• BIST 105.324
  • Altın 146,461
  • Dolar 3,4721
  • Euro 4,1642
  • Kocaeli : 36 °C
  • İstanbul : 36 °C
  • Sakarya : 32 °C

Kar yağışı, beni yine çocukluk günlerime götürdü

M.Tanzer Ünal

Dün sabah 6.30…

Gözümü, diğer günler gibi zifiri karanlığa açmadım.

Yağan karın aydınlığı içeriyi de etkilemiş.

Yataktan doğrulup pencereden dışarı bakıyorum, aydınlatma direğine doğru, karın yağışını izliyorum.

Etkili, lapa lapa…

Bahçe ve yollar karla kaplı.

Ağaçlar dantela gibi.

Bu aksayan ayağımla bu havada şehre inemem, diye düşünüyorum.

En iyisi, kendime “kar tatili” vereyim.

Evdeyim…

Kar kalkıncaya kadar bir yere kıpırdayamam.

Kar ve buz, ayağım için risk.

İkinci bir kaza, ayakla ilgili sıkıntılarımı daha da artırır.

 

Çocukluğumun karlı günleri…

Çocukluğum, Isparta’nın Yalvaç İlçesi’nde geçti.   

Bizim oralar “yayla” sayılır.

Yüksek, 1100 metre yükseklikte…

Yazları; bunaltmaz, terletmez, serin geçer.

Kışları; soğuktur, ayazdır, karlıdır.

İlkokul yıllarımı hatırlarım…

Kar bastırdığında, mahallenin büyükleri biz küçüklere, ellerinde kürek okula rahat gidip gelmemiz için yol açarlardı.

Bazı günler, boyumuz kadar yüksek karda açılan tek kişilik yoldan okula gider ve dönerdik.

Akşama doğru dönüş saatlerinde, bazen kar açılan yolları yeniden kapatırdı, ama bizler yılmaz, bata çıka yuvarlana neşe içinde evin yolunu tutardık.

Eve geldiğimizde ilk yaptığımız iş, soba başında, soğuktan çatlayıp yarılan ellerimizi sıcak su dolu kabın içine bastırmak, arkasından küçük teneke kutularda satılan dönemin tek kremi “Pertev”le kremlemekti.

Nasıl da sızlardı ellerimiz!

 

Siz hiç pekmezli kar yediniz mi?

Biz, savaş sonrası çocuklarıyız…

Çocukluğumuz, 2.Dünya Savaşı sonrasındaki kıtlık yıllarında geçti.

Herkesin, her ailenin “kendi kendine yettiği” yıllar.

Ne yetiştirirsen, onu yiyorsun.

Ekmek yapmak ve bulgur çekmek için buğday yetiştireceksin…

Kavurma, pastırma, sızgıç için koyun, kuzu, dana besleyeceksin…

Süt, yoğurt, kaymak, peynir için ineğin olacak…

Yumurta istiyorsan tavuğun…

Üzüm ve pekmez yemek için bağın…

Meyve ve sebze için bahçen…

Bal için kovanların…

Bunları alabileceğin herhangi bir yer yok.

Sende kalmadıysa, komşundan ödünç alırsın, üretince verirsin.

Para kavramı yoktu.

Para, sadece ilçede görevli memurlarda bulunurdu.

                                      ********

Kar yağdığında yeme içme konusunda en büyük eğlence “pekmezli kar” yapmaktı.

Ayak basmamış, el değmemiş yerden alınan kar, bir kabın içine konur, üzerine pekmez dökülür, kaşık kaşık yenirdi.

Pekmez yoksa, reçel şurubu…

Bizim çocukluk günlerimizin dondurmasıydı bu.

Yaz aylarında da, dağın zirvesinden eşeklerle getirilen ve bir iki kuruşa satılan karla uygulardık aynı formülü.

O yıllar, “elde ve evde ne varsa onunla yetinmek” dönemiydi.

Bugünkü gibi, “bir elin yağda bir elin balda, istediğin önünde” dönemi değil.

 

Keşkek ve bulamacı bilir misiniz?

Bizim yöremizde, keşkek ve bulamaç çorbası, kış aylarında özellikle hafta sonlarının değişmez kahvaltısıydı.

Kahvaltı derken, bugünün kahvaltı sofralarını unutun.

Çayın ilk kez kahvaltılarda içilmeye başladığı yıllar, bizim çocukluk yıllarımıza rastlar.

Öyle her evde çay demlenmezdi, çay zengin işiydi.

“Filancanın evinde çay demleniyormuş” diye sağda solda sözü edilirdi…

Kahvaltılarda…

*Ekmeğe pekmez banılırdı…

*Ekmek arası yumurta yenirdi…

*Ekmeğe peynir katık edilirdi…

*Ahırdaki inekten yeni sağılmış süt içilirdi…

*Ekmeğin üzerine yoğurt veya kaymak sürülürdü…

Yediğin ekmeği de mahalle fırınlarında kendin yapardın.

Bir hafta yetecek kadar hamur yoğurur, tekneyle fırına götürür, bu arada yakılacak çalı çırpı odun parçalarını da çuvalla yanına alır, fırıncıya hakkını verir ekmeğini ve böreğini pişirtirdin.

Keşkek ve bulamaç diyordum…

Bulamaç evde, keşkek mahalle fırınında pişerdi.

Sadece kış aylarında hafta sonlarında…

Keşkeklik malzeme, yani keşkeklik buğday ve pastırma dediğimiz kurutulmuş et suyu tuzu toprak küpe konur, kapağının etrafı hamurla sıvanır, akşam saatlerinde götürülüp mahalle fırınına teslim edilirdi.

Fırında akşama kadar ekmek çekilmiştir, sıcaklığı tam kıvamındadır…

Fırıncı, getirilen küpleri fırına yerleştirir, fırının ağzını kapar ve ısı kaybı olmaması için etrafını çamurla sıvardı.

Keşkek, sabaha kadar fırının doğal ısısıyla pişerdi.

Sabahları fırından keşkeği almaya ağabeyimle ben giderdim.

Keşkek küpünü elimiz yanmasın diye eski bir beze sarar, kucakladığımız gibi eve getirirdik.

Evde yer sofrası genelde hazır olur, keşkek önce büyük bir ahşap kepçeyle iyice karıştırılıp özleştirilir, sonra ortaya konulan büyük bir kaba boca edilir, oturur yerdik.

Bizim en makbul pazar kahvaltımızdı.

Cumartesi günleri de kahvaltıda bulamaç çorbası tercih edilirdi.

İçinde tereyağı ile kavrulmuş et parçaları bulunan un çorbası…

O tatları bugün yakalayabilmemiz çok zor.

Neden zor?

Çünkü o yıllarda yediğimiz her şey, et, sebze, meyve, yumurta, peynir, yoğurt, ekmek, hepsi ama hepsi doğaldı.

Hani bugün “organik” diyoruz ya, bulabilmek için yırtınıyoruz, bizim çocukluğumuzun yiyecekleri “organiğin organiği” idi.

 

Ah o yıllar!

O yıllardan bu yıllara…

Türkiye neler kazandı, nelerini kaybetti?

Pek çok şey kazandığımız şüphesiz.

Ama kaybettiklerimizi neden kaybettik, bunun mantıklı bir açıklaması yok!

Keşke o değerlerimizi, o doğallığımızı, o dayanışmamızı kaybetmeseydik!

Çok güzeldi o günler…

                                      ********

Yazı bitti, ama kar yağışı devam ediyor.

Hız kesmeden, yine lapa lapa!

Bu yazı toplam 1276 defa okunmuştur.
Okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan gazetemiz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz. Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Kocaeli Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0 262) 323 39 17-18-19 | Faks : (0 262) 322 75 55 | Haber Yazılımı: CM Bilişim