• BIST 90.182
  • Altın 147,082
  • Dolar 3,6478
  • Euro 3,9515
  • Kocaeli : 3 °C
  • İstanbul : 11 °C
  • Sakarya : 3 °C

Hastaneler AVM, sağlık ise tüketim malzemesi

M.Tanzer Ünal

Sevgili okurlarım, bugün siyasete ara veriyoruz.

Konumuz, sağlık.

Daha doğrusu hastalık!

Bakanlığımızın adı “Sağlık Bakanlığı”, ama siz Sağlık Bakanlığı’nın hiç sağlıkla ilgilendiğini gördünüz mü?

Sağlık Bakanlığı’nın işi, hasta tedavi etmek!

Hasta tedavi etmekten, insanların sağlığıyla ilgilenmeye fırsat bulamıyorlar.

***

Küreselleşen dünyada insan sağlığının nasıl “sömürü aracı” haline getirildiği, mutlaka dikkatinizi çekiyordur.

İnsanlar önce planlı bir şekilde hasta ediliyor, sonra da iyileştirmek için iliğine kemiğine kadar emiliyor.

Para, insanların sağlıklı yaşaması için değil, hasta olduktan sonra tedavisi için harcanıyor.

Anlayacağınız, dünyada “hastalık lobisi” çok ama çok iyi çalışıyor.

Türkiye’nin de dahil olduğu pek çok ülke, bu yöntemle sömürülüyor.

İlaç harcamaları…

Tıbbi cihaz harcamaları…

Hastane yapımı için kullandırılan krediler…

***

Hafta başında İzmit’te yeni bir hastanenin temeli atıldı.

1180 yataklı dev bir hastane…

350 milyon Euro’ya mal olacak.

Mayıs ayının ilk günlerinde de İzmit Devlet Hastanesi’nin temeli atılmıştı.

Her yıl, üç beş tane özel hastane yatırımı yapılıyor.

İlk bakışta bütün bu yatırımlardan gurur duymamız gerekmez mi?

Ben üzüntü duyuyorum.

Çünkü ülkemin bu yöntemle sömürüldüğünü çok iyi biliyorum.

Hastane sayısı artıyor…

Doktor sayısı artıyor…

Ama halkımız eskisinden daha hasta!

Bu işte bir terslik yok mu?

Paralar, hastalıkları önlemek için değil, hastaları tedavi etmek için kullanılıyor.

Sistem bunun üzerine kurulmuş.

Sistem “sağlık” tan değil, “hastalık” tan besleniyor.

                                                              

 

Bu yazıyı sonuna kadar mutlaka okuyun!

Sevgili okurlarım, bu köşede daha önce Doç. Dr. Kemal Yeşilçimen’in “Neden bu kadar hastayız?” başlıklı makalesini yayınlamıştım.

Çok beğenmiştiniz…

Bugün de değerli doktorumuzun “Hastaneler AVM, sağlık ise tüketim malzemesi” adlı makalesini köşeme alıyorum.

Uzun bir yazı, ama ne olur sonuna kadar okuyun!

Sistemin içinde bulunan bir kişinin, Doç. Dr. Kemal Yeşilçimen’in değerlendirmeleri müthiş!

İşte o yazı:

Küreselleşen dünyada hekimlik mesleği, hastalıkları önleyen ve sağlığı koruyan bir sanat olmaktan çıkarak hastalara ilaç ve yüksek teknoloji giydiren bir konfeksiyona dönüşüyor. Hekimin ilgisi ve iyileştirici gücü ise ilaç, teknoloji ve paraya devrediliyor. Artık hekimin saygınlığı bile kariyeri, şöhreti ve aldığı ücreti kadar.

 

Geleneksel tıbbın ‘hastalık yoktur hasta vardır’ anlayışında, bünyesel farklılığı nedeniyle her hastanın hastalığı farklıydı. Bu yüzden hekimler de hastanın dilinden ve ruhundan anlayan, onun bünyesine göre davranan kutsal bir otorite idi. Bu anlayışın hakim olduğu dönemlerde hastayı korkutan dev hastaneler, cihazlar ve fabrikasyon ilaçlar yerine, hekimin ilgisi ve şefkati vardı.

 

Hastaları fabrikasyon robotlara benzeten küresel anlayış ise, konu mankeni yaptığı hastaları geri plana iterken, hastalıkları ve guidelines adı verilen şablon tedavileri ön plana çıkardı. Artık hastalar, birbirinin kopyası olan robotlar gibi, aynı şablon tedavilerin konu mankeni.

 

Seri üretimi yapılan ilaç ve teknolojinin maksimum tüketimi için, hasta kuyruklarını kar amacıyla işleyen dev hastaneler fabrika gibi çalışıyor. Paket fiyatlarla kurulan hastalık borsasında satılık hastalıklar, hasta ve hastanelerin beğenisine sunuluyor. Seç, beğen, al. Hastaneler ucuz fiyat biçilen hastalıklardan şikayet ederken, hastalar köşe bucak fark almayan hastane arıyor. Yaratılan moda herkesi hasta ediyor.

 

Hastayı müşteriye indirgeyen bu yeni anlayış, korku tüneline sokulan müşteriler için satılık hastalıkları, ilaçları, teknolojiyi ve ‘guidelines’ adı verilen kanun hükmündeki tıbbi kuralları dayatıyor. Hekimlik sanatı da sanat olmaktan çıkarak alışveriş merkezleri gibi dev hastanelerde seri imalata geçen konfeksiyon işine dönüşüyor.

 

Sevilen, sayılan ve kutsal bir otorite gibi duran hekim algısı artık yok. Hekim yüzünüze değil bilgisayarın ekranına bakarken sizinle değil bürokrasiyle ilgilenmek zorunda. Soğuk makinelerin içinde, bilgisayarların teşhis ve tedavisine sunulan, ölçülüp biçilen, borsada işlem gören ve menkul değerlere çevrilebilen hastalık dünyasında yaşıyoruz. Sağlık ise paranın gücüne göre alınıp satılan tüketim malzemesi oldu. Sosyal güvenlik kurumunun paket programına giren hastalar, hastalık borsasında ödenen para kadar hizmet alabiliyor. ‘Sıradaki gelsin’ komutuyla harekete geçen hastalar, dev süpermarketlerde alışveriş krizine girmiş müşteriler gibi köşe bucak şifa arıyor.

 

Artık hekimin ve hastanın robotlaştığı, sağlığın ise metalaştığı duygusuz ve vicdansız bir dünyada yaşıyoruz. Bu yeni dünya, modern tıbbı tabulaştırırken sektörün yönlendirdiği milyar dolarlık araştırmaların özeti olan bilimsel rehberleri kutsal kitaba dönüştürüyor. Dün yumurtayı yasaklayan, bugünse helaldir diyen kutsal(!) metinler karşısında, hastalar ne yapacağını ve kime inanacağını bilemiyor. Araştırmaları, ilaçları ve teknolojiyi kutsallaştıran bu yeni tıp anlayışı, sağlığı korumak ve hastalıkları önlemek yerine, gittikçe büyüyen dev bir sektör yaratıyor. Sağlığın önündeki en büyük engel; hayatımızın her noktasına burnunu sokan, kurallar koyan, özgürlüğü kısıtlayan, tehdit eden ve hatta aforoz eden işte bu küresel sağlık anlayışı.

 

Sağlığı koruma ve hastalıkları önleme yerine, sektöre para getiren tıbbi işlemlere odaklanan bu anlayış, sağlığın önündeki en büyük engel. Çünkü herkesi hasta, hastaları da müşteri olarak gören bu sistem, sağlığın önünde bir duvar gibi duruyor. Sağlığa kavuşmak bu yüzden parasal engellerle dolu zorlu bir yarış. Bu engele takılanlar için sağlık, hastalık çölünde Leyla gibi bir serap. Hastalık ise bu hasta yaşam tarzında herkes için mecburi istikamet.

 

Hastalık için yapılması gereken hastalıklarla boğuşmak iken, sağlık için yapılması gereken; hastalıklara yol açan risk faktörlerinin önlenmesidir. Yani sağlıklı yaşam tarzı ve sağlıklı çevrenin sağlanması, sigara, alkol, sağlığa zararlı kimyasallar, katkı maddeleri, GDO… yasaklanması, tembel yaşantının önlenmesi…

 

Hastalıkların önlenmesi, hastalık oluştuktan sonra tedavisine göre, çok daha kolay, ucuz ve mantıklı olduğu için İngiltere bile şimdi bu yolu seçmiş bulunuyor. Eski Çin’de 4600 yıl önce başarıyla uygulanan bu sistemde, doktorların geliri hasta sayısına göre değil toplumun sağlık durumuna göre artıyordu. Yani hasta sayısı arttıkça doktor geliri azalıyor, hasta sayısı azalıp sağlıklı insan sayısı arttıkça, toplum sağlıklı hale geldikçe doktorun geliri artıyordu. Sistem, hastalıktan değil sağlıktan besleniyordu. Salgın hastalık halinde o bölgeden sorumlu doktor her şeyini kaybediyordu. Bu yüzden doktorlar tüm varlıklarını, hastalıkların önlenmesi ve sağlığın korunmasına adamışlardı.

 

Peki şimdi nasıl? Küresel sağlık sisteminin uygulandığı ülkemizde doktorlar, sağlıktan değil hastalıktan para kazanıyorlar. Performans adı verilen sistemde, ne kadar hasta bakar, ne kadar ameliyat yaparsanız o kadar para kazanıyorsunuz. Daha fazla para kazanmanın yolu daha fazla hastalıktan geçiyor. Böyle bir ortamda hastalıkların azmasına şaşmamak gerekir. Özellikle hukuk, ahlak ve insani değerlerin iflas ettiği ve en yüce değerin para olduğu toplumlarda doktora güven ve saygı yok olacaktır. Böyle bir toplum ise bedensel, ruhsal ve sosyal yönden sağlıksız bir toplum olacaktır. Özetle sağlığı ticarileştiren ve daha fazla para kazanmaya dayanan bu sistem; zincir hastaneler, ithal doktorlar ve milyar dolarlar getiriyor. Hastalıkları önleme, sağlığı koruma yani yaşadığımız akvaryumu temizleme ise sektör için çöküş getiriyor. Hastalıkları önlerseniz zincir hastaneler, ilaçlar, cihazlar ve gittikçe büyüyen trilyon dolarlık sektör ne olacak? Ecdad yadigarı Haseki, Haydarpaşa, Vakıf Guraba gibi vakıf hastanelerin başını çektiği Osmanlı sisteminde ise para kazanma değil, hayır işleme, sevap kazanma anlayışı hakimdi.

 

Daha fazla kar etmek hırsıyla her alana yayılan küresel sağlık anlayışı, sağlığımızı yarış pistine çevirirken sağlık çalışanlarını da para hırsıyla koşturulan yarış atı yapıyor. Bu yarışta kullanılan ‘Performans’ adı verilen kırbacın amacı, trilyon dolarlık küresel değirmeni döndüren bu yorgun atları çoşturmak. Hedefi ise ilaç ve teknolojinin üretim dağlarını öğütmek. Bu değirmen, gerçekte hastalıkları değil sağlık ve hayatımızı öğütüyor. Uygulandığı her yerde hasta sayısı ve ölümler azalmıyor, aksine artıyor. İnsanlık vicdanını ve genel ahlakı kanatan bu anlayış mutlaka değişmelidir ama nasıl?

 

Hastayı müşteri olarak gören bu sistem, hekimin iyileştirici gücünü de paranın gücüne devrediyor. Paranın karşılığı ise her zaman sağlık olarak dönmediği için, müşterinin hekime olan saygı ve güveni sarsılıyor. Müşteri haline getirdiği hastayı kışkırtarak çatışma ortamı yaratan bu anlayış, her iki tarafı mahkemelik hale getiriyor. Amerika’da hekimler kendilerini korumak için aldığı ücretin önemli bir kısmını sigortaya harcıyor. Hastalar ise, hastalıkları önlemek ve sağlığını korumak için değil, hasta olduktan sonra tedavi olabilmek için milyarlarca doları özel sigortalara ödemek zorunda kalıyor. Hasta eden sistem yüzünden artan sağlık harcamaları ise, kar etme telaşında olan sigorta şirketlerini hastalarla mahkemelik hale getiriyor.

 

Herkesi hasta, hastayı müşteri ve her şeyi de para olarak görme anlayışı işte bu nedenlerden dolayı sağlığın önündeki en büyük engel. Sağlığın önündeki engel sanıldığı gibi tıp kurumu veya bilim dünyası değil, günümüz tıbbını ve bilimi bu yola sevk eden anlayış. Hasta ile doktorun arasına karakedi gibi giren bu anlayış, sağlığın önündeki duvar. Hastalık üreten yaşam tarzı ise bu anlayışın hayat kaynağı… Sağlığın önündeki bu duvar yıkılmalı, ama nasıl?

 

Hastaların kanı, canı ve gözyaşını paraya çeviren bu anlayışın gayesi sağlık değil, bitmek bilmeyen kazanma hırsı. Sağlık ve hastayı metalaştıran bu sistem, pazarlama görevi verdiği hekimi komisyoncu duruma düşürüyor. Kutsal vakıf şifahanelerinin yerini, kar etmezse kapatılmakla tehdit edilen hastaneler alıyor. Bu dev hastanelerin sağlığı koruma ve hastalıkları önleme işlevi ise budanmış durumda. Sosyal Güvenlik Kurumları ve hazinenin oluk gibi akıttığı harcamaların devamı için gerekli olan bu! Yoksa hastaya susayan ve sürekli hasta üreten bu sistem her an çökebilir. Oysa ki bu sistem yüzünden devlet ve toplum yapısı çöküyor, kimse farkında değil.

 

Çözüm diye dayatılan her şey, trilyon dolarlık sektörü şişirmekten başka işe yaramıyor. Artan sağlık harcamalarına rağmen, insanlık daha sağlıklı değil. Bu hastalıklarla mücadelede bunca yılda gelinen yer; sivrisinek bulutlarıyla mücadele dev bir sektör doğuruyor.

 

Hastalık üreten bataklığı önlemek çok daha ucuz ve kolay olmasına rağmen lafını bile etmiyoruz. Bilim dünyası ise bu dev sektörü doğuran hastalıklara odaklanmış bulunuyor. Bilime yön veren sektörler para getiren sonuçlara, krizlere ve risklere dayandığı için tıp kurumu dahil hiç kimse bindiği dalı kesemiyor. Bu yüzden bataklık kurutma görevini üstlenen yok.

 

Şişmanlıktan kansere kadar bir dizi sağlık sorununa getirilen çözümler, yaşam tarzını değiştirmek yerine yaratılan sektörü daha da büyütmek esasına dayalı. Daha şimdiden, 5-6 ilacın ayrı ayrı veya bir tek tablet halinde alınacağı ilginç bir döneme giriyoruz. Sadece yüksek tansiyon için bile çok sayıda ilaca mahkum olabiliriz. Bunu alamayanların akibeti ise kötü. Yüksek tansiyon ve kalpten ölümler bu yöntemle kontrol altına alınabilirse, şeker hastalığı ile boğuşan şişman bir dünyada yaşıyor olacağız. Şeker hastalığı ve şişmanlıkla ilgili araştırmalar ise son sürat devam ediyor. Yediğiniz içtiğiniz kalorilerin emilmeden atılması da dahil olmak üzere bir sürü çözüm(!) hizmetinizde. Mideye konan kelepçe ve balonlar, karında toplanan yağların ameliyatla alınması, iştah artıran reklamlardan sonra alınan iştah kesen ilaçlar ve daha niceleri… Ama kimse mısır şekerini yasaklayacak cesareti gösteremiyor.

 

İçinde yaşadığımız akvaryumu hastalık üreten bataklığa çeviren her çeşit kirlenme, felaketlerin asıl nedeni. Bu yüzden, ‘şunu yiyin, bunu yapmayın’ türünde öneriler içeren sağlık kitapları, sağlığımızın kilitlendiği kara kutunun şifrelerini ne yazık ki çözemiyor. Bizler bu öneriler peşinden koşarken, yaşam tarzımız hastalık üretmeye devam ediyor. Sağlık ve hayatımıza geçirilen çuval içinde debelenip duruyoruz. Hastalıkları önlemeyi görev edinen Milli Sağlık Akademisi, Halk Sağlığı Fakülteleri, Önleyici Tıp, Önleyici Kardiyoloji, Önleyici Onkoloji bizde neden yok? Ne zaman kurulacak?

 

Ülkemizdeki diyalize giren böbrek hastalarının yarısında sebep, hipertansiyon ve diyabet! Bu iki neden de önlenebilir. ‘Arkası bitmez dertlerle değil buna yol açan sebeplerle uğraşın’ çığlığını, akıl ve yetki sahipleri duyamıyor. Sivrisinek bulutlarıyla uğraşmaktan bataklığı göremiyoruz. Diyalize giren hasta sayısı yüz bini geçti. Çünkü diyabet ve hipertansiyon hızla artıyor, küçük Amerika oluyoruz. 1990’da diyabet sayısı 1 milyonken şimdi 10 milyonu geçti. Hipertansiyonlu hasta sayımız ise 17 milyon. 21 milyon kişi de sırada bekliyor yani aday. Bu felaket değilse nedir?

 

Sebep; yaşam tarzımız. Yaşam tarzı düzeltilirse böbrek nakli ve diyaliz sayısı hızla azalacak. Hızla arttığına göre, demek ki kıt kaynaklarımızı sebepleri önlemeye değil sonuçlarla uğraşmaya harcıyoruz. Bu yanlış yolun sonu, mahalle aralarına kadar yayılan zincir hastanelerle beraber doktor, ilaç ve tıbbi malzeme ithalatının patlamasıdır. 1923 yılında 554 olan doktor sayısı, 1960’ta 10 bine, 2011’de 120 bine çıkmasına rağmen yetmiyor. 2023 hedefimiz ise 300 bin olarak ilan edildi. Doktor sayısının artış hızı, hastalık üreten canavarın büyüme hızını özetliyor.

 

Türkiye’nin toplam sağlık harcaması 1992 yılında 6 milyar dolar iken, 2006 yılında yüzde 500 artışla 30 milyar dolara yükseldi. Kamu ilaç harcamaları 2003’de 5 milyar dolar iken 2006’da on milyar dolara çıktı. Hastane sayısı, doktor sayısı ve ilaç satışı artmasına rağmen, 2008 yılında muayene olan hasta sayısı 6 yıl öncesine göre % 500 artarak 500 milyona ulaşmış. Geçen yıl ise 700 milyona ulaştı. Sağlığa harcadığımız para ise SGK 2011 verilerine göre, son 9 yılda 8 kat artmış. Burada bir çelişki yok mu? Dünya ve Olimpiyat rekorları kırarken bunlarla övünen başka toplum var mı? Sağlığımızın iyi olduğunu ve iyiye gittiğini söyleyebilir miyiz?

 

Sağlık savaşında hastalıklara harcanan para, son yıllarda kat kat artmasına rağmen, halkımız eskisinden daha sağlıklı değil. Hatta giderek daha hasta bir topluma dönüşüyor. Her gün yeni bir hastane açmakla, doktor, ilaç ve ileri teknoloji ithal etmekle meşgulüz. Ürettiğimizle değil tükettiğimizle övünüyoruz. Sigara, alkol, uyuşturucu gibi zararlılara harcanan paranın, sağlığa harcanan parayı geçmesine ne demeli? Kıt kaynaklarımız akıl oyunuyla küresel sisteme akıtılıyor. İthal edilen elektronik sigaraya kadar yapılan bu harcamalar topluma irade, akıl ve sağlık olarak geri dönmüyor. Bize borç veren ülkelerin oyuncağı ve finans kaynağı oluyoruz. Sebepleri yok etmek yerine gücümüzü sonuçlarla uğraşmaya harcıyoruz. Kanıta dayalı bilimsel tıbbı, ‘modern ve çağdaş tıp’ adıyla pazarlayan küresel anlayış, kar etme hırsıyla sağlık ve hayatımızı talan ediyor. Milli ekonomi ve sağlığımız tükeniyor.

 

Bu sonuçlara yol açan bataklığı kurutmak yerine, son 10 yılda 2 kat artan ve önümüzdeki 10 yılda 2 kat artacağı öngörülen koroner kalp hastalarının teşhis ve tedavi sorunlarıyla uğraşmaktan sağlık sistemimiz yorgun. Hayatımızı karartan felaketin boyutunu çizelim: Bu sinsi sağlık savaşında ülkemizin kalp damar sağlığı alanındaki kayıpları bile, günümüzün işgallerinden, tsunamiden ve beklenen depremde tahmin edilen kayıplardan daha fazladır.

 

Artan hasta sayısı karşısında ne yapmalıyız? Kötülük ve hastalığın çaresi önlemektir. İslam’ın, aklın ve bilimin gereği budur. Geleceği planlarken kötü sonuçlarla uğraşmak yerine, bunları oluşmadan önlemek gerekir. Hastalıkları önleme ve sağlığı koruma savaşı ciddi bir şekilde yapılırsa, hasta sayısı hızla azalacak ve toplum sağlıklı olacaktır. Bilimsel veriler çok açıktır. Örnek aldığımız İngiltere bile şimdi bu yolu seçmiş bulunuyor.

 

Süper doktorlar hastalıkları önler, vasat doktorlar erken teşhis ve tedavi eder, diğerleri ise hastalıklardan yarar sağlar. Asıl Da Vinci’nin şifresi bu. Çözün artık. Huang Dee : Nai Ching (MÖ. 2600 Çin’in ilk Tıp kitabı)

Bu yazı toplam 966 defa okunmuştur.
Okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan gazetemiz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz. Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Kocaeli Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0 262) 323 39 17-18-19 | Faks : (0 262) 322 75 55 | Haber Yazılımı: CM Bilişim