• BIST 90.383
  • Altın 144,409
  • Dolar 3,6117
  • Euro 3,9021
  • Kocaeli : 16 °C
  • İstanbul : 12 °C
  • Sakarya : 16 °C

Sizi 1941 yılının nisan ayına götüreyim mi?

M.Tanzer Ünal

Yıl, 1941…

Nisan ayı…

2.Dünya Savaşı’nın sürmekte olduğu günler…

Türkiye savaşta değil, ama savaşın yarattığı ekonomik sıkıntı ortalığı kasıp kavuruyor.

***

İzmit’te o günlerde “Türk Yolu” isimli bir gazete yayınlanıyor.

Gazetenin sahibi ve başyazarı Rifat Yüce…

Gazetenin 22 Nisan 1941 tarihli sayısında, ön sayfada bir haber:

“Şehrimize çivi gelmiştir. Keresteci Sabri’de vesika ile satılmaktadır.”

Birkaç gün sonra yine aynı gazetede bir başka haber:

“Bir çivi muhtekiri(vurguncu) tevkif edildi. Tekeli Caddesinde Köseleci Cemal adlı birisi, kilosu 120 kuruş olan ayakkabı çivisini 500 kuruştan sattığı için tevkif edilerek Cumhuriyet Müddeiumumiliği’ne verilmiştir.”

7 Kasım 1941 tarihli gazetede bir müjdeli haber:

“Almanya’dan kilosu 30 kuruşa çivi geliyor. Yeni Türk-Alman Ticaret Anlaşması uyarınca Almanya’dan bazı ithalat eşyalarının memleketimize getirileceği malumdur. Bu cümleden olarak ilk defa Almanya’dan memleketimize mühim miktarda çivi geleceği haber alınmıştır. Bu çivilerin ilk partisinin pek yakında İstanbul’a geleceği bildirilmektedir. Evvelce Madeni Eşya İthalat Birliği tarafından Slovakya’ya sipariş olan 600 ton çivi peyderpey memleketimize getirilmektedir. Ancak vesaiti nakliye ücretleri yüzünden bu çiviler memleketimize 70 kuruş maliyet fiyatıyla gelmekteydi. Halbuki Almanya’dan getirilecek olan çivilerin maliyet fiyatı 30 kuruş olarak tespit edilmiştir.”

İki hafta sonra, Almanya’dan çiviler gelmiş olacak ki, aynı gazetede şu haber vardı:

“Hükümet halka çivi tevzi etmektedir. Çiviye ihtiyacı olan vatandaşlar belediyeye müracaat ederek gösterilen mahalden çivilerini alıyorlar…”

Gördüğünüz gibi…

O yıllarda inşaatlarda kullanılan çivilerden, ayakkabı tamircilerinin kullandıkları, meyve sandığı imalatçılarının ve nalbantların kullandıkları çiviye kadar, her boy çiviye ihtiyaç vardı.

Çivi temini o yıllarda halkın en önemli sorunlarından biriydi.

Gazetenin sahibi Rıfat Bey de, bir başmakale yazmış ve sorunu şöyle ele almıştı:

“Nal ve mıh meselesi çiftçimiz için önemli bir iştir. Şimdi ekim zamanı… Küçük çiftçiler tarlasını öküz ve manda ile sürmekte olduklarından hayvanlarını nallatmak lazımdır. Zira öküzün ayağında nalı olmazsa o hayvan koşulmaz. Çivinin az olduğu bir zamanda köylünün nal ve mıhı nasıl tedarik ettiklerini tetkike koyuldum. Köylü mıhın tanesini orta bir hesapla iki kuruşa almaktadır. Güç bela tedarik ettiği nalın bir adedini beş kuruşa mal etmektedir. Bu hesapla bir çift öküz bir defa nallamada 16 nal ve 64 mıh ister. Koşulu bir çiftin en az senede üç defa nallanması lazımdır. Nalsız bir hayvan gerek taşıt işlerinde, gerek harman döğümünde, gerekse çift sürümünde, vesairede yükünü tam yapamayacağı gibi ayakları da kötürüm olarak az zamanda büsbütün iş yapamaz bir hale gelir. Taşıt için eşek ve katırlar da bu meyana konduğu taktirde nal ve mıh ihtiyacının önemi daha açık bir surette belirtilir.

İşte harp döneminde nal ve mıh meselesi de birinci derecede ihtiyaçlardandır. Vilayetimiz nüfusunun en çoğu çiftçilikle meşguldür. Köylerin birçoklarında ve bilhassa eskiden beri yerleşilmiş olan köylerde, her evde fakirlerinde bir çift, hal ve vakti müsait olanlarda iki çift ve daha fazla hayvan olanlar da vardır. Bu halde de nal ve mıh mühim bir yekûn tutmaktadır. Öyle bir yekûn ki yurtta istihsali artıracak bir alettir.”

***

Sevgili okurlarım, yukarıdaki bilgileri size, yerel tarih araştırmaları yapan eşim Müzeyyen Ünal’ın “2.Dünya Savaşı Sırasında İzmit’te Ticaret Hayatı” adlı çalışmasından aktardım.

1941 yılından, yani 75 yıl önceden bir kesit!

Türkiye, öküzünün nalına çakacağı “mıh”ı bile kendisi üretemiyor, yurt dışından satın alıyordu.

Sadece çiviyi mi?

İğneden ipliğe kadar her şeyi!

Bu, sadece savaş yıllarına özgü bir durum değildi.

Temelde ülkemizde bilgi yoktu, bilim yoktu, teknoloji yoktu, haliyle üretim de yoktu.

Bugün yere göğe sığdıramadığımız ecdadımız; savaşmaktan ve borç alıp saray, han, hamam yapmaktan başka bir şey yapmamıştı.

Ülkemizde “sanayi üretimi”nden söz edilmesi mümkün değildi.

Olanlar da çoğunlukla yabancıların kurdukları tesislerdi.

Özetle…

Osmanlı’dan “çok kötü bir miras” devraldık.

Devraldığımız o düzende, çivi üretecek durumda dahi değildik.

Ne yaptıysak cumhuriyet döneminde bir şeyler yapmaya gayret ettik.

 

75 yıl sonra durumumuz ne?

Nisan 1941’den…

Nisan 2016’ya…

75 yıl önce…

75 yıl sonra…

Ülkemiz ne durumda?

Şimdi diyeceksiniz ki, “Görmüyor musunuz, Türkiye kalkındı. Modern şehirler, yollar, alışveriş merkezleri… Herkesin altında araba, evinde televizyon, elinde akıllı telefon… Vatandaşın giyim kuşamı yerinde…”

Doğru, Türkiye 75 yıl önceki Türkiye değil.

Öküzümüzün nalının mıhını Almanya’dan satın aldığımız günler geride kaldı.

Ama zihniyet, aynı zihniyet!

Sistem, aynı sistem!

Değişen fazla bir şey yok!

Görüntümüz değişti…

Fiyakamız yerinde…

Yine “çalışmadan” yaşamak istiyoruz…

Yine “üretmeden” zengin olmak istiyoruz…

Yine bilgiye, bilime, teknolojiye önem vermiyoruz…

Yine “Başkaları çalışsın, başkaları üretsin, biz tüketelim” mantığı içindeyiz…

Yine borç içindeyiz…

Vatandaş da borçlu, kurumlar da borçlu, devlet de borçlu!

Cumhuriyetin ilk yıllarında hiç olmazsa tarımdan ve hayvancılıktan kopmuş değildik.

Millet, iyi kötü, yiyeceği eti, mercimeği, nohudu, kuru fasulyeyi kendisi üretiyordu.

Şimdi bunlar da bitti.

Et ithal eder olduk.

Marketten satın aldığınız mercimeğin üretildiği ülkeye bakın bakalım, neresi çıkacak?

Kanada mı, Güney Amerika ülkeleri mi?

Anlayacağınız, yurt dışından artık öküzümüzün nalı için “mıh” almıyoruz, ama “mıh”ın satın alınması kadar komik pek çok şey satın alıyoruz.

Veya geneliyle söylersek, “mıh” yerine “mızrak” denilebilecek, bize çok fana batan ve acıtan şeyler satın alıyoruz.

Kullandığınız şeyleri önce alt alta yazın, sonra da tek tek sorgulayın!

*Bunların hangileri yurt dışından satın alındı?

*Ülkemizde üretilenlerin teknolojileri bize mi ait?

*Bu ürünleri üreten tesisler, kimin parasıyla yapılmış?

Bunları kendi kendinize sorunca şunu göreceksiniz…

*Bilgi bizim değil.

*Bilim bizim değil.

*Teknoloji bizim değil.

*Sermaye bizim değil.

*Üreten genellikle biz değiliz.

Çark aynen şöyle dönüyor:

*Paramız yok, yurt dışından borç alıyoruz…

*Aldığımız borç paraları lüks tüketime harcıyoruz…

*Satın aldığımız mallar genellikle ithal olduğu için, borç aldığımız paralar yine borç aldığımız ülkelere geri dönüyor.

*Bu arada kendimizi “zenginleşmiş” hissediyoruz.

*Sonunda bize borç ve sıkıntı kalıyor.

Türkiye’nin yıllardır içinde bulunduğu kısır döngü böyle!

Ve bu kısır döngüden kurtulmaya gayret edeceğimize, her geçen yıl daha da bataklığa gömülüyoruz.

 

Rakamlar konuşuyor

Sevgili okurlarım, sanayinin temeli “bilgiye ve bilme” dayanır.

Bilim, “buluş”u ve “teknoloji”yi ortaya çıkarır.

Sonra da sermayen varsa yatırım yaparsın, piyasaya mal üretirsin.

Bu bir zincirdir.

Bu zincirin bütün halkalarını bir araya getirebilen ülkeler, zengin olurlar.

Ekonomilerini güçlendirirler, dünyaya hükmederler.

Dünyayı şekillendirmenin göstergesi, patent başvuru sayısıdır.

Patent, biliyorsunuz, bir buluş sahibinin buluşunu sahiplenme hakkıdır.

Uluslararası Patent Kurumu, geçenlerde 2015 raporunu yayınladı.

Dünyada geçen yıl toplam 218 bin patent başvurusu yapılmış.

Bu başvuruların yalnızca 1016’sı Türkiye’den!

Yani 218’de biri…

Patentin lideri, 57 bin 385 patentle ABD.

Japonya, 44 bin 235 patentle ikinci…

Çin, 29 bin 846 patentle üçüncü…

Almanya, 18 bin 72 patentle dördüncü…

Güney Kore, 14 bin 626 patentle beşinci…

Rakamların dili derler ya…

Bu patent başvurusu sayısı, ülkemizin durumunu net olarak ortaya koyuyor.

 

Firmalarımızı yaşatamıyoruz

Biliyorum uzadı, topluyorum…

Daha önce yazdım, yeri geldi bir kez daha yazıyorum.

Türkiye’de kurulan firmaların yüzde 72’si ilk 3 yılda kapanıyor.

Geri kalanların ortalama ömrü ise 12 yıl.

Şu hale bakar mısınız?

Firma kurmasını bilmiyoruz…

Kurduğumuz firmaları kurallarına uygun yönetemiyoruz…

Sonunda kapısına kilit vuruyoruz.

Şimdi soruyorum…

Türkiye; bu kafayla, bu sistemsizlikle, bu üretimsizlikle, bu tembellikle nereye gidebilir?

Sonucun sonucu:

Dün öküzümüzün nalının mıhını Almanya’dan alıyorduk…

Bugün “mıh” yerine “mızrak” satın alır hale geldik, ne yazık ki ve de ne kadar acıdır ki, kıpırdayacak halimiz kalmadı!

Böyle bir yazıyla “iyi pazarlar” dilenmez, ama ben yine de gününüzün iyi geçmesini diliyorum.

Bu yazı toplam 1765 defa okunmuştur.
Okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan gazetemiz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz. Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
İlker Özben
11 Nisan 2016 Pazartesi 13:39
13:39
Bu gün yaşanmakta olan ekonomik gerçekler ''Küreselleşme'' olarak takdim ediliyor. Eğer durumdan rahatsızlık hissediliyorsa, öncelikle Dünya'da arayış içinde olan bazı ekonomistlerin önerdikleri alternatif ekonomik modellerle ilgilenmek iyi olabilir. Bunu yapması gerekenler de öncelikle muhalefet yapma iddiasında olan siyasi partilerdir.
Ahmet
10 Nisan 2016 Pazar 16:45
16:45
Peki nereye kadar böyle devam eder bu düzen Tanzer bey ?
cenk
10 Nisan 2016 Pazar 10:31
10:31
topumsal olan hatalarımızı iktidara salvo atışlar için kullanmadınız ve hatanın millet olarak hepimizin üzerinde oduğundan bahsettiniz ! tebrik ederim...
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Kocaeli Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0 262) 323 39 17-18-19 | Faks : (0 262) 322 75 55 | Haber Yazılımı: CM Bilişim