Sporu yaşamadan yazmak mümkün mü?

MAKALEYİ DİNLE

İnsanın, yeryüzünde var olduğu sürece sorguladığı bir tümce vardır: “Yumurta mı tavuktan çıkar, tavuk mu yumurtadan?”… Ay’ı kapı komşusu yapmışız, Dünya’yı küçük bir köy…

Ama yumurta ile tavuğun dayanılmaz hafiflikteki ‘birbirinden doğma’ ilişkisini bir türlü çözememişiz… 

***

Bunun gibi yeryüzünde hâlâ çözülemeyen birçok şey var: 
Mesela ön yargı… 
İnsanın, yine yeryüzü sahnesinde rol almaya başlamasından bu yana, ön yargıları bir türlü kıramamışız… 
Bir yanlışını gördüğümüz adamı kötü ilan etmişiz… 
Bir iyiliğini gördüğümüz adamı da melek… 
Pekala ya gerçek… 
Buz gibi gerçek !.. 
Ünlü fizik bilgini Albert Einstein şu ünlü deyişini boşuna mı söylemiştir: 
“İnsanın ön yargılarını kırmak, atomu parçalamaktan daha zor”… 
İşte böylesine hâlâ katı, hâlâ tartışılan, hâlâ değişmez olan bir yargımız vardır: 
Spor yazarı spor yapmış olmalı mıdır?... 
Sporcu mu daha iyi spor yazısı yazar, yoksa spor yapmadan akademiden yetişen mi daha iyi spor yazarı olur?.. 
Akademiden yetişen akademisyen gazeteci ve dolayısıyla akademisyen spor yazarları ve bilim insanları, kalemi eline aldı mı, sizi farklı mecralara ve maceralara götürür. Bu işin teorisini anlatır… 
Bir takımın sahaya çıkarken yaptığı hazırlıkları irdeler… 
Sahada taktiksel anlamdaki yozlukları su yüzüne çıkarır ve gözler önüne serer… 
Sporcu psikolojisi üzerine yorumlarda bulunur… 
İşte, yukarıda sözü edilen “spor ve sporcu psikolojisi” noktası üzerinde akademisyen ve sporcu-spor yazarı arasındaki ayrım başlar: 
Spor yapmamış ama spor bilimiyle boğuşmuş bir bilim insanı, gerçekten sporcu psikolojisini kaleme alabilir mi?.. 
Sahada tozu toprağı yutmadıysa… 
Parkede ayağı kayıp da, kasığını açmadıysa… 
Burnunu kırıp, lanet okumadıysa… 
Spor uğruna dişlerini, kolunu, bacağını kırmadıysa… 
Yani acıyı yaşamadıysa… 

***

Haydi daha da ileri gidelim… 
Profesyonel spor yapmasına rağmen, parasını gününde alamadıysa… 
Aşırı şöhrete hazır olmadığı için başı dönüp, rüyalar alemine dalmadıysa, ya da dalan arkadaşlarını kurtarmak için çaba göstermediyse… Bir süreliğine de olsa yaşanması gereken, şöhrete ulaşıp yolunu şaşırma depresyonunu yaşamadıysa, yaşayanları görmediyse… 
Antrenör olup, kafasındakileri uygulayamayan sporcusu yüzünden olumsuz yönde eleştirilip, aptallıkla suçlanmadıysa… 
Başkan, yönetici olup, imkansızlıklarla boğuşmadıysa… 
İzleyici olup, cebindeki son parayı gişeye yatırıp da, rezalet bir maç seyrettikten sonra kazık yediğini anlayıp, isyan etmediyse… 
Yani sporu sporcu gibi yaşamadıysa… 
Akademik bilgilerle dolu yazısının altını nasıl dolduracak?.. 
Sporun psikolojisini nasıl yazacak?.. 
Akademisyen tüm bu yukarıda sayılanları bire bir yaşadıysa… 
Yani hem akademisyen olup, hem de sporculuk temelinden tribünlere, yönetimlere, antrenörlüğe yükseldiyse… 
Yazılarının da tadı bir başka olur… 
Soyunma odalarında maç öncesinin atmosferini… 
Takım arkadaşıyla birbirini kıskanmayı… 
Her şeye rağmen, takım için omuz omuza destek vermeyi… 
Maç öncesinde, takım arkadaşından, suratına öfkeden yumruk atacak kadar nefret ederken, kazanılan maç sonrasında onunla sarmaş dolaş olma, terlerini bir birbirine katıp “terki” (‘Kanki’ sözcüğüyle kısaltılmış olan kan kardeşliği neyse, yeni bir terminoloji olarak sunduğum ‘Terki’, yani ter kardeşliği de odur) mantığını anlamak için, takımdaki o atmosferi yaşamak lazım… 

***

DİP NOT: (4 yıl önce Fotomaç’taki yazımı bir kez daha sizinle paylaşmak istedim…)

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar Hakan Yağcıoğlu - Mesaj Gönder



Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz

Anket Kocaelispor'un yeterince desteklendiğini düşünüyor musunuz?

YÜKLENİYOR