Bir noter aranıyor!

MAKALEYİ DİNLE

Türkiye günlerdir iki olayı konuşuyor. Birincisi Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Sayın Kemal Kılıçdaroğlu’nun grup toplantısında Cumhurbaşkanı Sayın Tayyip Erdoğan’ın oğlu ve yakınları tarafından Man Adasında 1 sterline kurdukları şirket aracılığı ile kaçırdıkları vergi.

İkinci olay ise, bir zamanlar bakanlar tarafından plaket verilen, devlet protokolünde yer alan o günün kahramanı, bugünün casusu olarak nitelenen, bugün Amerika Birleşik Devletlerinde tank olarak dinlenen, zamanında bakanlara milyonlarca dolar rüşvet veren Rıza Sarraf davası.

Benim konum Sarraf değil. Man Adasında kurulan şirket.

Sayın Kemal Kılıçdaroğlu yukarıdaki iddiayı ortaya attığında, daha belgeleri kimseyle paylaşmadan ve göstermeden Adalet ve Kalkınma Partisi Grup Başkanvekili’nin “Bu belgeler sahtedir.” Söylemi.

Sayın Kılıçdaroğlu’nun yine grup toplantısında Man Adasında kurulan şirketin sözleşmesini ve Türkiye’den gönderilen 15 milyon doların banka dekontlarını göstermesi işin ciddiyetini ortaya koymuştur.

Sayın Cumhurbaşkanı ve Adalet ve Kalkınma Partisi’nin yetkilileri bu belgelerin sahte olduğunu, Türkiye’den giden bir paranın olmadığını, Türkiye’ye gelen bir para olduğunu ve bu banka dekontlarının Türkiye’ye gelen paraların dekontları olduğunu iddia ettiler.

Kılıçdaroğlu ve partinin diğer yetkili kişileri bunun daha vahim bir durum olduğunu, bu paranın neyin karşılığı olarak geldiğini, böylece burada bir vergi kaçakçılığı olduğunu iddia ettiler.

Sayın Cumhurbaşkanı ve Adalet ve Kalkınma Partisinin hemen hemen tüm milletvekilleri ve havuz medyası ağız birliği etmişçesine daha sonra bu ifadeden vazgeçti ve sonrasında sadece bu belgelerin sahte olduğunu söylemekle yetindi.

Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan Kılıçdaroğlu’na seslenerek, “Bu belgeleri Savcılığa teslim et.” dedi.

Bunun üzerine Ankara Cumhuriyet Savcısı bir soruşturma açarak Kılıçdaroğlu’ndan bu konu ile ilgili belgeleri Savcılığa teslim etmesini bildirdi.

Bu arada Cumhuriyet Halk Partisi grup başkan vekilleri Büyük Millet Meclisine bir araştırma önergesi vererek bu konunun Mecliste araştırılmasını istediler. Gelin görün ki her zaman olduğu gibi Adalet ve Kalkınma Partisi böyle bir komisyonun kurulmasını istemediler. Oysa işin doğrusu böyle bir araştırma komisyonunun kurularak belgelerin sahte mi, gerçek mi, para gelmiş mi gitmiş mi, ne karşılığında gelmiş veya gitmiş her şey ortaya çıkarılabilirdi.

Kılıçdaroğlu ve kurmayları adı geçen banka dekontlarını ve diğer belgeleri birkaç gün Ankara Cumhuriyet Savcısına verdiler.

Doğrusu herkeste olduğu gibi bende de bir şüphe uyandı. Acaba gerçekten bu belgeler sahte miydi?

Ancak Cumhuriyet Halk Partisi yetkilileri ellerinde ıslak imzalı belgelerin olduğunu iddia ediyorlardı.

Sonuçta ellerindeki belgelerin gerçek olduğunu iddia eden partililer, bu belgelerin ileride başına bir şey gelmesin diye Ankara’da bir notere “Aslı gibidir.” Onaylatmak istemişler.

Ne acı şey. Bir ülkenin vatandaşları o ülkenin yargısına güvenmiyor.

İşin ilginç yanı,

Ankara’da hiçbir noter bu belgeleri “Aslı gibidir.” diye onaylamıyor.

“Aman bizi bu işe bulaştırmayın, başımıza bir şey gelmesin. “ diyorlarmış.

Peki, bu noterler yemin etmiyorlar mı?

Bir noter kendisine getirilen bir belgeyi onaylamak zorundadır. Ben istediğimi onaylar istemediğimi onaylamam diyemez.

Düşünebiliyor musunuz Ankara’da hiçbir noter cesaret edip bir belgeyi onaylayamıyor. Sonuçta Cumhuriyet Halk Partisi yetkilileri Ankara’nın ilçesi Kazan’da bir notere bu belgeleri onaylatıyorlar.

Bu nasıl bir baskı? Bu nasıl bir korku? Bir belgeyi onaylamaktan korkan bir noter, bu belgeden hareketle, Ankara Cumhuriyet Savcısının vereceği kararı şimdiden kestirmek zor olmasa gerek. Şimdi bu Savcı’nın vereceği karar toplum vicdanını rahatlatabilir mi?

Burada aklıma ne geldi biliyor musunuz?

1977 yılında büyük bir rahatsızlık geçirdim. Defalarca hastaneye yattım ama doktorlar bir teşhis koyamadılar. Birinci Milliyetçi Cephe Hükümeti iktidardaydı. Bugünkü gibi toplum üzerinde büyük bir baskı vardı. En çok baskı da öğretmenler üzerindeydi. Öğretmenler sürülüyor, görevlerinden alınıyordu. Bu baskılardan ben de payımı almıştım. Hükümet hakkımda defalarca soruşturma açtı. Hakkımda hiçbir olumsuzluk göremedi. Sonuçta “Görülen lüzum üzerine” beni Yozgat Yerköy Ticaret Lisesine sürdü.

Okul idaresi hastalığımı bilmesine rağmen Milli Eğitim Müdürünün baskısı ile bana hastaneye sevk kağıdı vermiyordu. Bir kişinin hasta olup olmadığına ancak bir doktor karar verebilir. Amaçları beni bir an önce Yerköy’e göndermekti. Onlar için benim hastalığım, ölümüm önemli değildi.

Sonuçta hamile eşimi ve çocuğumu İzmit’te bırakarak Yerköy’e gitmek zorunda kaldım.

İnsanlar 420 kilometre yolu hak, hukuk, adalet için yürüdüler. Yürüyen bu insanlar ne istiyorlar? İstedikleri sadece ülkede adalet, olsun. Hukuk olsun. Hukukun kuralları herkese eşit uygulansın. Çok şey mi istiyorlar?

Hukukun işlemediği yerde adalet olmaz. Adaletin olmadığı yerde huzur olmaz. Huzurun olmadığı yerde barış olmaz.

Dünyanın her yerinde partiler birbirleri hakkında eleştirilerde bulunurlar. Liderler birbirini acımasızca eleştirebilirler. Eğer eleştirinin dozu kaçmışsa, biri diğerine hakaret etmişse veya iftira atmışsa o ülkenin yargısı kararını hiçbir baskı altında kalmadan vicdanının sesini dinleyerek verir.

Vicdanlarını kaybedenler insanlıklarını da kaybederler. Bu nedenle vicdanları paslananların vicdanlarını ayağa kaldırmak gerekir.

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar Kamil Çöpür - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz

Anket Kocaelispor'un yeterince desteklendiğini düşünüyor musunuz?

YÜKLENİYOR