• BIST 83.106
  • Altın 146,948
  • Dolar 3,7641
  • Euro 4,0426
  • Kocaeli : 5 °C
  • İstanbul : 7 °C
  • Sakarya : 2 °C

Yargıya Güvensizlik

Ruhittin Sönmez

Metropoll şirketinin (13 Temmuz 2015 tarihinde yayınladığı) anketinde toplumda “Yargı hükümetin boyunduruğu altına girdi” algısının hâkim olduğu ortaya çıkmıştı.

Ankete göre, seçmenlerin yüzde 57’si, ‘Son bir yıl içerisinde yargının bağımsızlaştığını mı yoksa hükümetin kontrolü altına girdiğini mi düşünüyorsunuz?’ sorusuna karşılık yargının bağımsızlaşmadığını, aksine AKP’nin kontrolü altına girdiğini dile getirdi.

2007’de  (10 üzerinden) 8 seviyesinde olan yargıya güven, 2015 Haziran’ında 5 seviyesine kadar geriledi.

Eminim bir yıl içinde yaşananlardan sonra yargıya güven çok daha azalmıştır.

 

MHP KURULTAY SÜRECİNDE YARGININ KULLANILMASI

Türk toplumunun balık hafızalı olduğu söylenir. Son bir senede yaşananlar unutulmuş olabilir.

Ancak MHP’nin olağanüstü kurultay sürecinin önünün kesilmesi için yargı kullanılarak yapılanları gördükten sonra yargının bağımsız ve tarafsız olduğuna inanmak kolay değil.

İktidardaki AKP’nin olağanüstü genel kurul yapması, parti üyesi dahi olmayan bir kişinin talebiyle, on gün içinde gerçekleşebildi. Türkiye’nin seçilmiş başbakanını değiştiren bir kongre için hiçbir hukuki engel ortaya çıkarılamadı.

Buna karşılık Milliyetçi Hareket Partisinde, delege çoğunluğunun talebine rağmen 5 aydır, “yargı sopası” kullanılarak, olağanüstü kurultay toplanması engellenmektedir.

Sadece “yargı sopası” demek eksik olabilir. Birbiriyle çelişen yargı kararları yetmeyince Adalet Bakanlığı ve Valilik takviyesinin de kullanıldığını unutmamak lazım.

MHP’nin olağanüstü kurultay sürecini ilginç kılan sadece “yargı sopası” kullanılması ve yetmeyeceği görülünce, polislerin ve tomaların devreye girmesi değil. AKP/Erdoğan kanadından beklenmeyen şeyler değil bunlar.

İlginç olan bu olayda Erdoğan ile Bahçeli (veya AKP ve MHP yöneticileri) arasındaki uyum ve birliktelik…

“Hukuk Devletine veda” operasyonuna Devlet Bahçeli’nin de katılmış olması, toplumda demokrasiye ve siyasilere duyulan güvenin daha da yıkılmasına ve “çaresizlik” psikolojisinin yerleşmesine yol açmaktadır.

 

YARGIYI SOPA GİBİ KULLANMAK

Sadece halkta değil, yüksek yargı kurumlarının tepe yöneticilerinde de, yargıya güvenin dip noktalara geldiği kanaatinin olduğu görülüyor.

Yakın zamandaki açıklamalardan bunu anlamak mümkün.

Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit "Geçmişte yargıya güven yüzde 70 idi, şimdi yüzde 30'lara düştü” demişti.

HSYK Başkanvekili Mehmet Yılmaz da 22 Nisan 2016 da yaptığı bir konuşmada benzer bir tespiti yaptıktan sonra, yargı dünyasının 2007-2013 yıllarını “kara dönem” olarak değerlendirmişti. “Yargının sopa gibi kullanıldığı, belli amaçlara alet edildiği 93 yıllık Cumhuriyette başka dönem yok. 2007-2013 utanç dönemini ilk defa yaşıyor Türkiye Cumhuriyeti” demişti.

HSYK Başkanvekili Mehmet Yılmaz nedense sadece 2013 öncesini kara dönem olarak nitelemiş. Oysaki 17/25 Aralık 2013’den sonra yolsuzluk dosyalarının üstünün örtülmesi ve Cemaate karşı yürütülen operasyonlarda da Ergenekon, Balyoz, Casusluk ve Oda TV gibi davalarda olduğu gibi hukuka aykırı işlemlerle siyasi sonuçlar alınmaya çalışıldı.

Sadece Cemaat operasyonlarında değil, diğer siyasi nitelikli veya siyasileri ilgilendiren diğer davalarda yine yargının sopa olarak kullanıldığı, yargı kullanılarak siyasi hedeflere ulaşılmaya çalışıldığı örnek sayısı hayli fazladır.

Yargıya güven anketi bugünlerde yeniden yapılsa, yargıya güvenin yüzde 30’un altına düşmüş olduğunun tespit edileceği kanaatindeyim.

 

KANUNLARLA OYNAMAK

Şubat 2014 öncesi hukukumuzda "makul şüphe şartı" geçerliydi. Hükümet Şubat 2014 ayında "somut delile dayalı kuvvetli şüphe" şartını getirdi. Böylece 4 bakanın istifasına yol açan 17/25 Aralık soruşturmaları konusunda savcılar delil bulmak için arama kararı vermediler/ veremediler. Bu arada adliyede müthiş bir atama/ kadrolaşma fırtınası esti.

Sonuç, "kovuşturmaya gerek olmadığı" kararıyla konu Mahkemeye gidemeden kapatılmış oldu.

Sonra yeniden "makul şüphe"ye dönüldü ve Cemaate karşı operasyon başladı.

Yani kendisinin kovuşturmadan kurtulması için "somut delile dayalı kuvvetli şüphe" şartı, kendisinin Cemaat'e operasyon yapabilmesi için "makul şüphe" lazımdı. Bu sebeple aynı yıl içinde birbirine zıt iki kanun çıkarıldı. Her iki kanuna da "reform paketi" denildi.

 

Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa Anayasa'daki "hâkimlik teminatı" kuralı dahi ihlal edilerek, iktidarın hoşuna gitmeyen tahliye kararları verdiği için, hâkimler tutuklandı.

Hâkim ve savcılar, yalnızca Anayasa, kanun ve kendi vicdanları ile bağlı olarak görevlerini ifa edebilsinler diye, siyasi makamların yanı sıra, daha üst derecedeki mahkemelere, hatta HSYK'ya karşı da korunmuştur. Ancak iki hâkim, kararlarının hemen arkasından (iki gün içinde hangi deliller bulundu ise), "silahlı terör örgütü" üyesi olduğu suçlaması ile tutuklandılar.

 

Türkiye'de 2014 yılına kadar, soruşturma aşamasında da yargılama aşamasında da yargıya baskı yapmak suçtu.

İktidar, Ceza Kanunu'nun 277. maddesinde yapılan değişiklikle soruşturma aşamasında "yargı görevi yapanlara emir vermek veya baskı yapmak veya nüfuz icra etmeyi" suç olmaktan çıkardı!

 

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Sarayı'nda kaymakamlara talimat verdi: "Yeri geldiği zaman koyun mevzuatı bir tarafa, zihinsel inkılabınızı devreye sokun; 'Ben bunu bu şekilde yaparım' deyin ve yapın.” Erdoğan kendisinin ve partisinin böyle başarılı olduğunu söyledi.

 

HUKUKA AYKIRILIKLAR DİZİSİ

Hukuka aykırı uygulamaların kendi içinde bir sistematiği oluştu. Şöyleki,

• Belli davalar öncesi kanunlar değiştirilir.

• Değiştirilemeyen Anayasa ve kanunlara uyulmaz.

• Yargı organlarına baskı uygulanır, talimat verilir.

• Buna rağmen çıkan ve işine gelmeyen mahkeme kararları uygulanmaz.

• İşine gelmeyen yargı kararlarını alan hâkimler 'hain' ilan edilir.

•  “Zülfü yâre dokunan” soruşturma açan savcılar, aleyhe karar veren hâkimler görevden alınır, hatta tutuklanır.

• Anayasal yetkileri aşan yetkiler kullanılır. İleride bir sorumluluk doğmaması için “fiili duruma hukuki durumun uydurulması” istenir.

Bu uygulamaların Anayasanın hangi maddelerini ihlal ettiğini yazmama lüzum yok. Çünkü Türkiye’nin en muktedir adamı “Anayasayı askıya almaktan”, “fiili duruma hukuki durumu uydurun” demekten çekinmemektedir.

İktidar partisinin genel kurulunda partinin tek liderinin (Anayasaya göre partisiz olan) Cumhurbaşkanı olduğu vurgulanmakla, anayasamıza göre geçerli olan parlamenter sistem, “Türk tipi başkanlık” denilen bir fiili durumla yok sayılmaktadır.

Bir "hukuk devletinde" düşünülmesi dahi mümkün olmayan bir keyfi düzendir bu. "Hukukun üstünlüğünü” yerine “üstünlerin hukukunun” geçerli olduğunun işaretleridir bunlar.

Bu işaretlerin hiç de hayra alamet şeyler olmadığını söylemeye lüzum olmasa gerek.

 

Bu yazı toplam 1228 defa okunmuştur.
Okur yorumları okuyucuların kendilerine ait görüşlerdir. Yazılan yorumlardan gazetemiz hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz. Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
Tüm Hakları Saklıdır © 2013 Kocaeli Gazetesi | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : (0 262) 323 39 17-18-19 | Faks : (0 262) 322 75 55 | Haber Yazılımı: CM Bilişim