• BIST 107.439
  • Altın 142,531
  • Dolar 3,5528
  • Euro 4,1372
  • Kocaeli : 34 °C
  • İstanbul : 31 °C
  • Sakarya : 34 °C

Sürekli “cadı avı” yaparak bir ülkeyi yönetmek

M.Tanzer Ünal

Ülke olarak bir türlü normalleşemedik.

Bu kafayla normalleşmeye de pek niyetimiz yok.

Şu halimize bir bakar mısınız?

Cumhuriyetin kurulduğu 1923’ten bugüne kadar, cepheleşmekten ve kutuplaşmaktan kendimizi bir türlü kurtaramadık.

Her siyasi güç, “cadı avı” yaparak ülkeyi yönetmeye kalktı.

Bir önceki dönemin intikamını aldı, kendisi de “intikam alınacak” işler yaptı.

93 yıldır bu böyle devam edip geliyor…

İçimizdeki öfkeyi bir türlü dindiremedik.

Peki, sürekli “cadı avı” yaparak bir ülke yönetilebilir mi?

Bunun sonu nereye varır?

 

 

“Cadı avı”nın ne demek olduğunu biliyorsunuz…

 

Sadece bizim toplumumuzda değil, hemen hemen bütün toplumlarda “cadı avı” vardır.

Ama az ama çok…

Tarihin her evresinde…

Ancak bazı ülkeler; çalıştılar, geliştiler, kalkındılar, olgunlaştılar, evrensel normlara kavuştular, “cadı avı” yöntemiyle ülkelerini yönetmeyi bıraktılar.

Bizde ise bütün hızıyla devam ediyor.

“Cadı avı”nın ne demek olduğunu biliyorsunuz…

Çoğunluğu oluşturan insanların; kendilerinden görmedikleri azınlığı, dil, din, kültürel farklılıklar gibi nedenlerden ötürü yargılaması, maddi-manevi zarara uğratması, hatta yok etmeye çalışmasıdır.

 

 

Türkiye, neler gördü neler!

 

 Hemen hemen her iktidar dönemi “cepheleşme” ve “kutuplaşma”yla geçti.

Sürekli gerginlik, sürekli hırgür!

*Önce “milli şef” dönemini yaşadık. İsmet İnönülü yıllar…

*Arkasından “vatan cephesi” yılları… Adnan Menderes dönemi…

*Derken “milliyetçi cephe”… 1970 sonrası…

*”12 Eylül dönemi”… İhtilal sonrası telef olan hayatlar…

*Bütün bunların arasında “komünizm” ve “irtica” korkusu nedeniyle yaşanan sıkıntılar…

*Ve son dönem! “Recep Tayyip Erdoğan dönemi”… Kutuplaşmanın ve cepheleşmenin zirve yaptığı yıllar… Önce insanların “Ergenekoncu” ve “Balyozcu” diye “cadı avı”na tabi tutulması, arkasından “paralelci” diye başlatılan “cadı avı”!

Türkiye, 93 yıldır kesintisiz bu filmi izliyor.

Sürekli önümüze “düşman” konuyor.

Sürekli toplumun bir kesimi “düşman” ilan ediliyor…

Toplum, “gerçeklerle” değil “algılarla” yönetiliyor.

Son “düşman”ımızın kullanım tarihi ne zaman bitiyor, bilmiyorum.

Şimdilik bir numaralı düşmanımız, “paralel yapı”!

 

 

Şimdi size iki “paralel yapı” hikâyesi anlatmak istiyorum

                                

HİKÂYE BİR…

2013 yılı aralık ayı başı…

AKP İl Başkanı Mahmut Civelek, Kocaeli üniversitesi Rektörü Sezer Komsuoğlu’nu ziyarete gider.

Elinde İzmit’teki bir mobilya firmasının masa üzerine konan üçgen takvimi vardır.

Odaya girince elindeki takvimi hemen makam masasının üzerine açarak bırakır ve Sezer Hanım’a “Hocam bu takvim bizim için çok önemli, çok değerli bir arkadaşımızın, sürekli masanızda tutarsanız sevinirim” der.

Sezer Hanım, makam masasında zaten pek oturmamaktadır, “Olur dursun” diye cevap verir.

Aradan bir ay geçer, 2014 yılı başı… AKP İl Başkanı Mahmut Civelek yine Rektör Sezer Komsuoğlu’nu ziyarettedir.

Odaya girince gözü masa üstündeki “o takvime” takılır, Sezer Hanım’a dönerek, “Size teessüf ederim, bu ‘paralelci’ takviminin burada ne işi var” diye şaka yollu takılır.

Sezer Hanım, Mahmut Civelek’e “Onu oraya siz koydunuz, unuttunuz mu?” diye sorar.

Ne olmuştur da Mahmut Civelek kendi götürdüğü “o takvime” tepki vermiştir?

“17-25 Aralık olayları” olmuştur.

Rüşvet skandalları yaşanmıştır…

Ve bu olay iktidarla cemaatin arasını açmış, tarafları kanlı bıçaklı hale getirmiştir.

Bu nedenle de Mahmut Civelek, o takvimi o masaya kendisinin koyduğunu unutarak “Bu paralelci takviminin burada ne işi var?” diyerek serzenişte bulunmuştur.

İbretlik bir hikâye değil mi?

17-25 Aralık’a kadar cemaate gönül verenlerle “canciğer kuzu dolması” olanlar, bir anda eski dostlarını “düşman” ilan ediverdiler.

Şimdi onları sürüm sürüm süründürüyorlar!

                                   

HİKÂYE İKİ…

Yine 17-25 Aralık öncesinden…

Adı, Prof. Dr. Yücel Altunbaşak.

ABD’de ünlü bir teknokrat!

Buluşları var, bunlarla ilgili aldığı patentleri var.

İşleri tıkırında giderken, ABD’de ailesiyle huzurlu ve mutlu yaşarken, bir gün kendisini TOBB Başkanı Rıfat Hisarcıklıoğlu arar.

Her ikisi de Kayserilidir, hemşerilik ilişkileri vardır.

TOBB Üniversitesi rektörlüğünü teklif eder.

Yücel Bey teklife sıcak bakmaz, ama ısrar ısrar sonunda kabul eder.

Aradan bir süre geçer, bu defa yine hemşerisi olan Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, kendisini TÜBİTAK Başkanlığı’na atar.

Ehh, madem Türkiye’ye gelmeyi kabul etmiştir, verilen görevleri yapacaktır.

Hele bu görevlendirme cumhurbaşkanından gelmişse…

TÜBİTAK başkanlığı görevi sırasında, iktidar çevrelerinin ricaları eksik olmamıştır.

Şunları işe al…

Bunları şu görevlere getir…

Hepsini yapar.

“Demek” der, “Türkiye’de işler böyle yürüyor…”

Sonra…

Evet sonra, benim güzel memleketimde “17-25 Aralık savaşları” patlak verir.

Ve Yücel Bey, bir anda kendini bu savaşta yaylım ateşi altında buluverir.

Hatırlarsınız, TÜBİTAK bu savaşta “ana hedef” durumundaydı.

Yücel Altunbaşak beş yıl sürdürdüğü başkanlık görevinden ayrılır, görevi bıraktığının beşinci günü de evine gelen polisler tarafından gözaltına alınır.

Sebep?

TÜBİTAK’a bu “paralelcileri” sen doldurdun!

“Ben kimseyi tanımam, hükümet ve parti kimi gönderdiyse işe aldım” dediyse de sesini kimseye duyuramaz.

Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığı, Rıfat Hisarcıklıoğlu’nun da TOBB Başkanlığı görevleri devam etmektedir, ne olup ne bittiğini bu iki isim de çok iyi bilmektedir, ama Yücel Altunbaşak “paralelci” damgasını yemiştir bir defa.

Yücel Bey, açılan paralelci davasında “şüpheli kişi” durumundadır ve mahkeme kendisinin Ankara dışına çıkmasını yasaklamıştır.

Bırakın ABD’ye geri dönmeyi, İstanbul’a bile gidemez.

Halen çilesinin dolmasını beklemektedir.

Kim bilir, Yücel Altunbaşak gibi kaç “paralelcizede” vardır ülkemizde.

Yazık günah değil mi?

 

 

“İtibarsızlaştırma” ve “tasfiye” için kullanılıyor

 

Size iki “paralelci hikâyesi” anlattım…

Kim bilir, bunun gibi onlarca yüzlerce vardır.

Bu ülkede, istenmeyen insanları itibarsızlaştırmak ve tasfiye etmek için, dönem dönem moda olan suçlamalar yapılıyor.

O, komünist!

O, şeriatçı!

O, Ergenekoncu!

O, Balyozcu!

O, 28 Şubatçı!

En son kullanılan “suçlama ifadesi” de “O, paralelci”!

Bir “nefret dalgası” başlattılar, tüm Türkiye’yi kasıp kavuruyor.

Bir “nefret ateşi” yaktılar, işlerine gelmeyen herkesi o ateşe atıyorlar.

“Paralelci” olmakla suçlanmaya gör, işin bitmiştir.

 

 

Aralarında suçlular yok mu?

 

Ben, hiçbir zaman “suç”tan ve “suçlu”dan yana olmadım.

Elbette suç cezasız kalmamalı, suçlu cezasını çekmelidir.

Ama bütün Türkiye’de dalga dalga yapılan operasyonlarda, yüzlerce binlerce kişi sabahın köründe çoluk çocuğunun gözü önünde polisler tarafından “gözaltına” alınıp, bunların çok azı tutuklanıyorsa, bundan farklı bir anlam çıkar.

“Burun sürtme, intikam alma, eziyet etme” anlamı…

Diyelim ki, “paralel yapı” diye isimlendirilen kesimin yaptıkları “suç” idi…

İktidarda kim vardı?

Neden gereğini yapmadılar?

Bir başka soru…

Eğer Türkiye 17-25 Aralık’ı yaşamasaydı, “paralel yapı” denen kesim yine suçlanacak mıydı?

Bir soru daha…

Bugün gözaltına alınanlar neyle suçlanıyorlar?

Terör örgütüne üye olmakla…

Terör örgütüne maddi destek sağlamakla…

Eskiden iktidarla “paralel yapı” iç içeydi.

El ele, kol kola, kucak kucağa…

AKP’liler genellikle “cemaatçi” olmaktan gurur duyarlardı.

Cemaatçi olduklarını her fırsatta gururla dile getirir, bundan “avantaj” sağlamaya çalışırlardı.

Bu ne demek?

Bu şu demek…

Eğer dün “Ben cemaatçiyim” diyen her AKP’liyi, bugün “terör örgütü üyesi” kabul edecek ve bunları içeri almaya kalkacak olursak, polis nezarethanelerinde yer kalmaz, mevcut cezaevlerinin kapasitesini on misline çıkarmak gerekir.

“Terör örgütüne maddi destek sağlama” konusuna gelince…

AKP’liler harbi olsunlar, ellerini vicdanlarına koyup söylesinler.

Kendileri, “cemaat”e, iyi günlerinde ne kadar “himmet” adı altında para verdiler?

Dost, akraba, tanıdık kaç kişiye telefon edip “cemaat”e para ve kurban derisi, burs topladılar?

Makam sahipleri, makamlarını kullanıp kaç kişiden “cemaat” için para istediler?

AKP’li olup da “cemaatçi havası” atmayan kaç kişi var?

Samimi olalım, dürüst olalım, adaletli olalım!

Geçmişte ne yapıldıysa, beraber yapıldı.

Geçmişte yapılanlar suçsa, bir taraf “suçlu”, diğer taraf “suçsuz” olamaz.

Eğer bugün suçlu aranıyorsa, suçlu avına çıkılmışsa, suçlu avına çıkanlar, işlemi önce kendilerinden başlatsınlar.

“Aldatıldık” demek, suçlunun suçunu ortadan kaldırmaz!

Bu yazı toplam 3342 defa okunmuştur.
Okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan gazetemiz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz. Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Yorumlar
Tuncay sevdi
03 Haziran 2016 Cuma 11:22
11:22
Objektif bir değerlendirme olmuş.sokaktaki insanların sorguladığı sorular bunlar.akp li olan olmayan herkes bu soruları merak ediyor.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Kocaeli Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0 262) 323 39 17-18-19 | Faks : (0 262) 322 75 55 | Haber Yazılımı: CM Bilişim