“Hayatta hiçbir şey tesadüf değil!”

MAKALEYİ DİNLE

 

Geçen hafta Türk Göçü üzerine Regent's Üniversitesinde düzenlenen bir konferansta sunum yapmak üzere Londra'daydım.

Londra'ya bu ziyaretim bir ilk değildi.

Nitekim bazı İngiliz katılımcılar şehre ilk kez gelip gelmediğimi sorduklarında "Hayır, ikinci gelişim" dedim.

İlk kez yaklaşık on iki yıl önce ziyaret ettiğimi söyledim.

Bunun üzerine "şehri değişmiş bulup bulmadığımı" sordular.

Yine "Hayır, çok fazla değil" dedim.

Dedim ama bir taraftan da yüreğim sızladı.

Zira insan ister istemez kendi ülkesiyle mukayese yapıyor.

Benim de aklıma güzel İstanbul'umuz geldi.

İstanbul'da bir defa da olsa bulunmuş hemen her insanın "dünyanın en güzel şehirlerinden biri" dediği İstanbul.

İçimi sızlatan temel konu ise bana sordukları kavram: Değişim.

Daha doğrusu bu değişimin yüzü.

Londra'ya ilk ziyaretimde de son ziyaretimde de dikkatimi çeken en önemli husus geçmiş ile günün birbirini yok etme tehlikesine sebep olmaksızın geleceğe zemin hazırlaması ve bir arada yaşaması...

Daha doğrusu yaşatılması...

Sadece "ihtiyaca" binaen yapılan yeni yapılar tarihi yapılarla iç içe...

En güzeli ise tarihi evler ve binalar tedavülden kalkmış değil...

Dolayısıyla yeni yapılan, tarihin tehdidi olarak görülmemiş, bilakis bir "bütünlük" gözetilmiş.

O nedenle olsa gerek "yeşil alanlar" da tehlike altına atılmamış...

Avrupa şehirleşmesinin önemli bir unsuru olan "bahçe" kültürü bütün ihtişamı ile muhafaza edilmiş, ediliyor...

Bahçe dediğiniz ise öyle bizdeki gibi iki-üç ağaçtan oluşan çimenlik alan olarak anlaşılmasın!

Belli başlıları, içerisine en azından iki "AVM" sığacak büyüklükte ve "sincap"ların kol gezdiği, güllerin "gül" gibi koktuğu adeta ormanlık alanlar...

Ve en önemlisi bu bahçelerin zemininde "beton" göremezsiniz!

O nedenle olsa gerek, bize nazaran haddi hesabı olmayan yağmurlara rağmen şehrin merkezinde suya gömülmüş herhangi bir aracı tahayyül dahi edemezsiniz...

Londra'da İngilizlerin tarihlerine sahip çıktıklarını gösteren binaların ve müzelerin yanında anıtların sayısı da hiç az değil...

Mesela Parlamento binasına yakın bir mevkide ve herkesin görebileceği ortalık bir alanda I. ve II. Dünya Savaşlarında hem İngiliz ordusuna hem de dünyanın çeşitli yerlerinden İngilizler için savaşanlara yönelik dönemin sivil ve askeri liderlerinin övgülerini içeren anıtlar yerleştirilmiş...

Temel vurgu ise yapılanların "geleceğin inşasına" katkısı...

Yani İngiltere'nin geleceğinin...

Tüm bu manzara karşısında daha uçaktan baktığınızda "çoraklaştığını" gördüğünüz, tarihi mirasımızın telefiyle ilgili haberlerin "vakay-ı adiye"den sayılmaya başlandığı bir İstanbul'u düşündüğünüzde içiniz acımaz mı?

Bırakın on seneyi iki sene aralıkla İstanbul'a gelen bir insanın İstanbul'un "fazla değişmediğinden" bahsetmesi mümkün mü?

Ve neyin karşılığı olarak?

Daha fazla betonun!...

O beton ki şehirde hava alacak dahi alan bırakmıyor...

Bir de şehrin ortasında "tarihi canlı tutan" anıtlara binaen tarihini dizilerden öğrenmeye kalkan insanımızın tarihi yargılama biçimini ve bayrağına dahi sahip çıkmakta zorlandığını düşündüğümde kendi kendime dedim ki:

"Hayatta hiçbir şey tesadüf değil!..."

 

 

 

 

 

 

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar Banu Gürer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz

Anket Kocaelispor'un yeterince desteklendiğini düşünüyor musunuz?

YÜKLENİYOR