütün ustalar böyle değil. Ne var ki, bir kötünün yedi mahalleye zararı var. Eğer kötü örnek olanlar uyarılmaz ve engellenmezse, bunlara göz yumanlar, kendisini kurtaracaklarını sanmasın! Kurunun yanı sıra yaşın da yanacağını bilmek gerekir. Çünkü bu, İlâhî bir kanundur.
      Görev bilincinden yoksun olan kişilerin verdiği zararı bütün toplum çekmektedir.
      Bir kere insan, aldığı ücret ne olursa olsun, kesinlikle, mesleğine ve yaptığı işe hor bakmamalıdır.
       Ayrıca, toplumda her birimiz, bir zincirin halkaları gibiyiz. Birisi koptu mu, diğerlerinin sağlam olması o kadar önem taşımaz. Onun için herkes, kendi üzerine düşeni hakkıyla yapmalıdır. Bu gerçeğin bilinmemesi, çok pahalıya mal olmaktadır. Tarih buna şâhittir. 
      İşte bir örnek,
       Bilindiği gibi Uhut Harbi, Müslümanların ölüm kalım savaşıdır. Bu savaşta Hz. Peygamber, komutan olarak, düşmanın arkadan saldırma ihtimali olan stratejik bir geçide elli kadar okçu yerleştirir. Arkasından da şöyle bir talimat verir:
       "Savaşın kazanılmış olduğunu ve ganimetlerin taksime başlandığını görseniz de, benden bir emir gelmedikçe, görev yerlerinizi terk etmeyeceksiniz!"
      Peki, peygamber emri tutuldu mu?
      Ne yazık ki Hayır! Düşmanın bozguna uğradığını gören okçular, birkaç kişi hariç, "Biz de nasibimizi alalım." diyerek yerlerini terk eder.
      Sonra bunları yakından gözetleyen Halid bin Velid, bu noktanın boşaldığını görünce, hemen süvarilerini harekete geçirip Müslümanları bozguna uğratır. Böylece savaşın kaderi birden değişir. Galibiyetten mağlubiyete!
       Bir de şu husus üzerinde derinliğine düşünmeliyiz:
      Görevini ciddiye alan, işine dört elle sarılan kişilere, genelde sahip çıkılmıyor. Onun için de sesleri pek çıkmıyor. Bu pek hayra alâmet olmasa gerek.
      Görev bilincini anlama bakımından, şu olay da çok dikkat çekicidir:
      Osmanlı Şeyhülislâmlarından Molla Fenari (1350-1431) Bursa kadısı iken, vatandaşın biri pazardan bir at satın alır. Yalnız alışverişin hemen arkasından at hastalanır.
      Sahibine geri vermek ister; fakat bir türlü kabul ettiremez.
      Adamcağız çaresiz bir şekilde kadıya koşar. Ama yerinde bulamaz. İş ertesi güne kalır.
        Fakat o gece at ölür.
       Bu sefer adam iyice yıkılır. Olanları kadıya anlatmak için huzuruna çıkar. Mağdur olduğunu, yapacak bir şeyinin olup olmadığını söyler.
       Kadı Molla Fenari, enine boyuna dinledikten sonra kararını açıklar:
       -Zararı karşılamak bana düşer.
       Bu cevap adamı hayretler içinde bırakır. İtiraz eder.
      -Niçin ödeyecekmişsiniz? Konunun sizinle ne alakası var? Atı satan siz değilsiniz ki.
     Kadı efendinin cevabı son derece düşündürücüdür.
     -Dıştan bakınca öyle görünüyor. Ama iş o kadar basit değil. Eğer ben görevimin başında olsaydım, mutlaka olaya el koyar, atı sahibine iade ettirirdim. Böylece, senin kapında ölmezdi.
      Bu gibi görev bilinci içinde olan insanlara, ne kadar muhtacız, değil mi? Bu açığı kapattığımız gün, öyle sanıyorum ki, herkes için çok farklı bir gün olacak.
       Mutluluklar hepimizin olsun.

Bu yazı toplam 1527 defa okunmuştur.
Okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan gazetemiz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz. Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
Uhut değil Uhud
05 Haziran 2014 Perşembe 01:14
01:14
Uhut değil Uhud idir.ve Hz.Muhammed S.A.V. orada komutan olarak değil Allah ın resulü olarak bulunmaktadır. Savaşı ben bir de şöyle belirteyim
ureyşliler karargahını Uhud dağının Medine'ye bakan tarafına kurdular. 700 kişilik Müslüman ordusu Uhud dağına ulaştı ve düşmana karşı hazırlıklara başlandı. Düşmanlar Müslümanları yenerek, şehri yağmalama planları yapıyordu. Bu yüzden Uhud dağının Medine'ye yakın tarafı savaş alan seçildi. Hz. Muhammed orduyu belli bir düzene göre yerleştirdi. Dağın sol tarafına elli kişilik bir okçu grubunu yerleştirip, düşman yense de, yenilse de yerlerinden ayrılmamalarını söyledi. 27 Mart 625 yılında vuruşmalar başladı. Savaşın ilk safhasını alınan tedbirler sebebiyle Müslümanlar kazandı. Savaş Müslümanların lehine devam ederken Mekkelilerin kaçışını gören okçular yerlerini terk ettiğinden, süvarilerin komutanı Halid Bin Velid bu tepeden geçerek, Müslümanları arkadan kuşattı. İki ateş arasında kalan Müslümanlarda 70 tane şehit verildi. Bu şehitlerin arasında Vahşi'nin öldürdüğü Hz. Hamza'da bulunuyordu. Bundan sonra Müslümanlar Uhud dağına doğru çekilmeye başladı. Bu savaştan sonra tüm Müslümanlar Hz. Muhammed'in fikirlerine karşı çıkmadı. Çünkü okçular yerinden ayrılmasaydı bu savaşı da kazanacaklardı.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Kocaeli Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0 262) 323 39 17-18-19 | Faks : (0 262) 322 75 55 | Haber Yazılımı: CM Bilişim