Düşünmek (2)

MAKALEYİ DİNLE

Sağlıklı düşünmenin nasıl gerçekleşeceğinden bahsedecektik, değil mi?

YÖK’ün İlahiyat Fakülteleri ile ilgili olarak tabir-i caizse felsefe ve din bilimlerine dair derslerin “kırpılması”na yönelik yeni kararına binaen konumuz da ayrı bir anlam kazandı.

Zira felsefeden ve kelamdan yani “düşünmenin” temel çalışma alanlarından biri olduğu ilim sahalarından kaçar misali uzak durmak ve insanları uzak “tutmaya” çalışmak, en hafif tabirle düşünmekten “korkmak” demektir.

Üstelik en acı olanı geçmişten günümüze bunun “dindarlık” adına ya da “iman zafiyetine mani olmak” adına yapılıyor olması.

Bu konuya dair daha önce de yazdık, o nedenle tekrara düşmek istemiyorum.

Ancak sağlıklı düşünebilmek için önce düşünmekten korkmamak gerekir.

Düşünmenin insan olmanın gereği olduğunu kabul etmek ve bunu yapamayanların “dinlerinin” de olmadığını unutmamak gerekir.

Düşünmenin “kısıtlanmasının” dinen kabul edilebilir davranış olmadığını bilmek gerekir.

Nitekim Cenab-ı Hak ne buyuruyor?

“Eğer Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi elbette iman ederlerdi. O halde sen, inanmaları için insanları zorlayacak mısın?” (Yunus, 99)

Mesele burada bitiyor.

Zira Cenab-ı Hak bizi “düşünme yetisi” ile yaratmış, üzerine “bilgiyi” vermiş ve bu ikisini kullanarak hakikate ulaşma yolunda bizleri serbest bırakmıştır.

Artık bu noktadan sonra “dileyen iman eder, dileyen inkar eder” (Kehf, 29).

Yani bir insana “iman” ettiremezsiniz.

İman etmesi için “doğru bilgiyi” verir ve üzerinde “sağlıklı düşünmesi” için gereken zemini sağlarsınız.

Gerisi kişiye kalmıştır.

Peki, biz ne yapıyoruz?

Biz insanların “neyi sorup neyi soramayacağını”, “günaha girmemeleri (!)” adına, belirliyoruz.

Biz kişilerin neyi düşünüp neyi düşünemeyeceğine “onlar” adına karar veriyoruz.

Ve bunu çocukluktan itibaren yapıyoruz.

Ondan sonra çocuklarımızın ve gençlerimizin dinin hakikatlerini içselleştirmelerini bekliyoruz!

Üzerinde düşünmediğiniz hiçbir şeyi içselleştiremezsiniz.

Zihnen yoğurmadığınız hiçbir bilgi ve dolayısıyla fikir size ait olamaz.

Olsa olsa taklitçisi olursunuz.

Taklit eden insan ise ezberinin dışına çıkıldığında dengesini kaybeder.

Çünkü “farklı yollar” üzerine hiç düşünmemiştir.

Bu yolların doğruluğu ya da yanlışlığı üzerinde tutarlı bir fikir yürütmesi de zordur (hadi imkansız demeyelim).

O nedenle kendi yolu üzerinde de sendeler.

Sendelemenin önüne geçmek için ise en sonunda kendini “dışa” kapatır.

Ne yazık ki İslam aleminin şimdiki durumu gibi.

Şimdi, ilahiyat fakültelerini özele alarak, soralım:

İslam bunu mu istiyor?

Ya da İslam’ın mükemmelliği  “dünyaya” böyle insanlarla mı anlatılacak?

Tarih bize böyle olmadığını gösteriyor.

Tarih bize “düşünmeyen” ve “üretmeyen” milletlerin “inandıklarını” anlatmada başarılı olamayacaklarını söylüyor.

İslam da öyle.

Dolayısıyla tüm bu hakikatlere rağmen siz kalkıp üniversitelerinizi de “salt nakil” kurumları olarak inşa ederseniz, ondan sonra “Batı bizi neden geçiyor?” ya da “biz neden üretemiyoruz?” diye soramazsınız…

Sorarsanız “düşünme melekenizden” şüphe ederler…

Ki ne demiştik: Aklı olmayanın dini de olmaz…

O zaman kime neyi anlatacaksınız? Bir düşünün bakalım…

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar Banu Gürer - Mesaj Gönder



Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz

Anket Kocaelispor'un yeterince desteklendiğini düşünüyor musunuz?

YÜKLENİYOR