• BIST 83.037
  • Altın 147,024
  • Dolar 3,7684
  • Euro 4,0483
  • Kocaeli : 6 °C
  • İstanbul : 7 °C
  • Sakarya : 6 °C

Türkiye’de din eğitimini kim vermeli? (3)

Banu Gürer

Devam ediyoruz…

Hatırlamak babından cevap aradığımız sorulardan cevap vermediklerimize kısaca tekrar temas edelim:

Devletin din eğitiminden elini çekmesi din eğitimi ile ilgili problemlerin çözümüne vesile olur mu?

Batı bu konuda bize model olabilir mi?

Bu iki temel soruyu birlikte ele almayı faydalı görüyoruz.

Zira ortak bir cevap söz konusu.

Şöyle ki:

Türkiye’deki din eğitimi tartışmalarının ana eksenini rejim ve din eğitimi ilişkisi oluşturmaktadır.

Buna göre, daha önce ifade edildiği üzere, din eğitiminin devlet tarafından verilmesine karşı çıkanların temel itiraz noktası, gerekçeleri farklı olsa dahi, laik bir devletin din eğitimi verebilmesini makul karşılanamayacağı doğrultusundadır.

Gerekçelerin farklılaştığı nokta ise bir kısmının bunu söylerken ilkesel olarak din eğitiminin eğitim sistemi içerisinde yer almaması gerektiğine inanması, diğer kısmının ise devletin verdiği din eğitiminin, özellikle İslam din eğitimi açısından, “sağlıklı” olduğuna inanmamalarıdır.

Ancak daha önce ifade edildiği üzere, her iki grubun da birleştiği nokta din eğitimini devlet tarafından verilmemesi, isteyenlerin kendi tercihleri doğrultusunda elde etmeleri gerektiğidir.

Bu gereklilik temellendirilirken ise, her iki kesim tarafından zaman zaman ortak bir biçimde Batı’nın örnek olarak getirildiğini görmekteyiz.

İlginç olan bu yapılırken örnek alınan modelin tarihi ve kültürel tecrübesi ile bizimkisinin doğru düzgün mukayese edildiğini göremememiz.

Hatta daha da vahimi son zamanlarda bir de Vatikan’ın örnek olarak zikredildiğini görüyorum ki bu beni daha da hayrete düşürüyor.

Zira böyle bir örneğin verilebilmesi dahi “kendi gerçeğimizden” ne kadar uzak oluşumuza bir emaredir benim nezdimde.

Meramımı şöyle ifade edeyim:

Batı’daki din eğitimi uygulamalarına baktığınızda, Batı’nın kendi tarihi ve kültürel tecrübesine binaen bir çözüm yolu geliştirdiğini görürsünüz.

Çünkü Batı’da din ve devlet ilişkisi genel olarak bir “otorite çatışması” biçiminde tezahür etmiştir.

Ve ruhbanlığın bir yansıması olarak “hiyerarşi” mücadelesi söz konusudur.

Bu mücadele, adeta zorunlu olarak, din ve devletin ayrılması ile neticelendiğinde, din işleri ile dolayısıyla din eğitimi ile ilgilenen müstakil bir kurumun yani kilisenin varlığı, din eğitiminin boşlukta kalmamasını sağlamıştır.

Yani bu alanda uzun yılların tecrübesine sahip müstakil bir kurum olarak kilise bu ihtiyacı karşılayabilmiştir.

Bu nedenle bugün Batı’da özel okul dendiğinde ilk akla gelen kilise okullarıdır.

Bize gelecek olursak:

Öncelikle bizim tarihimizde Batı’da görüldüğü ve anlaşıldığı şekli ile bir din-devlet çatışması söz konusu değildir.

Zira bizim tarihimizde din ve devletin bir “otorite mücadelesi” içine girmesi söz konusu olmamıştır ki bunun en temel sebebi İslam’da ruhbanlığın olmamasıdır.

Bu nedenledir bizim kültürümüzde “din adamı” değil “din alimi” kavramı yer alır.

Ve devlet hiyerarşisi açısından, mesela Şeyhülislam, asla Padişah’ın otoritesinin bir alternatifi olarak görülmemiştir.

Çok kıymet verilen, danışılan bir kişi olmakla beraber devletin memurudur.

Dolayısıyla herhangi bir “masumiyeti” ve “mutlak ilahi otoritesi” söz konusu değildir.

“Laikliğin” hala bir tartışma alanı olmasının en temel nedenlerinden birini burada görürüm.

Peki, bu ne anlama gelir?

Tarihimizde din ve devletin bir “hiyerarşi” problemi ve buna bağlı çatışma alanı olmadığı anlamına gelir.

Konumuz bağlamında din eğitimi de dahil olmak üzere eğitim işlerinin de tarih boyunca “devlet tarafından” düzenlenmesinin bizim için bir gelenek olduğu anlamına gelir.

Ki özellikle din eğitimi açısından “laiklik” uygulamalarımızın pek çok ülkeden farklı olmasının bir başka nedeni de bana göre budur.

Kısacası bizim tarihi tecrübemiz itibariyle din eğitimi genellikle devlet tarafından verilmiştir.

Tarikatler açısından da durum genel olarak böyledir.

Zira alimler esas olarak “medreselerden” yetişmiştir.

Bu iddiamıza gelen temel itiraz genellikle “medreselerin vakıf sistemi nedeniyle nispeten devletten bağımsız oluşları” şeklindedir.

Ve bu itirazı edenlere sorduğumuz ve cevabını alamadığımız soru ise şudur:

Medreseleri kuranlar genellikle kimlerdir?

Devlet eşrafı.

Peki, devlet eşrafının devlete “rağmen” bir müesseseye zemin kurması düşünülebilir mi?

Böyle bir örneğimiz var mı?

Ben bilmiyorum.

İşte bu nedenledir ki bahsi geçen itiraz sahiplerine ve sizlere tüm bu tabloya binaen ve cevaben en temel sorumu soruyorum:

Din eğitimi (niteliği tartışılsa da) Batı’da da gerekliliği kabul edilen bir eğitim alanı.

Ve diyelim devlet elini eteğini din eğitiminden çekti.

Herhangi bir cemaate mensup olanlar zaten bu sistem içerisinde de alternatif din eğitimi faaliyetlerini yürütüyorlar.

Peki, ben bir cemaate mensup olmayan, olmayı da düşünmeyen ama dini hassasiyetleri olan ve bu nedenle din eğitimi almak ve çocuğuna da aldırmak isteyen bir kişi olarak bu ihtiyacımı nereden karşılayacağım?

Batı’da kilisenin yaptığı işi hangi “köklü ve güvenilir” kurum yerine getirecek ve bu ihtiyacıma cevap verebilecek?

Ve din eğitiminin “merdiven altına” inmesinin önüne kim geçecek?

Geçilemediği takdirde akıbetimiz ne olacak?

Bilen varsa buyursun…

Bu yazı toplam 1093 defa okunmuştur.
Okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan gazetemiz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz. Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Kocaeli Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0 262) 323 39 17-18-19 | Faks : (0 262) 322 75 55 | Haber Yazılımı: CM Bilişim