Pavlov’un köpekleri ve toplumun tepkisizliği

MAKALEYİ DİNLE

Prof. Dr. Kerem Doksat, son yıllarda ülkemizde yaşanan sıkıntıları psikiyatri yönünden çok güzel tahlil etmiş.
Birlikte okuyalım:
“Bilirsizin, ünlü Rus fizyolog Pavlov, köpeklerine et verirken zil çalınca bunu çok kez tekrarlayınca, zil sesini işittiğinde et görmeden de hayvanın salyası akmaya başlar.
Bu “şartlı refleks”tir.
Hayvanın “tabiatında olmayan” bir uyaran (zil sesi) onu “tabiatında olan” eti görmüş gibi heyecanlandırmaktadır.
Eğer sürekli olarak zil çalar, ama hiç et göstermezseniz, bir süre sonra refleks söner.
Devamının sağlanması için arada bir et gösterilerek refleks pekiştirmelidir.
Hiç birimiz dünyaya Türk, Meksikalı, Sünni veya Katolik olarak gelmeyiz.
Bunlar bize öğretilen değerler, bir başka deyişle şartlı reflekslerdir.
Eğer pekiştirilmezse, zamanla sönerler.
Bir gün Pavlov’un enstitüsünü su basar, köpeklerin bir kısmı boğulur, bir kısmı da günlerce korkuyla titreşir, çünkü ölümden zor kurtulmuşlardır.
Kurtarılabilenler, tekrar enstitüye toplanır.
Pavlov, zil çalar, köpeklerde tık yoktur.
Şu müthiş sonuca varır Pavlov:
Ağır travmalar, şartlı refleksleri ortadan kaldırmaktadır.
Hayvan en doğal, en ilkel duruma geri dönmektedir.

Bir yandan her gün Güneydoğu şehitleri için “Kanları yerde kalmayacak” denmesine rağmen kanların sürekli yerde kalması…
Bir yandan “Ergenekon” denilerek büyük bir çoğunluğunun tek suçu “Atatürk’ü sevmek” olan insanları sabaha karşı evlerinden alınarak hapse atılmaları…
Bir yandan araba yakıp polise taş atarak gelişen etnik kalkışmalar…
Hepsini toparlarsanız temel güvenlik duygusunun artık zaten ortadan kalktığını görürsünüz.
Pavlov’un köpeklerindeki gibi, ağır travmalarla bizim de şartlı reflekslerimiz (milli duygularımız ve tepkilerimiz) kırılıyor.
Emperyalistler, sinsi savaşlarında psikoloji bilimini kullanırlar.
Mesela Ermeniler’le Türkler arasında ulusal bir düşmanlık mı var, orada Psikiyatrist Vamık Volkan girer devreye ve bu düşmanlığın kökenlerini inceler(!)
Burada izlenen yol, ABD’nin tehdit olarak gördüğü ulusların ulusal bilinçlerinin, tarihlerinin ve benliklerinin sorgulanması ve aşındırılmasıdır.
Kısacası, etnik psikiyatrinin görevi, milli duygunun yok edilmesidir.
Bir ulusun ulusal bilincini, ulusal duygusunu ve reflekslerini nasıl yok edersiniz?
Bunun denenmiş, sınanmış bir yöntemi vardır:
O ulusun tarihsel varlığını sorgulamaya açarsınız.
Yani o ulusun tarihini yeniden tartışırsınız.
Mesela Türkler kendilerini “kahraman bir ulus” olarak mı görüyorlar?
Onlara ne kadar korkak bir ulus olduklarını göstermek gerekir.
Ya da Türkler Atatürk’ü çok mu yüceltiyorlar?
Onlara Atatürk’ün ne kadar sıradan birisi olduğunu göstermelisiniz.
Farkındaysanız, son 10 yıldır tam da böylesi bir dönemden geçiyoruz.
“Demokrasi” ve “tartışma kültürü” adına neyi tartışıyoruz ve bizden neyi kabul etmemiz isteniyor?
Diyorlar ki, “Siz soykırımcı bir milletsiniz. Ermenilere soykırım uyguladınız.”
Biz diyoruz ki “Hayır uygulamadık.”
O zaman deniyor ki “Tamam, madem uygulamadınız, bunu tartışalım, öyle sonuca varalım.”
Size mantıklı geliyor. “Nasılsa suçlu değiliz, tartışmadan galip ayrılırız” diyorsunuz.
Ama tartışma masası kurulduğunda, eşit bir tartışma şansı olmadığını görüyorsunuz.
Bakıyorsunuz, tüm televizyonlar, gazeteler ve aydınlar sizin Ermeniler’i katlettiğinizi yaymaya başlıyor.
Kanıtları var mı?
Elbette yok.
Ama yalan bir kez yayıldı mı ve yalanı söyleyenlerin sayısı da yeteri kadar çok oldu mu, gerçeğin sesi baskılanıyor.
“Hayır” diyorsunuz, “gerçekleri bir de biz anlatalım.”
Ama anlatamıyorsunuz. Çünkü tüm propaganda kanalları size kapatılmış durumda.
İşte o zaman anlıyorsunuz “tartışmaya açmak” denilen tuzağı.
Bu sürecin sonunda ulusal gururu ve hassasiyetleri yüksek insanlar bile “Acaba” demeye başlıyor, “Acaba gerçekten Ermeniler’i biz mi katlettik?”
Ulusal benlikte ilk kırılma yaşanıyor.
Sıra Kürtler’e geliyor.
Sizden tartışmanızı istiyorlar.
Tartışma başlıyor ve yine kaybediyorsunuz.
Bir düşünün lütfen!
Son dönemde neleri tartışmaya açtık ve şimdi neredeyiz?
Bugün Misak-ı Milli’yi pek önemsemiyoruz.
Kırmızı çizgileri umursamıyoruz.
Türk dilinin önemi kalmamış.
Bu ülkede federasyon da olabilir, Ermeniler’den özür de dileyebiliriz.
Kürtler’e biraz toprak da verebiliriz.
Kısaca ulusal varlığımıza ait hayatı her alanda kaybetmiş durumdayız.
Sırada ne var?
Atatürk var elbette…
Çünkü önemli olan ulusal önderleri yok etmek.
O halde, onun ne kadar zalim bir diktatör olduğunu tartışalım.
Onun zaaflarını tartışalım.
İşte psikolojik harp bu.”
Türk toplumu nasıl tepkisiz hale getirildi, anladınız mı?

Raif KANDEMİR'den
John Küba’da
TEMEL’den bir tablo yapması isteniyor. Tablonun adı da “John Küba’da” konulacak deniyor. Temel yapıyor tabloyu, sonra gösteriyor Dışişleri Bakanı’na. Bakan bağırıyor
- Bu ne ulan, sana John Küba’da diye tablo yap dedik sen bi adamla bir kadını yatakta çizmişsin. Kim ulan bu kadın?
- John’un karısı...
- Peki ya adam?
- John’un uşağı...
- Eee John nerde?
- John Küba’da...

Aldatmayan erkek
Fırsatını bulamamıştır. (meşguliyet-çirkin erkek)
Fırsatını bulmuştur da farkına varamayacak kadar saftır. (masumiyet)
Fırsatını bulmuş, farkına da varmış ama tecrübesizliğinden eline yüzüne bulaştırmıştır. (acemilik)

Bu saatten sonra bizi kim alır
BERABERLİKLERİNİN yedinci yılında Fadime Temel’e
- Ula Temel artık evlensek
Temel
- Hadi be oradan, bu saatten sonra kim bizi alır.

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar M.Tanzer Ünal - Mesaj Gönder



Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz

Anket Kocaelispor'un yeterince desteklendiğini düşünüyor musunuz?

YÜKLENİYOR