Medet Başlılar’ın kaleminden Uzakdoğu

Kocaelili iş adalı Medet Başlılar, kalabalık bir arkadaş grubuyla yaptıkları seyahatlerden birini kaleme aldı. Rusya ile başlayan Uzakdoğu seyahatini satır satır kaleme alan Başlılar’ın izlenimleriyle, Uzakdoğu’ya gitmeye ne dersiniz?

+2
Haber albümü için resme tıklayın

2008 yılında planlanan Uzakdoğu gezisi için 4 aileden oluşturulan 11 kişilik grup oluşturuldu. Heyecanlı ve bir o kadarda keyifli bir yolculuk yaptı. Japonya, Güney Kore ve Çin olarak planlanan gezi, Rusya’dan başladı. Gezinin Rusya’dan başlamasının amacı ise, uçak biletlerinin daha da ucuza getirme tekniğiydi. Geçtiğimiz Haziran ayında yapılan gezi 1 Haziran 18 Haziran tarihlerini kapsıyordu. Uzakdoğu’nun tarihi, kültürü, turiste bakış açısının analiz edildiği gezi sıracınca pek çok sürprizler de yaşandı. 

GEZİYE KATILANLAR

Geziye, Orhan Beşiroğlu, Sibel BeşIiroğlu, Eylem Beşiroğyu, Ecem Beşiroğlu, Petek Özsoy, Hakan Özsoy, Arda Apaydın, Zahide Bekar, Savaş Bekar, Hatice Gül Başlılar ve Medet Başlılar’dan oluşan grup katıldı. Ellerde kamera ve fotoğraf makinesi, sırtlarda çanta ve bavullarla çıkılan yolculuk yorucu ve keyifliydi. 11,5 saatlik THY yolculuğu için 4 bin 500 TL ödeyerek Tokyo gidebiliyorsunuz. Ancak bu yolculuğu Rusya’dan İstanbul  aktarmalı gittiğinizde ilginç bir şekilde bilet fiyatı Bin 380 TL oluyor. Bu durumu keşfeden kafilede, hem Rusya’ya gitmek, hem de Tokyo’ya daha ucuza gitmek için bu yolu tercih etti.

GEZİNİN PROGRAMI

1 Haziran 2019 Cumartesi İstanbul (Sabiha Gökçen) - Moskova (PEGASUS)

2 Haziran 2019 Pazar Moskova

3 Haziran 2019 Pazartesi Moskova Nazım Hikmet'in ölüm yıldönümü (3 Haziran 1963) anması

4 Haziran 2019 Salı 04.20-Moskova, 07.15-İstanbul (Atatürk) (THY), 07.15 - 23.00. İstanbul molası (Ramazan bayramının ilk günü)

5 Haziran 2019 Çarşamba 01.40-İstanbul (Atatürk)19.10-Tokyo (Narita) (THY)

6 Haziran 2019 Perşembe Tokyo

7 Haziran 2019 Cuma Osaka

8 Haziran 2019 Cumartesi Osaka

9 Haziran 2019 Pazar Fukuoka - Busan (G. KORE) Feribot

10 Haziran 2019 Pazartesi Busan

11 Haziran 2019 Salı Seul

12 Haziran 2019 Çarşamba Seul

13 Haziran 2019 Perşembe Şanghay (ÇİN)

14 Haziran 2019 Cuma Şanghay

15 Haziran 2019 Cumartesi Pekin

16 Haziran 2019 Pazar Pekin

17 Haziran 2019 Pazartesi Pekin

18 Haziran 2019 Salı 02:40-Pekin 07:45-Kiev 09:30-Kiev 11:30-İstanbul(Atatürk)

Yani İstanbul –Narita uçuşu(Moskova’dan yapılmazsa) 4.341 TL, 3 Haziran Moskova –İstanbul uçuşu da 776 TL. Demek ki a ile b toplanınca her zaman a+b yapmıyor. Matematiğin çöktüğü an!

Planlamada, Japonya, Güney Kore ve Çin vardı. Çin, yeşil pasaporta vize uygulamıyor fakat umumi pasaportlara en az 5 kişilik grup halinde olmayan vize başvurularını kabul etmiyormuş. Çin vizesi almak, cennete bilet almaktan daha zor.

Orhan Beşiroğlu bu konuya da çözüm üretti; grubumuzun bir kısmını erkenden Kore’den İstanbul’a gönderip, bizim Çin’e geçmemizi pek uygun bulmadı. Bu gelişme üzerine 4-5 saatlik bir çalışma yapıp, Çin’i gezi programından çıkarmaya karar verdim.

Buna göre Japonya gezi planı şöyle oluştu:  05-06-07 Haziran Tokyo, 08-09 Haziran Kyoto, 10 Haziran Osaka olmak üzere Japonya’ya 6 gün ayrıldı. 11 Haziran’da Busen ( Güney Kore’ye) gidilecek.

Bu arada THY’nin 04 Haziran tarihli Moskova- İstanbul- Tokyo uçuşu, sadece gidiş, kişi baş 3.165 TL olmuş. Oysa biz bu bileti 1.380 TL’ye almış olduk. Herhalde Haziran ayında ise biletler muhtemelen 5.000TL olur.

Japonya’da fiyatlar aşağıdaki şekildedir:

Yemek (Pahalı Olmayan Restoranda) – 770  ¥(Yen) 39 TL

2 Kişilik Yemek (Orta Karar Restoranda 3 çeşit yemek) – 3900 ¥ 190 TL

Mc Donalds’da Combo Menü – 680 ¥ 35 TL

Yerli Bira (0.5 lt) – 390 ¥ 20 TL

İthal Bira (0.33 lt) – 490 ¥ 25 TL

Cappuccino (orta boy) – 375 ¥ 19 TL

Coca Cola (0.33 lt, şişede) – 135 ¥ 7 TL

Su (0.33 lt) – 100 ¥ 5 TL

Süt (orta kalite), (1 lt) – 186 ¥ 10 TL

Beyaz Ekmek (500 Gr) – 184 ¥ 10 TL

Beyaz Pirinç, (1 kg) – 430 ¥ 23 TL

Yumurta (12 Adet) – 225 ¥ 12 TL

Yerel Peynir (1 kg) – 1920 ¥ 100 TL

Tavuk Göğsü (Derisiz ve kemiksiz, 1 kg) – 880 ¥ 45 TL

Biftek (1 kg) – 1855 ¥ 95 TL

Elma (1 kg) – 710 ¥ 38 TL

Muz (1 kg) – 325 ¥ 17 TL

Portakal (1 kg) – 590 ¥ 30 TL

Domates (1 kg) – 700.00 ¥ 38 TL

Patates (1 kg) – 399 ¥ 21 TL

Soğan (1 kg) – 360 ¥ 20 TL

Marul (1 baş) – 200 ¥ 11 TL

Su (1.5 lt şişede) – 125 ¥ 7 TL

1 Şişe Şarap (Orta Fiyat Kategorisi) – 1250 ¥ 65 TL

1 Paket Sigara (Marlboro) – 450 ¥ 24 TL

 Taksimetre Açılış (Gündüz Tarifesi) – 610 ¥ 32 TL

Taksi, Km Başına (Gündüz Tarifesi) – 339 ¥ 18 TL

Benzin (1 lt) – 127 ¥ 6,5 TL

Ortalama Aylık Maaş (Net) – 280.000 ¥ 15.000 TL

Çin’i gezi planından çıkarınca onun yerine önce Tayland ve Sri Lanka’yı eklemiştik. Tam o günlerde Sri Lanka’da vahşet yaşandı, onlarca kişi öldürüldü, ölenler arasında maalesef 2 Türk vatandaşı de vardı. Terörle anılan bir ülkeye gitmek istemedik ve Sri Lanka’yı gezi planından çıkardık, yerine Hong Kong’u ilave ettik. Hong Kong’dan metroyla 45 dakikada Çin’e geçilebiliyor. Hong Kong’da kalacağımız bir günde yeşil pasaportu olan arkadaşlarla Çin’e (Shenzen şehrine)de geçebileceğiz. Böylelikle 18 günde göreceğimiz ülkeler: Rusya, Japonya, Güney Kore, Hong Kong, Çin ve Dubai olacak.

Dönüş için Orhan Beşiroğlu şöyle planlama yaptı: Seul- Hong Kong otel rezervasyonlarınız yapıldı. Hong kong- Dubai – İstanbul EMİRATES bileti satın alırken bir promosyon kodu kullanarak fiyati biraz düşürmeye çalıştım, ama indirim kodunu sadece Hong Kong bankaları kredi kartı kullanılarak ödeme yapıldığında geçerli olduğunun uyarısını aldım. Bunun üzerine EMİRATES’e mesaj atıp özel indirim fiyatı istedim. Yarına kadar cevap bekleyeceğim. Şu anda 8 kez uçak yolculuğu, 15 gece otel konaklaması planlanmış bulunmaktadır.

Gezinin son sıkıntılı bölümü ise eskide olmayan vize uygulaması, Rusya uçağının düşürülmesinden sonra umumi ve yeşil pasaportlara vize uygulamaktadır.  Vize işine aracı koymadan direkt müracaat ettik. En önemli belge ise Moskova’da kalacağımız için geziye katılan 11 kişinin de İstanbul’da bulunan Rus Konsolosluğundan vize alabilmesi için kalacağımız otelden alınacak KONFİRMASYON ve VOUCHER belgeleridir. Orhan Beşiroğlu, otelle irtibata geçerek bu belgeleri de internet üzerinden aldı ve bizlerle paylaştı. Konsolosluğa gitmeden önce her şey yolunda görünüyordu. Oysa Taksim’de bulunan Rus Konsolosluğuna gittiğimizde işin böyle olmadığını anladık. Konfirmasyon ve Voucher belgelerini ıslak imzalı istiyorlardı. Konsolosluğun karşısında bulunan bir büroya yönlendiriyorlar ve oradaki kişiler bir A-4 kağıdı imzalı ve kaşeli olarak veriyorlar, karşılığında 50 Dolar talep ediyorlar. Yani bir kişinin vize alabilmesi için 80+50=130 Dolar ödemesi gerekiyor.

Şimdi gezimizin ilk durağı olan Moskova’dan devam edelim. Moskova bize yabancı değil. Aynı grupla 2015 yılında önce Moskova’ya ve oradan da St Petersburg’a gitmiştik. Bunun için Moskova bildiğimiz bir şehirdi.

Geziye 4 aile olarak toplam 11 kişi katılıyoruz.

  1. Orhan BEŞİROĞLU 
  2. Sibel BEŞİROĞLU
  3. Eylem BEŞİROĞLU
  4. Ecem BEŞİROĞLU
  5. Petek ÖZSOY
  6. Hakan ÖZSOY
  7. Arda APAYDIN
  8. Zahide BEKAR
  9. Savaş BEKAR
  10. Hatice Gül BAŞLILAR
  11. Medet BAŞLILAR

Bu fotoğrafta 11 kişilik grubumuz bulunmaktadır. Grubumuz 23 kişi olmasına rağmen 12 arkadaşımız mazeretlerinden dolayı bu geziye katılamadılar.

Bunlardan Semra ve Bertan Berkpınar, çocukları Merlin ve Artoy, Beyhan ve Yaşar Tunaç, Ebru ile Fikret Eren, Kızım Beril, Birsen ile Baki Özyılmaz ve kızları Ece .

Gördüğünüz gibi ekibe  hemen katılmaya hazır bir grubumuz daha var.  Onların her birinin ortak özellikleri gezi grubuna renk,uyum ve ahenk katmaları.Başka bir gezide beraber olmayı umuyoruz. Aşağıdaki fotoğraf onların da bulunduğu 2015 Rusya gezimizin fotoğrafıdır.Bu Fotoğrafı bu gezi esnasında Bertan Berkpınar gönderdi.

01 Haziran Cumartesi 

Saat 11.00’de grubumuzla Sabiha Gökçen havaalanında buluştuk. Uçağımız Rus havayollarına ait bir uçaktı, bize uyguladığı kurallara hiç alışık değildik. Örneğin, Check-in yapmamış iseniz sizden koltuk seçimi için 25 Euro talep eden, normal bagaj için ek ücret almakta, 20 kg baraj için 100 TL bilet alırken ödedik. Bütün bunlar şimdiye kadar duymadığımız şeyler ve bize enteresan gelmişti. Bu kurallar içinde valizlerimizi verdik, pasaport kontrolünden geçtik, uçakta ikram olmayacağı için havaalanında öğlen yemeğimizi yedikten sonra uçağa geçtik. 

Uçağın kalkış saatı 13.50 olarak belirlemiştir, uçak tam saatinde havalandı. Uçuşun yarısını uykuda geçirdik. 

Uçağımız 16.55’te Moskova’nin Khovrino havaalanına indik. Bu arada Moskova’da 6 havaalanı olduğunu de belirtmek isterim.

 Valizlerimizi aldıktan sonra karşımıza GSM Operatörü çıkınca, fiyatlarına baktık. 30 gün Sınırsız internet hizmeti ile bir hat alındığında 400 Ruble fiyat olunca bu bize mantıklı geldi ve bir hat aldık. Hattımızın numarası: 

artı 7(909) 982 98 60 oldu. Hepimiz birer hat alınca aramızda da haberleşmeyi kolayca sağlamış olduk.  

Havaalanından metro istasyonuna Ekspres trenle gittik. Bu trenin biletini Türkiye’den almıştık, gişede okuttuk ve geçtik. 

Tren oldukça konforluydu ve metro istasyonuna kadar 30 dk yolculuk ettik.  

Ekspres trenden indiğimizde saat 19.00 olmuştu ve akşam yemeği yemek istedik. Kolay ulaşabileceğimiz bir yer bulduk ve akşam yemeğini yedik.

Malum sebeplerden dolayı,  tavuk ağırlıklı yemeyi tercih ettik.  

Yemek sonrası otelimize 2 Metro aracı değiştirerek gideceğiz. Metroya,  kendi Şehrimizdeki metro kadar vakıfız. Orhan Beşiroğlu, gruba gideceğimiz güzergahı anlatıyor.

Orhan, Bandırma’da mi yaşıyor, yoksa Moskova’da yaşıyor diye şüphe ediyoruz,işe o kadar vakıf. 

Metroya biniyor ve tüm şehri dolaşıp otelimizin olduğu istasyonda iniyoruz. 

Metro, şehri tam olarak ağ gibi örmüş durumdadır. Günde 9,2 milyon insan taşımak bir şehir için büyük başarı. 

Size anlattığım o metromun şeması, her istasyondan diğer istasyona gitmek mümkün. Biz önce alt katta yolculuk yaptık, metro aracı değiştirdik ve bir üst kattaki hatta geçerek otelimize gitmeye çalıştık. 

Moskova’ya 2015 yılında gelmiştik. O tarihte 100 RUB = 5 TL iken, Şimdi 9 TL.olmuş.  Neredeyse 2 kat artmış ruble. Ülkemizin ekonomik gidişatı açısından kötü bir gösterge.

Ruslar, Kiril alfabesi kullanırlar. Adını Ortodoks rahipleri Kiril ve Metodius’tan almıştır. 

Kiril alfabesini kullanan ülkeler: Beyaz Rusya, Ukrayna, Bulgaristan, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Moğolistan, Makedonya, ve Sırbistan. 

Moskova Metrosu, Rusya Federasyonu’nun başkenti Moskova’da bulunan dünyanın en eski ve büyük metrolarından biridir. Moskova metrosu kuşkusuz dünyanın en çok yolcu taşıyan metrosudur. Her biri sanat harikası kabul edilen 182 istasyonda her gün yaklaşık 9,2 Milyon kadar kişi yolculuk etmektedir. 

İç mimari ve dekorasyon bakımından dünyanın en güzel metrosu olduğu herkes tarafından kabul edilmektedir. 

Her bir istasyon ayrı bir sanat eseridir. Metro istasyonlarının salonları ve platformları; gösterişli avizeleri, heykelleri ve mozaikleriyle minyatür bir Saray’a benziyor. 

Moskova metrosunun yapımına Stalin’in 5 yıllık plandaki hedefleri çerçevesinde, 1931 tarihinde başlanmış ve 11,6 km lik 13 istasyonlu hattın yapımı Şubat 1935’te tamamlanarak Mayıs ayında hizmete açılmıştır. 

Yapımında; Kadın- erkek işçiler Sovyetler Birliği’nin dört bir yanından getirilmiş, ayrıca Kızıl Ordu askerleri ve Komünist Gençlik Birliğinin 13 bini aşkın üyesi de katılmıştır. 

Metrodan çıktıktan sonra navigasyonla Ecem bizi otele getirdi. Metrodan sonra yaklaşık 500 metre kadar yürüdük. Otelimiz yeşilliklerin içinde konuşlanmış Holiday Inn Express Moskova- Khovrıno otelidir. 2 gece bu otelde konaklayacağız. 

Bu gece Tottenham  ile Liverpool takımları arasında Şampiyonlar ligi Final maçı, İspanya’nın  Madrid şehrinde oynanıyor. Maçı otelimizde izledik ve Şampiyonlar ligi şampiyonluğunu Tottenham’ı  2-0 yenen Liverpool takımı kazandı. Avrupa’nın 2019 yılının en büyük takımı Liverpool oldu. 

02 Haziran Pazar

Burada “ BEYAZ GECELER” yaşanıyor. Sabah 04.00’te gün ağırlıyor, gece 22.00’ye  kadar aydınlık kalıyor. 

Grubumuz, kendine söylendiği gibi 08.00’de kahvaltımızı yaptıktan sonra bugünkü gezi programı için otelden ayrılmadan önce, ilk toplu fotoğrafımızı çektirdik. 

11 kişilik grubumuz tam kadro buradaydık. Gezimize Kızıl Meydan'dan başlayacağız. Otelden Kızıl Meydana metro ile ulaşım yarım saattir. 

Kızıl Meydan’ın  girişindeki dairede para atar gibi yaptık( atmadık) ve dilekte bulunduk. 

Kızıl Meydan, şehrin kalbi ve her gezginin şehirdeki başlangıç noktasıdır. Dünya’nın en meşhur  meydanlarından biri olmakla beraber tüm Rus tarihine tanıklık etmiş meydanı St. Basil’s Katedrali, State History Museum, Lenin’in  Mozolesi  Kremlin duvarları ve GUM Alışveriş Merkezi çevrelemektedir. 

Kızıl Meydanın  içinde poz vermeden olmazdı. 

Adı İngilizceye Red Square olarak çevrilse de anlamı Rusçada hem “ kırmızı” hem de “ güzel” anlamında “ Krasnaya” kelimesinden gelmektedir. Yani ismin ne komünizmin kızılıyla alakası yoktur. Şehrin en güzel noktası olmasından dolayı bu adı almıştır. 

St. Basil Katedrali:( Aziz Vasili Katedrali) Moskova denince, hatta Rusya denince akla gelen ilk yapıdır. 16. yüzyılda inşa edilmiştir. Şu an müze olarak hizmet vermektedir. Akşam ışıklandırılmış haliyle görmek de lazımdır. 

Kremlin: Kremlin’in kelime anlamı “ şehir içinde kale” dir. Duvarlarla çevrili Kremlin’de 5 saray, 4 kilise ve duvarları çevreleyen kuleler bulunmaktadır. Rusların yönetim merkezi burasıdır. 

Lenin’in Mozolesi: Mozole Rusya Federal Güvenlik Servisinin koruması altındandır. Salı, Çarşamba, Perşembe, Cumartesi ve Pazar günleri saat 10.00- 13.00 arasında ziyaretçilere açıktır. Mozoleye giriş ücretsizdir, fakat ziyaretçilerin kamera, fotoğraf makinesi ve fotoğraf çekimi özelliği olan telefonla mozoleye girilmesi yasaktır. Mozole ziyaretinde  sessiz olmak şarttır. Ziyaretçiler elleri ceplerinde ya da saygısız bir pozisyonda iseler, görevliler tarafından uyarılırlar. 

Lenin’in naaşı cam bir lahit içerisinde bulunmaktadır. Lahitin yanlarında iki güvenlik görevlisi nöbet tutmaktadir. Lenin’in naaşı 18 ayda bir yeniden tenhit edilmektedir. Bu süreçte mozole ziyaretçilere kapatılır, naaş mozole laboratuvarına götürülür, mumya çözülür ve tekrar mumyalama İşlemi yapılır. Lenin’in üzerindeki takım elbisesi yeni ve temiz olanlarıyla  değiştirilir. 

Bizler 2015 yılında Kızıl Meydana geldiğimizde tüm bu yerleri gezdiğimiz için hiç birine girmedik ve doğrudan GUM alışveriş merkezine girdik. 

GUM: Sovyet döneminde herkesin satın alabileceği ürünlerin satıldığı alışveriş merkezi, şimdi üst kalite markaların bulunduğu bir merkeze dönüşmüş. Bir şey satın almayacak olsanız da mimarisi için içerisinde bir tur atmaya değer.

GUM, 1520 tarihinde tamamen taştan yapılan çarşı, 1812 Borodino savaşı sonrasında Napolyon’un Moskova’yı işgali sırasında topçular tarafından yıkılmıştır. Bugünkü yapı ise,bir Rus mimarın 1890-93 arasında yaptığı binadır. Sovyetlerin dağılışı aşamasında bir Türk İnşaat şirketi tarafından restore edilip bugünkü haline kavuşmuştur.

Kızıl Meydan'da,  24 Mayıs- 02 Haziran tarihlerini kapsayan zaman içinde kitap ve söyleşi çadırları kurulmuş, gelen misafirle geçmişe ait Kitaplar, eski kartpostallar satın alabilmekte ve söyleşi çadırlarında Rus tarihi ve kültürleri İle ilgili sunumları izlemek mümkündür.

Biz GUM Alışveriş merkezini gezdik. Buradan dondurma yiyip çıkmak sanki adettendir.

Önce kalabalık dondurma kuyruğuna girdik, sonra seçtik ve büyük bir iş başarmış olduk!

Öğlen saat 14.30’a kadar GUM’da kaldık, öğle yemeğimizi de burada yedik. Yemeklerine pek söz söylemek istemem de, çorba konusunda bizlerden öğrenmeleri  gereken çok şey olduğunu belirtmek isterim. Şimdi ezogelin, kelle paça veya mercimek çorba ne de iyi giderdi. 

Bu gezinin sürprizini bize Orhan Beşiroğlu Türkiye’deyken hazırlamıştı. Süpriz şuydu; Nazim Hikmet’in mezarı Moskova’da bulunmaktadır. 03 Haziran tarihinde de Nazim Hikmet’in ölümünün 56 nci ( 1902-1963) yıldönümüydü. Nazim Hikmet vakfı ve sevenleri bu nedenle program düzenlemişlerdi. Programın ilki 02 Haziran tarihinde Moskova’da Grup Moğollar konser verecek, birçok ünlü isim de buraya gelecekti. Bunlardan biri de sanatkar ve gazeteci Zülfü Livaneli'ydi. Orhan, Nazim Hikmet’i anma komitesiyle, Türkiye’de iken irtibat kurmuş ve hepimiz için bilet ayırttırmıştı. 

Bizler saat 14.30’da Kızıl Meydan'da bulunan Bolşey tiyatrosunun önünde buluştuk, bir metro değiştirerek, konser salonunun bulunduğu istasyona indik. Buradan da yürüyerek konser salonuna geçtik. Konser salonunun dış görünüşü ise oldukça güzeldi. 

Konsere bir süre daha zamanımız olduğu için yakında bulunan Starbucks  kafeye gidip biraz dinlenmek ve bir şeyler içmek istedik. 

Epeyce dolaşmış ve uzun bir yol yürümüştük. Bu mola ve kahve bize iyi geldi. 

Konser salonuna giderken yol üzerinde Cami gördüğümüzde mutlu olduk. Moskova’da şimdiye kadar Cami ile ilk karşılaşmamız oldu. Cami görmek bize iyi geldi. İnternetten araştırdık ve Caminin adını bulduk. Haritada “ Moskova Katedral Cami” yazıyordu. Gerçek adı bu muydu yoksa başka adı var miydi? 

Oldukça heybetli bir cami oluşu bizi mutlu etti. 

Konser saat 18.00’de başlayacak. Bizde konser salonuna geçtik. Biletlerimizi, Nazim Hikmet’i anma komitesinin genel sekreterliğini yapan Mustafa Vatan’dan alacağız ve onunla buluşma saatimiz saat 17.00’di, buluştuk. biletlerimizi aldık ve binaya girdik. 

Binanın hemen giriş holünde, Türkiye’den gelen karikatürcüler derneğinin, Nazim Hikmet sergisinin açılışı yapılacaktı. 

Bu sergide yüzlerce Nazim Hikmet karikatürü sergilenmiş ve misafirler tarafından gezililiyordu. 

Birbirinden güzel Nazım Hikmet portreleri, gezenlerin beğenisine sunulmuştu. 

Ünlü karikatüristlerin katılımı ile de sergi açılışı yapıldı. 

Sergiye, bizim grubun da ilgisi büyük oldu. Grubumuz, sergi bölümününün tüm bölümlerini  ilgi ile izledi. 

Gül hanım, geçmiş yıllardan beri Zülfü Livaneli’yi severdi. Bulmuşken birlikte bir fotoğraf çektirmek istedi. 

Gazeteci Deniz Zeyrek’de oradaydı ve onu da gazeteci olarak beğenirdi. Bana düşende; olan biteni resmetmek ve size aktarmak. Yani biraz da dedikodu tarafı. Malum, bu dünyada her insanın  dünyaya geliş nedeni ve misyonu yok mudur? 

Sergi sonrası konser salonuna geçtik. Bizim biletlerimiz balkondan ayrılmıştı ve salonda güzel bir salondu. 

Sadece Türkiye’nin değil dünyanın en ünlü şairlerinden biridir. Nazım Hikmet, Panlo Neruda, Edgar Allen Poe, Charles Beudelaire, Louis Aragon, Jorge Luis Borges, Vlademir Mayakovsky gibi 20 . yüzyılın ilk yarısına damga  vurmuştur. 

Şiirleri, dünyanın her yerinde yüzlerce dile çevrilmiş, sözün gücünü insanlığa göstermeye devam ediyor. 

Rus Türk işadamları Birliği ile Nazim Hikmet Vakfı’nın organize ettiği etkinlikler, 02 Haziran akşamı, biraz sonra Moğolların vereceği konser ile başlayacak. Efsane grubun Kurucularından Cahit Berkay, çok heyecanlıydı ve bunu Nazım'ın yattığı kentte konser vermeye bağlıyordu. 

Konser saat 18.45’te, Nazim Hikmet’i anlatan konuşmalarla başladı. İlk sözü Rusya Türkiye İşbirliği (RTİB) Nazım Hikmet anma komitesi Başkanı Ali Galip Savaşır yaptı ve şöyle dedi: “ Nazim Hikmet’i hayata bakışı, dünya görüşü ne olursa olsun herkesin ortak değeri yapmak istiyoruz. Nazım Hikmet vicdanımızın vatanseverliğin sesi olmaya devam edecek.”Bunun ardından, RTİB Yönetim kurulu başkanı Naki Araslan ve son konuşmacı ise gazeteci ve yazarlar birliği Başkanı Zeynep Oral yaptı. Zeynep Oral “Dünyanın her yerinde ona sarıldım. Dünyanın her yerinde haksızlığa onunla direndim. Onun şiiri ezileni suskunları, sesi çıkmayanları kapsar” dedi.

Konuşmalar sonrası

Nazim Hikmet Dostluk ödülleri Rus yazar Prof Dmitry Vasılyev ve Edip Akbayram’a ödülünü veren sanatçi Zülfü Livaneli ise şöyle konuştu:                      “ Nazim Hikmet bu ismi onurla taşıdı. Ömrü  boyunca direndi. Yaşar Kemal direndi. Sabahattin Ali direndi. Tarık Akan direndi. Bir çok arkadaşımız direndi, sapasağlam kaldılar. Onlardan birisi; direnenlerden bir tanesi de Edip Akbayram. İsmi ‘Edip’ yani sanatçı soyadı Akbayram. Sahte ‘ak’ değil, gerçek ‘ak’ burada”dedi. 

Konuşmalar ve ödül töreni sonrası grup Moğollar’ın konserine geçildi. 

Grup Moğollar ve Edip Akbayram’i talebelik yıllarında çokça dinlemiştim fakat şimdiye kadar canlı izleme imkanım olmamıştı, Moskova’da böyle bir konseri seyretmek ve bu kadar değerli sanatçıları izlemek beni ve grubumuzu mutlu etti. 

İlk olarak sahneye Burhan Şeşen çıktı ve birbirinden güzel parçaları seslendirdi. 

Bunun ardından Edip Akbayram sahne aldı ve 50 sene önceki  gür ve net sesi ile konser verdi, dinleyicileri kendinden geçirdi. Benim için onu seyretmemiş olmak eksiklikti ve bu eksiğimi tamamlamış oldum.

 ALDIRMA GÖNÜL ŞARKISI ÇOK ÖZELDİ

Başın öne eğilmesin

Aldırma gönül aldırma

Başın öne eğilmesin

Aldırma gönül aldırma

Ağladığın duyulmasın

Aldırma gönül aldırma aldırma gönül aldırma

Gönül aldırma

Ağladığın duyulmasın

Aldırma gönül aldırma aldırma gönül aldırma

Gönül aldırma

Dışarıda deli dalgalar

Gelip duvarları yalar

Dışarıda deli dalgalar

Gelip duvarları yalar

Seni bu sesler oyalar

Aldırma gönül aldırma aldırma gönül aldırma

Gönül aldırma

Seni bu sesler oyalar

Aldırma gönül aldırma aldırma gönül aldırma

Gönül aldırma

Kurşun ata ata biter

Yollar gide gide biter

Kurşun ata ata biter

Yollar gide gide biter

Mapus yata yata biter

Aldırma gönül aldırma aldırma gönül aldırma

Gönül aldırma

Mapus yata yata biter

Aldırma gönül aldırma aldırma gönül aldırma

Gönül aldırma

Dertlerin kalkınca şaha

Bir sitem yolla Allah'a

Dertlerin kalkınca şaha

Bir sitem yolla Allah'a

Görecek günler var daha

Aldırma gönül aldırma aldırma gönül aldırma

Gönül aldırma

Görecek günler var daha

Aldırma gönül aldırma aldırma gönül aldırma

Gönül aldırma

Bu parça, bizim dönemimizin en popüler şarkısıydı, duygulandım. Bu parçayı tanımayanların, parçanın öyküsünü öğrendikten sonra dinlemelerini öneririm. 

Mogolların değerli sanatkarı olan Cahit Berkan, sesiyle, çaldığı aletler ile kendisine hayran bıraktı. Bir ara duygularını de dile getirmeyi ihmal etmedi. Şunları söyledi, “ sanatçı müsvettesi  olmaya devam edeceğiz, Türkiye’de sanatçıların hapsedilmediği ve ülkelerinden uzaklaştırılmadıkları bir ülke olmasını diliyorum” dediğinde sahne alkışla karşılık verdi. 

Rahmetli Cem Karaca’nın oğlu Emrah Karaca, Cahit Berkan’la çok başarılı sahne performansı gösterdi ve babası gibi başarılı bir sanatçı olduğunu bizlere gösterdi. 

Türkiye’den gelip Moskova’da bu kadar başarılı konser vermek az şey değildi. Bizim için Grup Moğollar’ı seyretmek ise büyük bir ayrıcalık oldu. 

Konser bittiğinde saat 21.15 olmuş ve bizim grubunuz oldukça mutlu ve neşeliydi. Yabancı bir ülkede, Türkçe bir konser dinlemek ve yıllardan beri kendi televizyonlarımızda  seyredemediğimiz şarkıları seyretmek, bize iyi geldi. 

Dönüş yolunda yine Caminin önünden geçtik. Bu sefer hava kararmış ve Cami ışıklandırılmıştı, gece görünümü de ayrı bir güzel olmuştu. 

Buradan yürüyerek metro istasyonuna gittik ve Metro ile Kızıl Meydan'a gidip. Kızıl meydan’in gece ışıklandırmasını seyretmek istemiştik. Kızıl    meydan’a gittiğimizde ise saat 23.30 olmuş ve Kızıl meydan’ın kapıları kapandığı için içeriye giremedik. 

Kızıl meydan  olmayınca yakın bir mekanda akşam yemeği yiyelim istedik. Karşımıza çıkan bir restorana girdik ve akşam yemeğimizi yedik. 

Buradan otele yine metro ile gittik ve metrodan indikten sonra  otele yürüyerek gittik. Bugün ne kadar yürümüş olduğunuzu merak edip baktığımızda 21 Bin adım atmış olduğumuzu gördük. Bu da bir günde 15 km yol yürüdüğümüz anlamına geliyordu. Basit bir hesap ile 18 günde 300 km’ye yakın yol yürüyeceğimiz anlamına geliyor. 

Otele geldiğimizde saat 00.45 olmuştu ve hepimiz odalarımıza çıkıp istirahat etmek istedik. 

Oysa odaya çıktığımızda 2 saati aşkın süre içinde bugünkü faaliyetlerimizin yazılması gerekiyordu. Bu yorgunlukla bir iş yapılma şansı hiç bulunmamaktadır. O yüzden sabah kalkış saatinden 2 saat önce kalkılıp, dün yaşadıklarınızın yazılması gerekiyor. Yazmak için tatil süresinde asgari 36 saatimizi, uykumuzdan keserek bunu yapmak zorunda kalacağız. Kısaca tatilin her bir anını iyi değerlendirmek zorunda olduğumuzun bilinci içindeyim.

3 Haziran Pazartesi

Bugün akşam saat 20.00’de THY uçağıyla İstanbul’a döneceğiz. Yarın Ramazan Bayramının ilk gününü İstanbul’da geçireceğiz.  Gece 23,00’te İstanbul Havalimanında buluşacağız ve Japonya seyahati  için valizlerimizi teslim ettikten sonra işlemlerimizi devam ettireceğiz ve uçağımızın kalkış saati ise 01.50’dir. 

Orhan Beşiroğlu, otele geldikten sonra, tüm grup adına  yarınki uçuşumuz için Check- in işlemlerini yapmış ve koltuk numaralarınızı göndermişti. Biz ancak bunu sabah görme imkanımız oldu. Orhan Beşiroğlu, olayların bir gün öncesini yaşıyor ve bizim için hayatı kolaylaştırmakla meşgul oluyor. Orhan Beşiroğlu, mesajında şunları yazmıştı;

03 Haziran 2019 Pazartesi 

20:00 - Moskova Vnukovo

23:05 - İstanbul Yeni Havaalanı

Tüm pasaport bilgilerinizi sisteme kaydedip online check-in işlemlerini tamamladım. Biniş kartlarınızı havaalanında alacaksınız.

*Koltuk numaraları*

Ecem : 16A

Sibel : 16B

Eylem : 16C

Orhan : 17A

Medet : 16E

Gül : 16F

Savaş : 17E

Zahide : 17F

Arda : 18A

Petek: 18B

Hakan : 18C

Ona teşekkür etmekten öte başka bir şey gelmiyor elimizden. O çok özel ve güzel bir insan. Allah, ailesine, sevdiklerine, bize ve vatana bağışlasın. 

Bugün yoğun program olmadığı için biraz dinlenelim istemiştik ve kahvaltı saatini 10.00 olarak belirledik. İşlerimiz 11.00’de  bitti ve check- out işlemlerimizi yaptırdık ve biraz sonra da otelden ayrılacağız. Otelden valizlerimizle birlikte çıktık ve otelin önünde grubunuzla birlikte bu fotoğraf için bir araya geldik. 

Yukarıdaki fotoğrafı grupla paylaşınca, geziye mazeretleri nedeniyle katılamayan Bertan bey bize geçmiş gezimizin fotoğrafını gönderdi. Bu fotoğraf sayesinde görme imkanımız  olduğu için Bertan beye teşekkürlerimizi iletiyoruz. 

O gezide ne de kalabalık ve neşeli bir grup olmuşuz. Siz bu kadar kalabalık olduğuna bakmayın, onlar tek kişi kadar uyumludurlar ve onlarla birlikte gezmek büyük bir keyiftir. 

Bugünkü programımız Novedeviçi mezarlığı'ndaki Nazım Hikmet’in mezarını ziyaret edeceğiz ve ölüm yıldönümünde onu anacağız. Daha sonra da Havaalanına gideceğiz.

Şimdiye kadar mezar ziyaretleri olarak aile büyüklerimiz ve yakınlarımıza taptığımız için, ayrıca Arife günü olduğu için önce Annemize, babamıza, hakkın rahmetine kavuşan ağabeylerimize, aile büyüklerimize, tüm sevdiklerime ve grup üyelerimizin ahirete intikal etmiş aile büyüklerine dua ettim. Böylece de vicdanımı rahatlattım. 

Bir metro aktarması ile 15 istasyon ilerideki Novedeviçi mezarlığına gittik. Mezarın numarasını öğrendik. 

154 nolu mezar Nazım Hikmet’in gömülü olduğu mezardı. Yürüyerek mezarına gittik. Nazım Hikmet’i anma komitesi az önce mezarlıkta bir tören tertip etmişler ve tören bittiği için malzemeler toplanıyordu. 

Türkler, Ruslar, hatta Nazım’in bir Çınar’ın gölgesinde Vera'sı ile yattığı ünlü mezarlığı ziyarete gelen turistler de Nazım’a ve Vera’ya karanfil bıraktılar.

Görevliler “ Gogol’un, Çehov’un, Mayakovski’nin mezarları var. Hatta tam karşısında Yeltsin yatıyor. Ancak bu mezarlikta  en büyük ilgiyi Nazım çekiyor. Siz Türkler ne güzel sahip çıkıyorsunuz şairimize” sözleri günümüzü özetlemiş oldu.

Bizlerde mezarı başına gittik ve onu andık.

Ben birde ruhuna Fatiha okudum.

Bizim dışımızda bugünle ilgili olarak Nazım Hikmet’i ziyarete gelenlerde olmuşu. Bu arada grubumuzdan Arda, Petek ile Hakan’ın fotoğraflarını çektik.

Peşinden Sibel, Orhan, Eylem ve Ecem’i de mezarın başında fotoğrafını çektik.

Bu sefer mezarın başında grupça, günün anısına  fotoğraf çekildik.

Moskova’da gördüklerimden sonra şunu söyleyebilirim: Nazım memleketini unutmadığı gibi memleketi de Nazım’i unutmamıştı.

Mezarlık bizim bildiğim tarzda mezarlık değildi. Mezarlıkla bir çok ünlü insan gömülüydü. Etrafta gördüğüm bazı mezarları paylaşmak istedim.

Hatta köpeğinin bile yanında olan mezar vardı. 

Ünlü askerlerin de mezarlarları vardı. 

Mezarlik ziyaretimiz bittikten sonra valizlerimizle birlikte tekrar metroya yürüyoruz. Şimdi metro ile en yakın havaalanı durağına gideceğiz. 

Giderken metro istasyonu değiştirip gideceğimiz başka bir araca biniyoruz. Bu istasyon Dünyanın en derin metro istasyonu ünvanını taşıyor ve derinliği 106 metreydi. 

Metronun son durağında indik, havaalanına gitmek için erkendi, bizde burada bulunan bir AVM’ye girdik ve öğlen yemeği yedik.

Rusya’da yemek yemek ve damak tadımıza uygun menüler bulmak zor değil. Sahibi Azerbaycanlı olan kebapçıya gittik ve Türk yemeklerini bulduk. Mercimek çorbası, etli Özbek pilavı ve cevizli baklava aldık. Kendimizi adeta Türkiye’de bir restorandaymışız gibi hissettik. 

Restoranda hem yemek yedik hemde dinlenme imkanımız oldu.

Gezi grubumuzun  liderimiz Orhan Beşiroğlu’nu size kısa olarak tanıtmak istiyorum. Yaşamındaki ilk iki önceliği kitap okumak ve dünyayı gezmektır. Günlük hayatta kazandığı paraları bu öncelik sırasına göre harcar. Orhan Beşiroğlu, Cerrahpaşa tıp fakültesini 1990 yılında bitirdi ve doktor oldu. Ankara  Hukuk Fakültesini 2015 yılında bitirdi ve hukuk diploması aldı.Açıköğretim fakültesi Bankacılık Sigortacılık bölümünü 2016 yılında bitirdi ve aynı yıl diplomasını aldı. Açıköğretim Tarih fakültesinden 2019 yılında mezun oldu ve artık tarihçi kimliğine de sahiptir. Tarihe ilgi duyar, araştırır ve tarihi sever. Oldukça fazla  konuda araştırması bulunmaktadır. 

Sibel ile Orhan Beşiroğlu’u, gezinin içinde kendilerine bir fırsat yaratıp sigara içmeleri ile ünlüdürler. Maalesef sigara onlara yakışıyor. 

Yukarıdaki fotoğrafı ekibimizin gençlerinden Arda çekti. Bu fotoğraf, şimdiye kadar çekilen  güzel fotoğraflardan biri ve anlamlısı oldu. 

Moskova’da ulaşım çok kolay. Havaalanına gitmek için metronun son durağına gittik. Son duraktan havaalanı arasında, 30 dk. zaman aralıklarla seferler düzenlenmektedir. Ekspres trenin havaalanına gitme süresi de 30 dakikadir. Havaalana Ekspres trenle gittik. 

Bu tren Metro kadar hızlı olmasa da konforlu bir trendi. Oldukça da fazla yolcu taşınmaktadır.

Havaalanına girdik, THY’nin saat 20.00 uçağına valizlerimizi verdik, uçuş biletlerimizi aldık, artan Rubleleri ise geri verdik, pasaport kontrolünden geçtikten sonra bir süre uçağa binmeyi bekledik. Uçağımız 45 dakika rötar ile havalandı. Uçuş sırasında THY’ında hiç ikramı bitmedi. THY’nin dünyanin sayılı havayolu  markası olduğunu bize hissettirdi. Girişte paket paket,onlarca çeşit ve yüzlerce gazete olmasına rağmen, muhalif tek gazetenin olmamışı , THY yönetiminin siyasi olduğu şeklinde yorumladık. 

Uçağımız 23.35’te İstanbul Havalimanına indi, pasaport kontrolü, valiz alımı derken havaalanında Ramazan Bayramına gitmiş olduk. Grubumuz şimdi şehre dağılacak ve yarın akşam tekrar aynı alanda tekrar buluşana kadar serbestiz. Bu arada Bayramlaşmamızı de gerçekleştirdik.

04 Haziran Salı

Bugün Ramazan bayramının birinci günüydü. Gurubumuz bugünü kendi programlarına uygun olarak İstanbul’da, Orhan Beşiroğlu’da annesinin yanında Gebze’de geçirdi. Anlayacağınız üzere geziye bir gün bayram molası verilmiş oldu. Gördüğünüz üzere geziyi planlayan, her ayrıntıya dikkat etmiş ve bayram molasını bile almamıştı. 

Moskova’dan döndükten sonra Moskova hakkında bazı notlar aktarmak isterim. Modern bir şehir ve tüm ulaşımı metro ile yapmak mümkün. Londra, Paris metrolarından sonra gelen dünyanın ilk 5 metroları arasında sayılan bir ulaşım ağına sahiptir. 

Metrolarda sistem o kadar oturmuş ki, metrodan inenler bitmeden bir kişi metroya binmez. Metro çıkışı ve girişi esnasında yürüyen merdivenlerde bir sıra oluşur ve yandan inen veya çıkanlara hızla geçmesine imkan tanırlar. Moskova’da hayat saygı üzerine kurulmuş ve kimse kimseyi rahatsiz etmez. 

Ruslar, Sosyalist bir gelenekten gelmelerine rağmen, Sosyalistliği terk etmişler ve kapitalist sistemin bir parçası haline gelmişler. 

Moskova’da gezilecek ve görülecek yüzlerce yer mevcut. Bunların büyük kısmını 2015 yılında gezmiş olduğumuz için bu sefer gezmeye çok zamanımız olmadı.  

Bayram günü saat 13.00 gibi Orhan Beşiroğlu mesaj gönderdi ve şunları söyledi;

05 Haziran 2019 Çarşamba 

01:40 - İstanbul Yeni Havaalanı

19:10 - Tokyo Narita

Tüm pasaport bilgilerinizi sisteme kaydedip online check-in işlemlerini tamamladım. Biniş kartlarınızı havaalanında alacaksınız.

*Koltuk numaraları*

Ecem : 41A

Sibel : 41C

Eylem : 41B

Orhan : 41D

Medet : 15J

Gül    :  15K

Savaş : 16J

Zahide : 16K

Arda : 41K

Petek: 41J

Hakan : 41H

A ve K cam kenarı. Her bir sırada 3+3+3 koltuk var.

Bir günlük ara ve dinlenmeden sonra gece 23.00’te İstanbul  havalimanında buluşuyoruz. Valiz verme işlemi, uçuş kartlarımızı aldıktan sonra pasaport kontrolünden geçiyoruz. Polislerimiz Bayramın 1 nci günü ailelerinden uzakta ve bizim için görev yapıyorlar. Bize hizmet verdikleri için Pasaport Kontrolu yapan polislerimize, Bayram günü bize hizmet verdikleri için teşekkür ediyoruz. Görevli polisten  ise, “Biz size teşekkür ederiz.” diye karşılık buluyoruz. Biran durup, düşünmeye değer bir konu olarak değerlendirdik. Çünkü dünya hep bizim etrafımızda dönüp durmuyor. O görevlilerinde eşi, çocukları ve saygın bir aileleri olduğunu düşünüyoruz. 

Pasaport kontrolü sonrası uçağa binmek için bekliyoruz. 

Bizim 11’li grubumuz bir kere daha bir araya geldi. Selfie yapan Savaş Bekar,evden kendi ailesinin yaptığı Burma tatlısı getirmişti ve birlikte yedik. 

Moskova’dan dönerken bu havalimanına inmiş, şimdi ise bu havalimanından Japonya’ya uçtuk. Uçağa binmek için biniş kartlarımızın kontrolu yapılırken sora oluştu ve Japonlarla ilk temasımız burada oldu. Sıradaki  insanların büyük çoğunluğu Japondu ve Japonlara ısınıyoruz. 

Dünyada 2 ülkeye karşı sempati besliyoruz. Bunlardan biri  Japonya diğeri ise Güney Kore. Bu iki ülkeye de gidiyor olmak bizi mutlu ediyor. 

Uçağımız 01.40’ta kalkması planlanmıştı. Kaptanımız şu bilgileri verdi: uçağımız Boeing 777-300 tipi uçak, uçuş no: 0052, uçuş süremiz: 11 saat 05 dk, Japonya’da beklenen sıcaklık 27 derece olduğunu söyledi. Çin üzerinden Japonya’ya uçuyoruz. Çin’in kuzeyi,Urumçi üzerinden Moğolistan sınırına yakın tek uçuş rotası var. Çin, Kore ve Japonya’ya uçan uçaklar, gidişte ve dönüşte bu yolu kullanır. Uygur-urumçi üzerinde uçarken; Tanrı dağlarının diğer tarafından dağ ile çöl arasında sıkışmış, bağ ve bahçeleriyle meşhur Turfan şehri,kuzey tarafta ise Altay şehri var. Altay şehrinin kuzeyinde ise, Moğolistan sınırları içinde büyük alana yayılmış Altay sıradağları ve yine Altay dağlarının batı tarafında Rusya Altay bölgesi var. Neyse “ Allah Uygur kardeşlerimizi Çin zulmünden kurtarsın” deyip, biz konumuza dönelim.

Uçağımız 02.13’te havalandımıştı. Uçaktan çok, lüks bir restoran gibiydi. İçki, yemek servisi hiç ara vermeden devam etti. THY’da görev yapan bir kaptan arkadaşımdan dinlemiştim: THY’nin mutfağının 5 yıldızlı otel mutfaklarından daha temiz ve hijyenik olduğunu söylemişti. Onun için THY’da yemekleri gönül rahatlığı içinde yedik. Menüde tavuk ve makarna var, tercihi size bırakıyorlar. Ben kırmızı etli tercih ettim, Gül de tavuk ve makarnalı menü tercih etti. 

Geceyi geçirmek için gözleriniz için bant, kulaklarınız için tıkaç, ayaklarınız giymeniz için çorap ve terlik, boynunuza destek olması için yastık, üstüne örtmek için battaniye verdiler. THY ları rahat uyumamız  için her tedbiri düşünmüştü. 

Gecenin 03.30 da yemek yedikten, ışıklar kapandıktan sonra herkes uyku durumuna geçiyor, sizin uyumadan kalmanız pek mümkün değil. Oysa Uçuştan önce Murat Can, ısrarla uyumamamı söylemişti. Neyse ben yine de az uyuyanlardanım. Gül’se uçuş boyunca uyudu. 

Uyumamak şundan önemli: gece 02.00’de hareket ettik. 11 saat daha yolculuk ettikten sonra öğlen saat 13.00 oldu. Japonya, Türkiye’ye göre 6 saat ileride olduğu düşünülecek olursa saat 19.00 olacak. Bu da geceden  çıkıp, tekrar gece Japonya’ya varacağız anlamına gelmektedir.  Uçuktan iniş otele gidiş, yerleşme derken gece 23.00 olacak. Tekrar uyuyayım derseniz, uyumak zor olacağını tahmin ediyoruz. Onun için uçakta uyumamak, gece otelde uyumak daha değerli olacak. 

05 Haziran Çarşamba

Gece yemek sonrası uçağın ışıkları söndü ve herkes uyumaya başladı, onların içinde kendimi uyanık tutamadım ve bende uyudum. Uyandığımda, Türkiye saati ile( TSİ) saat 10.00’du ve THY’ları yemek servisi yapıyordu. Biz, Türkiye’deki gibi kahvaltı beklerken, köfte, salata, yoğurt ve tatlı servisi yapıyorlardı.  THY haklıydı ve yerel saatle saat 16.00’yı geçmiş ve sundukları yemek, akşam yemeğiydi.

Uçuşumuz THY’nin samimi ve yardımlar tavırları ile rahat geçtiğini söylemeliyim. Uçuş yolumuz: Rusya’nin Soçi şehrinin Kuzeyinden, Çin  ve Güney Kore üzerinden Japonya’nın başkenti Tokyo’ya geldik. Uçağımız biraz sonra Tokyo’daki Navita havaalanına inecek. Heyecanlıyız, bizi neler karşılayacağını merak ediyoruz. 

Uçağımız TSİ ile 13.13’te Tokyo’daki Narita havaalanına indi. Kaptan İstanbul’da belirttiği  gibi 11 saatte Tokyo’ya gelmiş olduk. Pasaport kontrolü, valizlerin alımı normal süresinde bitti. 

Japonya’da hayat pahalı, tren ve toplu taşıma araçlarının biletleri de çok pahalı. Bunun için 72 saatlik tren ve metro biletini geldiğimiz ülkeden alacak olsanız, bu bilet daha ucuz, aynı bileti Tokyo’dan alırsanız çok daha pahalıya gelmektedir.

Biz biletlerimizi Türkiye’den almıştık. Şimdi gidip, pasaportlarımızı gösterdikten sonra biletimizi alacağız. Bu bileti veren yeri epeyce aradıktan sonra bulduk ve biletimizi aldık. 

Gezerken gezginin ne demek olduğunu düşündüm. Gezgin: Daha önce hiç gitmediği, dünyanın herhangi bir ülkesine daha önce gitmiş, biliyormuş gibi gezen insana gezgin denir. Orhan Beşiroğlu, bu tanıma tam olarak uyuyor. 

Bu biletle, Tokyo’da kaldığımız 72 saat boyunca bizim başka ulaşım masrafımız  olmayacak ve bu kartla gezeceğiz. 

Şimdi havaalanından şehre kadar Rusya’da da olduğu gibi trenle gideceğiz. Bu trenin biletini de 72 saatlik kart  alırken biletini de vermişlerdi. Fiyata dahildir. 

Önce şehre gitmemiz gerekiyordu, oradan 2 metro aracı ile( 1 metro değiştirdikten sonra) otelimize gitmemiz gerekti. Havaalanında trene bindik, trenle şehre gittik. Şehre yol mesafesi 40 dakika çekti.  

Market bulduk ve bulduğumuz markete girdik. Zamanında  annelerimiz çok çekmiş, burada yiyecek her şey hazırlanmış ve poşet içinde satılıyor. Otelde kahvaltı parayla ve 1.500 Yen. Oysa biz burada iki kişinin kahvaltı yapabileceği kadar yiyecek alabiliriz. 

Burası Japonya ve paranızı ekonomik kullanmak zorundasınız. Marketten kahvaltılık, su ve meyve suyu aldık.

Yemek için yüzlerce çeşit gıda maddeleri bulunmaktadır.

Raflarda gördüğünüz her şey paketlenmiş yiyecektir. Fiyatları 4 TL  ile 10 TL arasında değişmektedir.

Daha önce  bildiğimiz çoğu şey, burada çok farklıydı.  Gittiğimiz metroda biletimiz geçmedi, biletimizin geçerli olduğu metroyu bulduk. Anladık ki, işletilen birkaç metro  istasyonu var. Gitmemiz gereken metronun az  ileride olduğunu anladık.

Dünyanın birçok yerinde metrolara binmiştik ama böylesine farklısı ile ilk defa karşılaşmıştık. Metro ile, biz bekleyenler arasında cam perdeler vardı. Metro aracı geldiğinde bu cam perdeler açılmakta ve yolcular inip- binmektedirler. 

Kısa süre sonra metro aracımızı geldi ve metroya bindik. 

Metroda her Japon’un elinde bir cep telefonu var ve tamamen onunla meşguller. Türkiye’de, “gençlerin elinde sürekli telefon var diye şikayet ederler”  Japonları gördükten sonra Türklerin,  telefon kullanmadığını anladım. 

Burada Hakan beyin dikkatini çekti; metrodaki el tutacak yerler çok alçak. Japonlar  ellerini tuta bilsinler  diye kendi boylarına göre yapmışlar. 

Normal boyutlardaki bir Türk’ün omuz boyuna gelmektedir. 

Otelimizin olduğu durakta indik sansak da, navigasyon kalacağımız oteli daha uzak diye gösterince, tekrar metroya binmek yerine bir taksiye binerek otele gitmek zorunda kaldık. Tekrar metroya binip gidebilirdik ama ekipce  artık ayakta uyuyor  vaziyetteydik.  

Japonya’da araçların direksiyonu, Türkiye’nin tersi şekilde ve sağda bulunmaktadır. Bu kültüre, İngilizler öncülük yaptığı bilinmektedir.

Ekibimiz,  3 taksi ile otele vardık. Bir taksinin ücreti 1.650 Yen tuttu. Kaç Türk Lirasi olduğunu anlamak için ödediğimiz Yen miktarını 18’e bölersek, Türk Lirası cinsinden fiyatı bulursunuz. Biz alışveriş esnasında çabuk,  yaklaşık ve kolay olsun diye bu miktarı 20’ye bölüp, Türk Lirasına çeviriyor ve fiyat mukayesesi yapıyoruz.

Otelimize geldik, güzel temiz bir oteldi. Resepsiyondaki görevliler güler yüzlü ve yardımsever insanlar. Kısa sürede işlerimizi bitirdik ve odalarımıza çıktık.

Japonya’da Türkiye’deki gibi çok geniş otel odası bulmak biraz zor. Odamız çok dar olmamakla birlikte 10-15 metrekare civarında, temiz bir odaydı. Burada her yatağın üstünde 2 adet de pijama konuyor. 

Önden düğmeli, bizdeki kadın elbisesi tarzında dikilmiş bir pijama. Çok temizdi, ikimiz de bunları giydik. Odada karşılıklı birer çay içtikten sonra ben melankolin hormonu(Jet- lak’a iyi geliyor) içerek uyudum, Gül hanım ise içmeden uyudu. Gece çok rahat uyuyunca ettiğim endişenin çok yersiz olduğunu anladım.

06 Haziran Perşembe 

Uçaktan indiğimiz 05 Haziran Çarşamba günü saat 19.10’dan, 08 Haziran Cumartesi günü saat 11.30’a kadar Tokyo’dayız. Buradan Kyoto’a geçeceğiz.  Burada gördüklerimi, yaşadıklarımı anlatmaya gayret ediyorum. 

36 Milyon nüfusu ile dünyanın en kalabalık ve en pahalı şehir ünvanını elinde bulunduran, “Yükselen Güneş Ülkesi” nin başkenti Tokyo’dayız. 

Japonya’yı bir kılıcın yarattığına inanılır. Eski tanrıların, bir mercan kalıcı okyanusa batırdıklarını ve çıkardıklarında dört mükemmel damlanın denize düştüğünü, bu damlaların Japonya’nın adaları olduğu hikayesi nesilden nesile kadar ulaşır ve en güzel hikayelere dönüşür. “Yükselen Güneş Ülkesi”nin başkenti Tokyo ise, bu efsaneler ülkesinin en önemli şehirlerinden birisidir. Kültürel yapısı, sahip olduğu tapınakları, müzeleri ve büyük parkları Doğu Asya’nın incilerinden bir tanesidir Tokyo. 

Tarihi kökenleri 12. yüzyıla dayanan bir şehirdir, 

“Büyük Japon Restorasyonu” sonucu İmparator  tarafından “ Doğunun  Başkenti” ilan edilmiş ve bugünkü Tokyo ismini almıştır.

Tokyo’nun eski adı EDO’dur. Nehir ağzı anlamına gelen EDO, balıkçılık yaparak geçimini sağlayan küçük bir kasabasıdır.

Burada halk gündüzleri balık tutup, buradan kazandıkları paraları ise gece kulüplerinde harcamaktaydılar. EDO daha sonra kalelerle güçlendirilmiştir. 

Japonya, 1600’lı yıllardan başlamak üzere 200 yıla yakın süre kapılarını dış dünyaya kapatmıştır. 

İmparator  Meigi 1868 yılında EDO’nun adını Tokyo, yani “ dünyanın başkenti” anlamına gelen ismi vermiştir.

Şehir yıllar içerisinde çok sayıda tarihi olaya tanıklık etmiştir, en acı örneklerden bir tanesi 1923 yılında gerçekleşen Büyük Tokyo depremidir. Büyük bölümü yıkılan şehrin yeniden inşasına başlansa da 2 nci Dünya Savaşı ile beraber Tokyo tekrar yıkım ve yoksulluğa mahkum edilmiştir. Ancak savaşı kaybeden ve şehirleri atom bombaları ile yok edilen Japonlar, savaşın bitiminin ardından kendilerine tarihi bir hedef edinerek 1950’li yıllarla beraber ekonomik büyüme sürecine girmiş ve bugünkü güçlerini elde etmek için tabir-i caizse küllerinden tekrar doğmuşlardır. 

Kahvaltı sonrası 30 milyonun üzerindeki nüfusu ile dünyanın en büyük metropollerinden biri olan Tokyo’da şehir turuna çıktık. 

1'İnci güne başlarken sanki hala uçuyor gibiydik. 

Doğuya doğru gitmenin yarattığı Jet- lak denen uçuş sersemliği bünyede kendini çok hissettiriyor. Neyse ki, uçuşun sersemleticiliği sokağa çıkar çıkmaz mutluluktan uçar hale getiriyor. 

Burada herşey, herkes, her sistem, her obje bildiğimizden farklı. 

Ulaşım için metroyu kullanıyoruz. Tokyo metrosu diğer şehirlere çok benzemiyor. Metronun bazı hatlarını özel şirketler işletmektedir. Böyle olunca geldiğimizde aldığımız 72 saatlik kart özel şirketlerin işlettiği hatlarda geçmiyor. Ayrıca Tokyo metrosu, diğer şehirlerden daha karmaşık, buna ilave olarak Japonca yazıldığı(gerçi altında İngilizce de yazıyor) için biraz daha zor. Metroyu öğrenmek, işimizi kolaylaştıracak çünkü ulaşımızın tamamı metro ile olacak. 

Bazen gideceğimiz yeri kestirirken zorlandığımız da olmuyor değil. O zamanlarda Japon görevlilere soruyoruz. Bazen de İngilizce bilmeyen görevli, çeviri cihazı ile konuşuyor, İngilizce çeviriden sonra biz dinleyerek anlaşmaya çalıştık. 

Bugün ilk ziyaretimizi  Tokyo’nun merkezinde olan Akihabara’ya yapıyoruz. Tokyo’da gezilecek yerler sıralamasında kentin kalbindeki Akihabara Electric Town hep vardır. Son yıllarda geçirdiği köklü değişim sonucunda gayet renkli bir atmosfere kavuşmuştur. 

Bölgede elektronik alışverişi için sofmap, Laox, Yamada Denki, Akkuyu gibi zengin ürün çeşitliliğine sahip, çok katlı mağazaları gezmek mümkün. 

Akihabara’da gezerken yorulduğunuzu hissedersiniz. Burada bulunan “ maid” veya “manga” kafelerden birinde oturup mola verebilirsiniz. 

Ekibimiz ilgiyle elektronik eşyaları inceledi. Ülkenizdeki kur farkı ve Türk Lirasının değer kaybı ve Doların değer kazanmış olmasından  dolayı fiyatlar almış başını gitmiş durumda. 

Akihabara’dan çıktıktan sonra yolumuzun üstünde Türk usulü dönerci ile karşılaşıyoruz. Ufak bir mekanda döner dürüm satıyor. Dönerin alt kısmı tavuk, üst kısmı ise etten yapılmış. Döneri delikanlının adı Kerim’di ve kendisi Adanalıydı. 

Japonya’da Türk görmenin mutluluğuyla, Türkiye’de yemediğimiz tavuk dürümden birer tane burada yiyoruz. 

Buradan Shibuya’ya geçiyoruz.Yaya geçidi ile ünlü olan dünyadaki tek yer burasıdır sanırım! Beş yolun kesiştiği bu nokta Tokyo’nun en hareketli merkezlerinden ve istisnasız olarak her saniye kalabalık. Yine de bir şekilde insanlar bu curcunanın içinde en ufak bir sorun yaşamadan karşıdan karşıya geçmeyi başarıyorlar. Çevrede müzik ağırlıklı olmak üzere birçok alışveriş mağazası ve fast food temelli restoran var. Binalar Japonya ile ilgili birçok görselden tanıdık gelecek dev ekranlarla kaplı, neon tabelalar her yerde. Burada olsun, dünyanın elektronik alışverişte merkez noktası sayılan Akihabara olsun birçok bina kat kat arcade salonu ve ne kadar nostaljik gelse de bir noktadan sonra içeriden gelen elektronik gürültüler sokakta yürürken bile başınızı ağrıtabilir.

Burada karşıdan karşıya geçmek, sanki bir faaliyet yapıyormuşsunuz gibi bir iş. 

Az ileride Hachiko adlı bir köpeğin heykelini görüyoruz. Heykelin başında yüzlerce insan fotoğraf çekince iş tuhafımıza gidiyor ve yanaşıp, izliyoruz. 

Köpek heykeline ilgi oldukça fazla, fotoğraf çekilmek için ön sırada olmak lazım. 

Bu köpeğin öyküsü ise şöyleymiş;

Tokyo Üniversitesi Ziraat Fakültesinde görev yapan Profesör Dr Hidesaburo Ueno’nun, Hachiko cins köpekle 1924 yılında tanışmasıyla başlar.

Köpeği beslemeye başlamış olan Profesör Ueno, köpeğin adını Japoncada “sekiz” anlamına gelen Hachiko koymuş. Sekiz sayısı onların inançlarına göre şans getiren bir rakam olmasındandır. Bu muhteşem köpek, her sabah üniversiteye gitmek için evden metroya kadar yürüyen sahibine eşlik edermiş. Sahibi ile birlikte metronun dış kapısına gider daha sonra sahibi gittikten sonra geri dönermiş. Her gün aynı şekilde devam ederken bir akşam üniversite dönüşünde metronun çıkışında profesör köpeğinin kendisini beklediğini görmüş. Ve bu duruma epeyce şaşırmış. Bu sevimli köpek, sahibinin her gidiş ve dönüş saatlerinde eşlik edermiş. Onun bu davranışları herkes tarafından dikkat çekmeye başlamış ve herkes tarafından konuşulmaya başlanmış.

Bir yıl boyunca, her sabah sahibini metroya kadar götürürmüş, her akşam iş çıkışında da metronun önünde karşılarmış. Bir gün sabah sahibine yine metro istasyonuna kadar eşlik etmiş. Dönüş saatinde gittiğinde profesör gelmemiş. Çünkü Profesör, Ueno üniversitede kalp krizi geçirip ölmüş. Haftalar, aylar boyunca her akşam Tokyo metrosunun Shibuya İstasyonunun kapısında beklemiş. Tam 9 yıl boyunca sahibinin gelmesini bekleyen Hachiko 1935’te, 11 yaşındayken metronun kapısında ölmüş.

Yine burada herkesin ziyaret edip fotoğraf çektirdiği nokta minik Hachiko heykeli. Liam Neeson’un başrolünde yer aldığı bir filme bile konu olmayı başaran bu köpek için dünyanın gerçekte yaşamış en ünlü köpek ünvanına sahip olmuş.

Hachiko’nun filmleri yapılmış, fırsatınız olduğunda seyretmenizi öneririm, ben seyrettim ve  beğendim, sizde beğeneceksiniz. 

Buradan İmparator Meiji’nin tapınağını görmeye gidiyoruz. Metrodan, Meiji durağında iniyoruz ve 15 dk kadar yürüdükten sonra ünlü parktan geçtikten sonra tapınağa geliyoruz.

Mejinin tapınağına gitmeden, Japonya’daki dini inancından söz etmem gerekiyor. 

JAPONLARIN DİNİ İNANIÇLARI

Japonların büyük çoğunluğu Şintoizm dinine inanır.  Budizm de yaygındır. Ancak Şintoizm onların milli dinidir.

Şintoizmde kutsal metinlerinde bu ilahların yaptıkları yazılıdır. Onlar da aynen insanlar gibi doğar, evlenir, banyo yapar, hastalanır, kıskanır, ağlar ve ölürler.

İlahlarla ilgili inançlara göre, birbirleriyle hem kardeş hem de karı koca olan GÖK(Baba Tanrı) ile YER (Ana Tanrı) bütün Japon adalarını ve diğer tabiat tanrılarını doğurmuştur.

Ailenin, köyün, klanın ve İmparatorun atalarının ruhları en başta gelen ruhlardır. Şintoizm, diğer dinlere karşı oldukça hoşgörülü bir din olmasıdır. Milli bir dindir. Tabiata tapmaya önem verir.

Buraya girmeden akan suyla abdest alınıyor ve ondan sonra huzura çıkılıp, saygı gösteriliyor. 

İmparator Tapınağı (Meiji Jingu) ve Yoyogi Parkı: 

Buraya JR Yamanote hattının Harajuku adlı durağı ile ulaşılıyor. Tarihi dokusunu koruyan nadir istasyonlardan biri olan Harajuku başlı başına bir ziyaret sebebi bile sayılabilir. Parkın diğer tarafında kalan Takeshita Sokağı ise Hello Kitty başta olmak üzere Japon popüler kültürü hakkında hediyelik eşya satan dükkanlarla ve Japon gençlerle dolu. Şehrin göbeğinde yer alan muhteşem bir park olan Yoyogi’de yüz bin civarında ağaç bulunuyor. Zaten Tokyo hareketli bir metropol olmasına rağmen her mahallede en az bir park var, gerçekten yeşil bir kent. Benim ziyaret ettiğim gün hafiften bir yağmur da vardı, toprak kokusunu içime çeke çeke ağaçların arasından yürümek gerçekten keyif vericiydi.

Ağaçların arasında yaklaşık on dakikalık bu güzel yürüyüşün ardından ulaşılan tapınak ise tipik bir Şinto mabedi. Japonlar hala aktif olarak ibadet için kullanıyor, o yüzden buna uygun biçimde saygılı davranmak gerekiyor. Ağaçların arasındaki tapınak sanki şehirden kilometrelerce uzaktaymış gibi sessiz ve huzurlu. Bu tapınak yazının başında bahsettiğim İmparator Meiji ile eşine adanmış. Asırlar boyunca fiilen Shogun tarafından yönetilen ülkede sadece kukla konumunda kalan imparatorluk hanedanını yeniden fiili iktidara taşıyan ve Japonya’da derebeyliği (ve samuraylığı) kaldırıp batılı bir yönetime geçen Meiji epey seviliyor, hatta buranın bir anıt değil de tapınak olduğu dikkate alınırsa bu sevginin dozu biraz kaçmış gibi!

Meijinin tapınağından çıktıktan sonra ünlü Takeshita caddesine görmeye gidiyoruz. 

İlgi çekici bir sokak, rengarenk dükkanlarla dolu olan güzel bir sokak. 

Akşam oluyor ve Akihabara’nın gece ışıklı halini görmek istedik ve tekrar Akihabara’ya gittik. Gece bütün sokaklar ışıl ışıl ve görülmeye değerdi.

Akihabara’yı yürüyerek bir tur gezdikten sonra yolumuzun üzerinde gece kulüpleri ile karşılaştık. 

Japonya, gece hayatı ile de kendinden söz ettirebilecek kadar renkli olduğunu duyduk, konumuzun dışında kaldığı için bu kadarı yeterli. 

Metro ile tekrar otelimize döndük. Bugün 23 Bin adım yürümüşüz, metroların bir kısmında yürüyen merdiven olmadığı için 30 kat çıkmışız.  Yine de Japonya’yı görme aşkına yürümeye devam edeceğiz. 

Japonya’da yeme içme hiç sorun değil. Burada “ Family Mark” adıyla marketler var. Bu marketlerde günlük, sandviç, balık, et, makarna, pizza ve daha yüzlerce çeşit hazır yiyecekler mevcut. 5 TL den başlayarak çok pahalı olmayan yiyecekler mevcut. Ben de Japon olsam evde yemek pişirmez, buradan alır yerdim. Japonya’yı görünce, Türkiye’de kadın olmanın zor olduğunu anladım. 

Japonya, çok pahalı bir ülke olduğu için  paranızı ekonomik kullanmak zorundasınız. 

07 Haziran Cuma

Bugün Tokyo’daki son günümüz gezerek ve tanıyarak geçireceğiz. Gezi planımıza uyarak sabah 09.00’da otelden ayrılıp, zamanı iyi değerlendirmek istiyoruz.

Eski Japonya Büyükelçiliğini yapmış Yüksel Görmez’in yazdığı kitaptan Orhan Beşiroğlu bir not aktardı. 

Yüksel  Görmez Japonya kitabında diyor ki “Cumhurbaşkanımızın resimlerinden birini gördüm basında birkaç gün önce. Abe-san’a resmen elense çeker gibi sarılıyordu. Sarılma ama ne sarılma anlatamam. Can ciğer kuzu sarması gibi. Öyle içten, öyle samimi bir sarılma. Olmaz, olamaz böyle bir şey Japonya’da.  Dokunulmaz, dokunulamaz.  Bakışmak bile zordur bu memlekette, sarılmak da ne oluyormuş! Ama olmuş işte.  Abe-san’a  böyle sarılmak hakikaten öyle her babayiğide kısmet olmaz.  Japonya’da selamlaşma öne eğilmekle olur. Düşük sosyal pozisyonda olan, daha yukarıda olan önünde daha fazla eğilir ve olay biter.  Herkes kendi yoluna gider.”

 Gerçekten, burada tek bir insan, kadın veya erkek olsun, birbirine dokunduklarını görmedim.

Düşündüğümüzü yapmak mümkün olmadı. Otelin kapısının önünde bir Japona rica ettik ve grup halinde fotoğrafımızı çekmesini istedik. Ekrana bastı ve kendi fotoğrafını çekti. Kendini çektiğini fark edince hepimiz koptuk gülmekten. 

Sonra Telefonu düzelttikten sonra Japon’un bizi çektiği fotoğraf ise şuydu;

Hava çok bulutlu ve her an yağmur yağacak gibiydi. Metroloji bu günü yağmurlu olarak göstermişti. Tokyo’da yağmura yakalanacaktık. 

Daha sonra karşımıza bir Budist tapınağı çıktı. 

Budistlerin ilgi gösterdiği bir tapınaktı ve içeride Budizme inanan Kişiler oturmuş Budist rahibi dinliyorlardı.

Buradan İmparatorluk Sarayına  geçtik. 

Edo kalesinin üzerinde yer alan bir saray olan Tokyo Sarayı, merkezde yer alıyor. Etrafındaki hendeklerle savunma sağlayan bu yapı, büyük duvarlar ile korumasını sağlamlaştırılmış.  Edo Kalesi, Japonya'yı 1603'ten 1867'ye kadar yöneten Tokugawa shogun kontrolündeymiş. 1868 de shogunluk devrilmiş ve başkent buraya taşınmış. 1888 de yeni bir İmparatorluk sarayı inşaatına başlanmış. 2. Dünya savaşı sırasında oldukça büyük bir hasar gören saray, restore edilerek, yeniden hayata döndürülmüş.  İmparatorluk ailesi burada yaşamaktaymış.

Sarayın iç alanları genellikle halka açık değildir. Sadece 2 Ocak'ta (Yeni Yıl Kutlaması) ve 23 Aralık'ta ( İmparatorun Doğum günü ) ziyaretçiler, iç saray alanlarına girebiliyor. İmparatorluk Sarayı, Tokyo İstasyonu'na on dakikalık yürüme mesafesindedir.

Daha önce Edo Kalesi olan İmparatorluk Sarayı'nın çevresinde halen eskiden kalan su dolu hendekler bulunur. Gösterişli kapılar ve eski nöbetçi kuleleri sarayın etrafında belirli aralıklarla konumlandırılmıştır. Ana girişe zarif Nijubashi (Çifte Köprü) ile ilerlenebilir olup özel günlerde halka açıktır. Doğu Bahçesi (Higashi Gyoen) bir zamanlar kalenin en yüksek kulesinin bulunduğu yerdir. Her mevsime özgü çiçeklerin süslediği bu bahçe, ideal bir dinlenme yeri olarak herkese açıktır.

 Binaların çoğu İkinci Dünya Savaşı'nda tahrip edildiğinden dolayı, bugün saraydan kalan şeylerin çoğu sadece 50 yıllıktır.

Sarayın güzel bahçeleri, her an ücretsiz erişim imkanı ile 1968 yılında halka açılmıştır. Özellikle ilkbahar mevsiminde, kiraz çiçekleri açtığında görülmeye değerdir.

 Girerken bir kart veriyorlar ve çıkarken teslim etmeniz gerekiyor, böylece içeride kimse kalmadığından emin olmaya çalışıyorlar. Giriş ücretsiz ancak pazartesi ve cuma kapalı. 

Yağmur başladı ve Family Mark’a uğradık ve birer şemsiye aldık. Buradan  sonra şemsiye ile gezeceğiz. Orhan Beşiroğlu, 500 Yen vererek bana bir şemsiye hediye etti. Bu şemsiyeyi Japonya hatırası olarak dört ülke taşıdım ve Türkiye’deki evime getirdim.

Buradan Tokyo balık haline gideceğiz. Yürüdük ve balık hali olduğunu tahmin ettiğimiz yerde balık halini bulamayınca sorma ihtiyacı hissettik. Balık hali yeni yerine taşındığını ve 5 km ileride olduğunu söylediklerinde buraya gitmekten vazgeçtik. 

Rotamızı 47 Roninin mezarının bulunduğu tapınağa çevirdik. İndiğimiz metro istasyonundan 300 metre ilerideydi. 

47 Roninin mezarı işte bu tapınağının  yan tarafında bulunmaktadır. Gruba 47 Roninin hikayesini bu sefer ben anlattım. 47 Roninin Filmlerinin yapıldığı, 1.700 yılında yaşanmış,  tamamen gerçek olan 47 Roninin öyküsü şöyle;

47 Roninin hikayesi, Japonya tarihinin en çok bilinen, ilgi duyulan ve gerçek olan dramatik bir olayıdır ve 1700’lu yıllarda yaşanmıştır.  

İkisi de Lord olan Kira ve Asanso’nun ilişkileri bozulur.Aç gözlü ve kendini beğenmiş olarak tanınan Kira, saygı ve minnettarlığın bir göstergesi olarak pahalı hediyelerin sunulmasına sinirlenmiş ve asanso’ya yardım edeceği yerde, ona hakaret ve küfürler savurmuş. Kira bir noktadan sonra asano’ya herkesin ortasında küçük düşürmek için fırsat kollamaya başlamış. Söz konusu olaylardan 2 ay sonra, asano’nun dayanma sabrı ortadan kalkmış bir duruma gelmiş.

 14 Mart 1701 tarihinde asano kılıcını çekti ve kira’yı hafifçe yaralayacak şekilde hamle yapmış. Halbuki Şogun hükümetinin yönettiği edo kalesinin içinde böyle bir hareketi yapmak, ölüm cezasına sebep olacak bir suç teşkil ediyormuş. Asano, Şogunluğa karşı kötü bir his beslemediğini ve kira’yi öldürme konusunda başarısız olduğu için pişman olduğunu aktarmış.

 Müfettişlerin araştırması sonunda, Şogunluk yönetimi asano Lordunu ölüme mahkum etmiş  ve karnını kesmesi, yani intihar etmesi teklifinde bulunmuşlar. Öte taraftan Kira’ya herhangi bir ceza verilmemiş.

 Haber asano kalesine ulaşmış ve asano’nun adamları haberi duyduklarında çılgına dönmüşler, bu olayın üstüne asano’nun adamları ne yapmaları gerektiğini düşünmeye başlamışlar.

Kira’nın uygunsuz hareketlerinin görmezden gelinmesi, asanso’nun adamlarının intikam hırslarını alevlendirmiş.

 Efendisi öldüğü için 321 Samuray, artık Ronin olmuşlar. Ronin demek aynı zamanda çok tehlikeli süreçlere hazır olmak demekmiş. Roninler efendisi varsa  Samuray oluyorlar ve efendilerinin hizmetinde yer alarak rütbe, mevki ve övgü kazanıyorlarmış.  Efendisi öldürülen bir samuray Ronine dönüşünce, ister istemez eski liderinin sadakatını gözler önüne serecek ve intikam ateşi ile tutuşacaktı.

 Bir grup asano savaşçısı, intikam almanın yollarını planlamaya başladı. Asano’nun adamları 2 yıl boyunca sabrederek intikam alacakları günü bekliyorlardı. Örgütlenmelerini çok gizli olarak yürüttüler. Gizli buluşmaya 59 ronin, Kira’ya karşı harekete geçmeye karar verdiler. Osano’nun baş encümeni ve önemli adamı olan Oiski, sadece 46 adamının harekete iştirak etmesine müsaade etti ve geri kalan 13 adamını ailelerinin yanına gönderdi.

14 Aralık 1702’nın karlı soğuk bir kış gecesinde, Kira’nın konağını bastılar ve 1,5 saatlik çatışma sonunda Kira’nın adamlarının işi bitmiş, Kira savunmasız kalmış, roninler bir adam kaybetmişler ve 46 kişi kalmışlardı. Kira’yı dolaba saklanmış halde buldular. Ona liderleri asano’ya tanınmış aynı seçeneği ve ayrıcalığı tanıyarak onurlu bir şekilde intihar etmesini önerdiler. Kira bu teklifi kabul etmedi, Kira’nın kafasını kestiler. Roninlerden taresaka’yı kichiemon’a da ako’ya gidip intikamın tamamlandığı haberinin verilmesi emredildi.

Gün batımına doğru kira’nın kafasını , efendilerinin Sengaju tapınağındaki mezarına götürdüler. Kira’nın evinden tapınağa kadar olan 10 km lik yol boyunca, intikam öykülerini herkese anlatan roninler, halktan büyük destek ve hayranlık topladılar. Tapınağa vardıklarında terasaka dışındaki 46 ronin, kira’nın kafasını bir kuyuda yıkayıp, temizlediler ve adamın canını alan hançeri ile birlikte asano’nun mezarın bulunduğu sengakuji tapınağına yerleştirdiler.  46 ronin, görevlerini yapmanın huzuru içindeydiler.

Şogun tsunayoshi, kızgın ve öfkelenmek yerine 47 roninin liderlerine gösterdikleri sadakate hayran kalmıştı. Bir yanda da yürürlükte olan konular vardı ve uygulanması gerekiyordu. Bunun yanında bir de ülkenin yazılı kuralları vardı, bu kurallara göre cezalandırılmaları gerekiyordu.

47 gün süren düşünme evresinden sonra trunayoshi, oishi ve onun hayatta kalan 45 adamını bir suçlu olarak değil de, onurlu bir savaşçı olarak kendilerini infaz etmelerini emretmiştir.  Eğer Şogun, bir suçlu olarak öldürülmelerini isteseydi, onların ortaya koydukları bushido felsefesi zedelenmiş olacaktı. Ama onurlu bir savaşçı gibi ölmelerini emrederek, hem kanunları uygulamış hem de bushido felsefesini sekteye uğratmamıştır.

04 Şubat 1703 tarihinde 46 roni, 4 gruba ayrılmış, Oishi ve 45 ronin aynı anda kahramanca ve seppuka ( hara kiri) yapmışlar ve onurluca kendini kurban etmişlerdir. Ölümlerinden sonra 46 ronin(biri çatışmada ölmüş), efendilerinin gömülü olduğu sengakuji tapınağındaki mezarın her iki yanına gömülmüşlerdir.

Terasaka, bir süre sonra edo’ya geri döndü ve Şogun tarafından affedildi. 87 yaşına kadar yaşayan terasaka, 1747 yılında hayata gözlerini yumdu ve o da efendisi ile 46 yoldaşının yanına gömüldü.

Roninlerin baskında giydikleri ev yapımı kıyafetleri ve kullandıkları silahlar, davul ve düdük ile birlikte hala sengaku tapınağında korunmaktadır.

47 Ronin, daha sonra Lordlarının yanına gömülmüşlerdir.

Bu tapınaktan sonra Japon restoranların yoğun olduğu bölgeye gittik. Yağmur şiddetini artırmış, neredeyse gezmemize engel olacak kadar şiddetli yağmaya başlamıştı. Bir balık restorana girdik ve  öğle yemeğini bu restoranda yedik.

Burada restoranın vitrinlerinde,  içeride yiyebileceğiniz yemek çeşitlerinden birer numune bulunmaktaydı. Bu Japonya’da hemen hemen her restoranda uygulanan bir sistemdir.Bunlara bakıp,fiyatlarını görüp,  beğendiğiniz çeşidi sipariş veriyorsunuz. Bizim girdiğimiz restoranın vitrininde şunlar vardı;

Restoranlara,  temizlik ve hijyen bakımından söylenecek tek bir eleştirimiz olmadı. 

Kısa süre sonra yemeklerimiz geldi. 

Çorba, balık ile istakoz karışımı bir tabak, salata ve pilav vardı. Balık tabağını çok beğendim. Diğerlerini de beğenerek yedim ama bizim salatamızın ve pilavının  yanından geçemez. Yemeğimizi yerken, yağmurun de dinmesini bekledik. 

Tokyo’ya gelen bir gezginin mutlaka uğraması gereken yerlerden biri de Asakusa tapınağıdır. Yürüyerek gidiyoruz.

Tapınak girişinde sağlı sollu hediyelik eşya dükkanları ile sokak lezzetlerinin sunulduğu dükkanlar var. 

Az ileride tütsü bulunmakta ve buraya gelen insanlar saygılarını göstermektedirler. 

İlerlemeye devam ediyoruz ve bizi tapınak karşılıyor. 

İçeride, çok Japon önce önünde bulunan platforma para atmakta ve sonra saygıda bulunmaktadır.  Saygıya evet de, para atmak manasız. 

Bu Japonları anlamak çok kolay değil. 

Yanda da bizim eski yıllarda  şans, kader, kısmet diye güvercinlere çektirdiğimiz fal kağıtları olan kutucuklar var, buraya para attıktan sonra bir kağıt çekiyorlar.

İşte tapınak denen yanda bulunan katlı binadan sonra görülecek yerler bunlarla sınırlı. 

ASAKUSA’yı kısa sürede dolaştık. Burada kısa olarak size ASAKUSA’nın tarihinden söz etmek istiyorum.

ASAKUSA VE SENSOJİ TAPINAĞI

 Asakusa  bölgesinde yer alan Sensoji tapınağı şehrin en eski Budist tapınağı olarak bilinir. Etrafında Pazar sokağı, devasa giriş kapısı ve renkli mimarisiyle sensoji tapınağını gün içinde çok sayıda turist ziyaret eder.

İnşaatı 645’te tamamlandığı bilinen tapınağın o dönemde yaşayan iki kardeş tarafından yapıldığı anlatılır.

Efsaneye göre iki kardeş, bölgedeki Sumida nehrinde balık tutarken merhamet tanrıçası Kannon’un heykelini yakalarlar daha sonra heykeli nehre atarlar fakat heykel her defasında nehirden çıkarak yanlarına gelir.

Bunun üzerine kardeşler, kutsallığa saygı göstermek istedikleri tanrıça Kannon adına Sensoji tapınağını inşa ederler.

ASAKUSA TAPINAĞI

Sansoji tapınağının hemen solunda 1649’da inşa edilen Asakusa tapınağı vardır. 2nci Dünya savaşı sırasında tapınak büyük hasar gördü. Savaş sonrası tapınağın zarar gören kısımları restore edildi ve eski görünümüne kavuşturuldu.

Haftanın her günü 06.00- 17.00 saatleri arasında açık olan tapınağa, yıl boyunca 30 milyon kişi tarafından ziyaret edilmektedir.

Yerel atıştırmalıklar ve hediyelik eşya satan dükkânlarla dolu Nakamise Sokağına çıkılır.

İnsan gücüyle yürüyen Faytonla(Jinrikisho)rehberli bir gezi yapılabilir. 2 Kişilik 30 dakikalık bir tür, yaklaşık olarak 900 Yen(50 lira) civarındadır.

Tapınaktan içeri giriş kapısından geçerken Fujin ve Raijin yer alır.Fujin: doğuda yer alan rüzgar tanrısını simgeler.Raijin: batı tarafında yer alan şimşek tanrısını simgeler.Ana giriş kapısı, en az 1000 yıllık bir kapıdır.

Tapınaktan ayrıldıktan sonra yürüyerek Ueno parkını görmeye gidiyoruz.  Ueno parkı adını, Hachiko adlı köpeğin sahibi olan Prof DR Hidesaburo Ueno’dan almış. 

Yolda yürürken yerde cansız bir halde yatan erkek görünce endişeleniyoruz. Grubunuzda iki doktor mevcut ve Petek hanım kendimi tanıttıktan sonra yerde yatan adama müdahale etmeye çalışıyor. 

Yanında bulunan kız arkadaşı ise sürekli gülüyordu. 

Az sonra yerde yatan adamın sarhoş olduğunu anlıyoruz, ambulans çağrılıyor ve onları orada bırakıp, biz yürümeye devam ediyoruz.

Ülkenin Takugawa Klanı’nın yönetimi altında olduğu EDO döneminde kentin en büyük ve zengin tapınağı konumundaki Kaneiji’nin bulunduğun alanın bir kısmını kapsayan Ueno parkı, 1873 yılında halkın ziyaretine açılmıştır. 

Güney girişinde derebeyliğin sonunu getiren olaylardan biri olan Ueno savaşında görev yapmış General Saigo Takamori’nin heykeli ile karşılaşıyoruz.

Burada yağmur şiddetlenince grubumuz Starbucks kafede oturduk, kahvelerimizi içtik. 

Gün içinde bu kadar tapınak görmek bana çok geldi. Moskova’da bulunduğumuz dönemde gelmeyi çok istediğim Tokyo Camii’ni görmek istiyordum. Gruba rica ettim, onlarda hoşlanarak kabul ettiler ve Tokyo Camiini görmeye gideceğiz.

Tokyo Camii şehrin çok dışında bir alanda olduğunu öğrendik. Buraya gitmek için 3 metro aracı değiştirerek ve 25 istasyon  gitmemiz gerekecek. Metroya bindik, 3 araç değiştirdikten sonra  Tokyo Camiine bulduk. Camiye girmek  bize iyi geldi. 

Akşam ezanı okunmuştu, Savaş Bekar’la birlikte akşam namazımızı kıldık.

Ülkeden uzakta, kendine ait bir şey bulmuş olmanın mutluluğu içinde Camiden ayrıldık. Geldiğimiz gibi uzun yolculuk sonrası Shibuya’ya döndük. 

Shibuya yaya geçidi ile ünlü yer. Beş yolun kesiştiği bu kavşakta Japonlara karışarak bizde onlarla birlikte karşıdan karşıya geçtik. Karşıda Ueno’nun köpeği Hachiko’nun heykeli olduğunu dün anlatmıştım. Heykel yine çok kalabalık. 

Akşam yemeğini bu meydanda yedik. Yemek sonrası Tokyo’nun merkezinde ünlü mağazaların bulunduğu caddeye geçtik. 

Bu sokakta gezmek doyumsuz bir mutluluk vermekteydi. Tokyo’nun merkezinden Tokyo’ya veda ettik ve otelimize döndük. Bugün  25 Bin adım atmışız. Şiddetli yağmur yağmamış olsaydı belki daha da fazla olurdu. 

Tokyo’dan ayrılırken, Tokyo hakkındaki gözlemlerimi özetlemek isterim. 

Şehrin tamamını kapsayan bir metro sistemine sahipler. Tokyo’da iki ayrı metro sistemi var, birinin bileti diğerinde geçmez. Metroların birini özel şirket çalıştırmaktadır. Diğer metrolardan farklı olarak, inerken de kart okutulmaktadır. Bu binen ile inen sayısını eşleştirmek için olduğunu düşündük. 

Sokakta tek çöp kutusu bulmanız imkansız. Çöp kutusunun olmadığı bir şehirde; bir sigara izmariti ve çöp görmeniz mümkün değildir. 

Japonya’da havaalanlarındaki fiyatlar, şehrin içinde faaliyet gösteren en ucuz marketlerin fiyatları eşittir. Burada kural böyledir. Darısı İstanbul Havaalanının başına.

Sokakta gezerken aşağıdaki tabelayı gördük. 

Kobe Japonya’nın bir kentidir. Sözü edilen Kobe eti, yalnızca Kobe’de yetişen hayvana ait olduğu söylenir. Bu hayvanlar yalnızca bira ile beslendiği,  hayvanda stres ve gerilim olmadığı için eti çok yumuşak olurmuş. Kilosu 1.000TL civarında. Hatta Kobe etinin İstanbul’a geldiğini ve Kobe eti ile yapılan bir hamburgerin fiyatının 300-500 TL arasında satıldığı söylenmektedir. Kobe eti bu kadar kıymetli olduğunu da öğrendik. 

08 Haziran Cumartesi

Bugün için yapacaklarımızı, dün gece konuştuk. Program şöyle: sabah 08.00’de valizlerimizle otelin lobisinde buluşacağız. 

Otelin 800 metre ilerisindeki otobüs durağından havaalanına giden otobüslere binecek ve Hanede havaalanına gideceğiz. Japon havayollarına ait uçakla saat 11.30’da Haneda’dan Osakaya uçacağız. Osaka’da havaalanından, Kyoto’ya giden otobüse binip Kyoto’ya gideceğiz. 

Grubumuz, belirlenen  saatte lobide hazırdı. Otel Check-in işlemleri yaptırdık, yola çıkmaya hazırız. Hava kapalı ve çok bulutlu. 

Otelden havaalanına gidecek durağa olan mesafe yaklaşık 800 metre, yürüyerek durağa gittik. 

Hava kapalı fakat yağmur yok. Yolun sonunda durağı vardık. 

Burada sevimli köpeği ile yürüyen Japon’u durdurduk ve  köpeğini sevdik. Köpeği sevmemizden Köpek kadar, köpek Sahibi de mutlu oldu. 

 Bu arada durakta otobüsün tarifeleri mevcuttu ve tarife şöyleydi;  

Bize uygun olan olan zaman dilimi 08.40’ti. En sol baştaki bölüm saat, mavi olan bölüm, o saate ait dakikaları göstermekteydi. 

Otobüs tam saatinde geldi, valizleri yükledikten sonra otobüse geçtik.

 Otobüs mini bir banka gibiydi. Paramızı şoförün nezaretinde makineye yükledikten sonra koltuğumuza geçtik. Çok temiz ve özenli bir araçtı.

Haneda havaalanına 25 dakikada sürede vardık ve işlemlerimiz çabuk bitti.

Grubumuzun Haneda havaalanı hatırası olsun istedik. 

Uçağa bindiğimizde Japon hava yollarının dünyanın sayılı hava yollarından  biri olduğunu gözlerimizle gördük. İç hatlarda olmamıza rağmen boing 776- 300 uçağı ve içi 2-3-2 şeklinde ve çok geniş ve rahat bir uçaktı. Japon hosteslerin saygı ve Hizmetleri ise görülmeye değerdi. Büyük olmak böyle olur dedirtti. 

Japonya’da bindiğimiz bu uçağın biletini şimdi almış olsaydık 24.000 Yen( 

1.300 TL), biz 8 ay önce aldığımız için 11 Bin Yen’e( 600 TL) uçtuk.

Osaka havaalanına indikten sonra, Kyoto şehrine gitmek için iki seçeceğimiz var. Havaalanından kalkan otobüs, bir saat yolculuk süresinde Kyoto’ya kadar götürüyor. İkinci seçenek ise havaalanından şehre otobüsle gitmek, Osaka’dan hızlı trenle Osakaya gitmek. Biz otobüs tercihini kullanıp, Kyoto’ya geçiyoruz. 

Hazır Kyoto’ya gelmişken size Kyoto hakkında kısa bilgiler  vermek isterim. 

Kyoto, Japonya’ya 1.100 sene başkentlik yapmış bir şehir. Kyoto demek “Başkentlerin başkenti” anlamına gelmektedir. 

Kyoto; bir çok kere dünyanın en güzel şehri ünvanını elde etmiş bir şehirdir. 

Japonya, Kyoto’ya havaalanı yapmamış değil, Kyoto’nun orijinal güzelliğini bozmak istemediği için Osaka havalimanını  kullanmayı daha doğru bulmuştur. 

ABD’leri 2 nci Dünya savaşı sırasında Japonya’ya ilk atom bombası atma fikri Kyoto şehri için vermişler, daha sonra bu kadar güzel şehre atom bombası atmayalım fikri ortaya atılmış ve Hiroşima ve Nagazaki  şehirleri seçilmiştir. 

Şehrin tüm yollarında tek çöp kutusu bulamazsınız, yollarda tek çöp de bulma şansınız de yoktur. Tüm şehri boydan boya gezsenize yerde tek bir sigara izmariti bulma şansınız yoktur. Daha önce yazdım; burada her şey, her sistem ve her obje farklı, hayran olmamak mümkün değil. 

Şehirde otomobil insan sayısı  kadar,  bisiklet kullanan insan mevcut. Burası yaşanacak bir şehir. 

Şehir merkezinde öğlen yemeğimizi yedikten sonra, 5 durak ilerideki kalacağımız 

“ KONUK EVİ” ne metro ile 5 durak gidiyoruz. Galiba yorulduk. Grubumuzun en genç ve en sevimli iki üyesi Eylem ile Ecem, metro İle giderken bu haldeydiler.

Kolay değildi; dördüncü uçak yolculuğumuzu yapmış, dördüncü şehre gelmiş ve sekiz günden beri yoldaydık. Tek tesellimiz, ülkeler ve şehirler güzel ve görülmeye değerdi. 

Metrodan indikten sonra kalacağımız konuk evine yaklaşık 1 km kadar valizlerimizle yürüdükten sonra geldik. 

Burada yaygın olarak kullanılan Konuk Evi uygulaması söyle kullanılmaktadır. İki kişilik ailenin kalabileceği bir oda, mutfak, çamaşır yıkama imkanı olan, tıpkı otel gibi bir mekan. Biz çok beğendik ve çok temiz. 

Buraya gelen misafirlerden günlük 200 Yen konaklama vergisi alınmaktadır.

Odalarımızda kısa süre soluklandıktan sonra Kyoto’yu dolaşmaya çıktık. İleride market görünce alışkanlıktan olacak, içeri girdik. 

Geçmiş yıllarda duymuştum; Japonya’da evlerde yemek yapılmaz, her şey hazır yerler denirdi. Bunu gözlerimizle gördük. Markette her şey ama her çeşit yemek hazır olarak mevcut, eve gidip yemek yapmak zaman kaybından başka bir şey değil. Bizler o kadar beğendik ki, çantalarca eşya aldık. 

Grup liderimiz Orhan Beşiroğlu, burdan yumurta aldı ve yarın sabah Türkiye’den gelirken yanında getirdiği sucukla, sucuklu yumurta yapacak ve gruba ikram edecek. Yarın sabah kahvaltı keyifli olacak. 

Marketteki yiyecekleri görmezden gelmedik ve akşam yemeğini bizde Japonlar gibi yaptık. 

Yukarısı, marketin önündeki yeşillik alan, bize hem yemek yeme yeri, hemde dinlenme alanı oluyor. 

Burada bir tespitimi belirtmek  isterim; aramızda şişlerle japon usulü en düzgün yemek yiyen imiz Ecem’de. Japonların şişlerle yemek yemelerinin de güzel olduğunu söylemeliyim.

Burada Metroya yürüdük ve Kyoto’ya gideceğiz. Japonya’da ulaşım pahalıdır. Bunun için tek kart yerine günlük kart aldık. Kyoto’da metro çok karmaşık değil, iki hattı mevcut ve yarın alacağımız kartla hem metroda, hemde otobüsle seyahat edebileceğiz. Gördüğümüz gibi, şehri tanımak için şehirde yaşayanlar gibi geziyor, onlar gibi yaşamaya çalışıyoruz.

İlkgünün akşamı Kyoto şehir merkezini geziyoruz, en büyük elektronik mağazasına girip dolaşıyoruz.

Şehir gece ışıl ışıl ve oldukça hareketli. Tatil boyu hiç durmayacak, dinlenmeyeceğiz. Dünyanın başka bir ucuna gelmenin kolay olmadığını biliyoruz. 

Yarınki programımıza erken başlayacağımız için konuk evine zamanlı dönüyoruz ve istirahat etmek istiyoruz. 

Bu gece Türkiye’de TSİ ile 21.45’te çok önemli bir maç var. Türkiye, Konya’da son Dünya şampiyon ile Avrupa şampiyonası 3 ncü eleme maçımı oynayacak. Biraz maçlara merakınız varsa bu maçı izlemeniz gerekir. Gruptakilerle paylaşmama rağmen haklı olarak dinlenmeyi tercih ettiler. 

Bugün uçakla uçmamıza ve otobüsle yolculuk yapmamıza rağmen 17 Bin adım atmışız.

Saat kurma adetim olmadığı için yine de kurmadım. Saat 03.45’te uyandım ve Türkiye- Fransa futbol maçını seyrettim. Türkiye - Fransa maçı inanılacak gibi değildi. Türkiye maçı 2-0 galip bitirdi. Türkiye tarihinde Fransa’yı hiç yenememiş olduğu düşünülecek olursa, bu başarı Türkiye açısından tarihi bir başarı oldu. Saat 05.45 oldu ve gün aydınlandı. 

09 Haziran Pazar 

Bugünün tamamında Kyoto’yu gezecek ve şehri tanımaya çalışacağız. Orhan Beşiroğlu’u dünden plan yapmıştı; Türkiye’den getirdiği sucuğa, buradan 22 yumurta aldı ve yönetimden de 500 Yen’e ödeyerek  tava kiraladı. 

Orhan Beşiroğlu, kendi elleri ile hepimize sucuklu yumurta yaptı ve odalarımıza getirip bizlere ikram etti. 

Görüldüğü üzere Orhan Beşiroğlu’nun on parmağında on marifet. Hakkını yemek istemem; sucuklu yumurta yapma konusunda eşi Sibel hanımın de yardımı olmuştur. 

Bizlerde odamızda olanlarla, marketten aldıklarımızla ve Türkiye’den getirdiklerimize bir masa hazırladık. 

Siyah görülen kavanozun içinde yaban mersini reçeli var ve onu dün marketten aldık. 

Kahvaltı sonrası otelin önünde buluştuk. Hava çok bulutlu ve ara ara güneş görülüyordu. Temkinli olmaya çalıştık. 

Hazır toplanmışken Japonya’da Zen kültürü hakkında birbirlerimize Zen kültürünü anlattık. Anlatılan Zen kültürü şuydu;

Zen felsefesinin alt yapısı iyi niyetli ve erdemli bir insan olmaya dayanmaktadır. Zen kültürünün temelinde meditasyon vardır. 

Fazlalıklardan kurtulmaya çalışın ve sadeliğinizi koruyun.

Hem davranışlarınızda hem de hayata bakışınızda doğal olun. 

Sürekli sakın kalmaya özen gösterin

Çevrenize karşı farkındalık duygunuzu geliştirin. 

Hayatı hızlı yaşamayı bırakın ve yavaşlayın. 

Zamanı iyi değerlendirin ve önceliklerinizi mutlaka belirleyin. 

Zen Felsefesinden hayatınızdan uzak tutmanız gerekenler ise: 

Zen Felsefesinde hayatınızı ve yaşamınızı olumsuz etkileyen unsurları kendinizden uzaklaştırmanız gerekir. 

Bu unsurlar arasında hızlı yaşam vardır. Ne kadar hızlı yaşarsanız farkındalık durumunuz da o kadar azalır. Bu nedenle, hayatı yavaş ama değerli yaşamaya özen gösterin. Sinir ve olumsuz düşünceleri kendinizden uzak tutun. 

Bunları yazdıktan sonra hiç bir Türk’ün Zen olamayacağını anladım. Yavaş yaşamak bize göre iş değil. Diğerlerine hiç girmeyeyim. 

Genç takımımızdan Arda her gün mutluydu ama bugün Japonya’da olmanın mutluluğu ile uçuyor gibiydi. 

Kyoto’da iki hatlı metro olduğu için, bugünkü gezimizin çoğunu otobüsle yapmak zorunda kalacağız. Bunun için bir günlük otobüs kartına ihtiyacımız vardı. Nereden alacağımızı bilemedik. Markette çalışan personele sorduk. İşini bıraktı ve bizimle uzunca bir süre ilgilendi. Yetmedi bizimle durağa kadar geldi. Bu Japonlar gerçekten de iyi insanlar.

O çok istemesine rağmen anlaşamadık. Sonunda metro istasyonuna gitmeye karar verdik. 

Şehirde bisiklet o kadar yaygın ki, evlerin bisiklet garajları bile var. 

Metrodan bir günlük kartımızı 900 Yen’e aldık. 

Bugün gezmeyi istediğimiz yerlerin başında Müze var. Fakat bir günlük zaman süresinde çok zaman tutacağını düşündüğümüzden müze fikrinden vazgeçtik. 

İlk önce gümüş tapınak olarak da bilinen Ginkakuji Tapınağına gitmeye karar verdik.

Etrafı ormanla çevrili bir tepenin alt kısmında kurulmuş Budist tapınağıydı. İlk defa tapınakta girişte ücret  ile karşılaştık, giriş için 500 Yen ödedik. 

500 yen ödeyip aldığımız bilet buydu. Girişte tapınağı tanıtan kroki vardı ve tapınak ayrıntılı olarak anlatılıyordu.

Ginkakuji Tapınağı’nın Zen bahçesi Kyoto’daki en etkileyici bahçelerinden birisi. Ginkakuji’nin diğer adı Gümüş Pavillon. 1482 yılında dağ köşkü olarak yaptırılmış. Bahçesinde geniş bir çakıl bahçesi var. Zen felsefesine göre sergilenen Edo Döneminden kalma bu çakıl bahçeler Fuji Yanardağı gibi tipik Japon unsurlarını sembolize ediyorlar. Dolunay zamanı gümüşi taşlara vuran ay ışığının tapınaktaki yansımaları, Ginkakuji’nin Gümüş Pavillon olarak ün salmasına yol açmış. Geniş bir bahçesi olan Ginkakuji’de, göreceğiniz her bir taşın, her bir ağaç dalının insan eliyle nasıl mükemmel şekilde konumlandırıldığına imrenerek geziliyor. Yüksek bir tepeden kompleksin bütününü görmek de mümkün.

Tapınağın bahçesinde bulunan bu kum tepesi, Fuji dağını simgelemektedir. Çok güzel bahçeleri mevcuttur. 

Gül hanım dilekte bulunup, nehre para attı. 

Ginkakuji’nin giriş ve çıkışında Kyoto’nun önemli ziyaret noktalarından “Filozof’un Yolu” olarak adlandırılan, 5 kilometrelik bir kanalın iki yakasının sakuralarla bezeli olduğu masalsı bir yoldan geçiliyor. Bu yol gidilip görülmeye değer. 

Tapınakta, ziyaretçiler saygılarımı ifade etmektedirler. 

Bu yapınaktan çıktıktan  sonra KİYOMİZU DERA Tapınağına gitmek istiyoruz. Bu tapınak gitmek için epey yol kat edilmesi  gerekiyor. Bunun için 100 numaralı otobüse binmemiz gerekiyor. Kısa süre içinde geldi ve biz Kiyomizu DERA tapınağına yakın bir yerde iniyoruz.,

Kiyomizu DERA tapınağının bulunduğu yere gitmek için dik bir yokuştan çıkmak gerekiyor. Bu yokuşun sağında ve solunda bol miktarda hediyelik eşya dükkanları ve yeme içme yerleri mevcut. Yol o kadar kalabalık ki, yürümekte zorluk çekiyoruz.

Kalabalıkların büyük çoğunluğu Japon’lardan oluşuyordu. 

Kiyomizu DERA tapınağına geldik. Burada insanlar, ibadetten daha çok, ellerinde cep telefonları ile fotoğraf çekiyorlar. 

O kadar Geyşa var ki, her anlarını fotoğraf çekerek ilerliyorlar. 

UNESCO kültür mirasları arasında da yer alan Kiyomizu DERA TAPINAĞI şehrin Doğusunda Otowa dağında yer alıyor ve büyüleyici bir Kyoto manzarasına sahip. 790 yılında 11 başlı Budist merhamet tanrısı Kannon’a adanarak yapılan tapınak zaman içerisinde deforme olmuş ve bugün bizim gördüğümüz son hali 1633 yılında verilmiştir. 

Tapınağın en güzel ve görülmeye değer yeri 30 metre yüksekliğindeki 139 sütün üzerinde kurulmuş olan ana salonu ve enfes Kyoto manzarası terasıdır. 

Bu tapınağa giriş ücreti de 500 Yen’dir. 

Biz görmek için geldik, daha fazlasını Budistlere bırakıp, tapınaktan ayrılıyoruz. Yol üzerinde rahat bulduğumuz yerlerde oturuyor ve dinleniyoruz. 

Artık tapınak işi bizi sıktı. Şimdi ise şehrin çıkışında  olan olan Bambu ormanına gitmek istiyoruz. Haritadan araştırmamıza göre 30 dakikalık yolculuktan sonra 1 saatlik yaya yürümemiz gerektiğini öğrenince, Bambu ormanları ile içindeki maymunları bir dahaki sefere gelişimizde gideriz diye tur programından çıkarıyoruz.

Yolda, heykeli dikilen köpek Hachiko cinsi köpeğin canlısıyla karşılaştık. Ekibimiz karşılaştığı hayvanların  hiçbirine  ilgisiz kalmadı. Bu seferde öyle  oldu. 

Madem Bambu ormanları bir dahaki sefere kaldıysa, Kyoto’da mutlaka görülmesi gereken yerlerden biri olan NİSHİKİ MARKET’e gitmeye karar verdik. 

İyi ki gelmişiz, burayı görmeden gitmek, Kyoto’yu görmemiş olurduk. Burası, üstü kapalı ve uzun bir sokak. Yüzlerce dükkandan oluşuyor. Japon sokak lezzetlerinin hepsini burada bulmak mümkün. 

Bir çoğu bize göre değil, biz almayalım dedik. Bunun yanında balık ve unla yapılmış olanlarını rahatlıkla yemek mümkün. 

Burası sabah 09.00’da açılıyor ve akşam saat 18.00’de kapanıyor. 

Buranın özelliği, istediğiniz çeşidi burada yiyebilir veya alıp götürebilirsiniz. Biz çok beğendik. 

Fiyatları çok pahalı değil. Beğendiğiniz bir çeşidi 300-500 Yen’e( 10-15 TL’ye) yiyebilirsiniz. 

Grubumuz, damak tadına uygun olan lezzetleri seçti. Ahtapot, balık, hamur çeşidi seçenler oldu. 

Bu keyifli çarşıdan otobüsle  kaldığımız konuk evine döndük. 

Yolumuzun üzerinde mezarlıkla da karşılaşınca, Japonya’da mezarlıkların nasıl olduğunu merak ettik. 

İlk karşımıza çıkan mezarlığı fotoğrafladım. Amacım, Japon mezarlıklarını görmek ve bizim mezarlıklara ne kadar benzediğini ortaya koymaktı.   

Bugün tüm gidilen yerlere, halkın içine karışarak otobüsle gittik ve 20 Bin adım attık. Artık bu kadar yürümek sıradan geliyor. 

11 Haziran Salı

Bugünün planı söyle; en geç 09.00’da odamızı boşaltacak ve Japonya’nin  3 ncü büyük şehrimden birisi olan Osaka’ya gideceğiz. 

Sabah kahvaltı sonrası kaldığımız Konuk evinden valizlerimizle ayrıldık. Hava kapalı ve gezmeye uygun. 

Otobüsle Kyoto merkeze gideceğiz. Valizlerimizi merkez metrodaki emanete  bırakacağız ve Kyoto’ya doyamadık, gün boyu şehri gezmeye devam edeceğiz. 

Önce şehri gezmek için bir günlük otobüs bileti aldık. Çok sefer seyyahat edeceksiniz bu kart daha avantajli. Kartlar için kişi  başı  600 Yen ödedik. 

Kyoto merkeze geldik. Önce Osaka’ya tren seferlerini sorduk, her 15 dakikada bir kalktığını öğrendik. 

Burada her şey, her sistem, hayatınızı kolaylaştırmak üzerine planlanmış. Valizlerimizi metrodaki emanete verdik. 

Bu dolaplardan boş olana valizinizi bırakıyorsunuz, bitişiğinde bulunan makineye parayı yatırıyorsunuz, bastığı kartı alıp gidiyorsunuz. Türkiye’nin bazı yerlerinde de emanet olarak kullanılan bu sistem gerçekten harika denecek bir uygulama. Küçük dolaplar 500 Yen, büyükleri ise 700 Yen ücret ödemek zorundasınız. 

Bir teknik hatta oldu, Orhan Beşiroğlu 2 kasaya valizlerini koydu fakat kendi dolaplarından  birini kilitlenmiş olduğunu gördü. Sizin kilitlemediğiniz dolap nasıl kilitlenir? Sonra anlaşıldı ki, bir Japon kadın, Kendi dolabı yerine bizim dolabı kilitleyip gitmişti. Yaptığı yanlışı anlayınca görevlinin olduğu merkeze gidip yardım istiyordu. Bizde aynı merkeze gidince durum anlaşıldı, görevli geldi ve üzerinde bulunan anahtarların biriyle açtı ve sorumu hallettik. Yukarıdaki fotoğraftaki kadın, bizim dolabımızı yanlışlıkla kilitleyen Japon kadındı.

Artık yüklerimiz de olmadığına için rahat gezebilirdik. Dün Bambu ormanlarına gitmemiştik ve burasını bir dahaki sefer Japonya’ya geldiğimizde gezeriz demiştik. Bugünü, bir dahaki sefer sayıp Sagano bambu Ormanı ve  Doğa Parkına ve geldik. Burası şehirden oldukça uzak bir yer ve otobüsle  yaklaşık olarak bir saat yolculuk yaptık. Uzun yolculuk sonrası parka geldik. Parkı ilk gördüğümüzde çok hoşumuza gitti. 

içinden bir nehir akıyordu. İnsanda suya karşı hep bir sevgi vardır. Bizde suyu sevdik. 

Burada görmek istediğimiz 2 yer var. Biri bu parkın tepesinde mevcut olan maymun parkını, diğeri parktan bir süre yürüdükten sonra göreceğimiz Bambu ormanlarıdır.

İlk olarak doğal maymun parkına gidiyoruz. Önce kişi başı 500 Yen olan park giriş ücretini ödüyoruz ve tepenin zirvesine gidebilmek için dik ve dolambaçlı yoldan çıkıyoruz. Parkın zirvesine ve maymunların bulunduğu alana çıkmak oldukça yorucu, dinlene dinlene çıkıyoruz. 

Zirveye geldiğimizde maymunların içine düşüyoruz. Her yer maymun ve doğal ortamda serbest olarak geziyorlar. 

Artık maymunlar da insanlardan çekinmez bir duruma gelmişler. Maymunları görmeye gelen insanlar maymunları yer fıstığı ile besliyorlar ve maymunlar da hallerinden memnun görünüyorlar.

Burası parkın alanın zirvesinde bulunuyor ve eşsiz bir Kyoto manzarası mevcut. 

karşıda görünen  yer, Kyoto şehri, grubumuzla şehre karşı bir hatıra fotoğraf çekiliyoruz.

Gruptan Eylem ile Sibel hanım yoklar, galiba bu esnada maymunları seviyor olabilirler. 

Maymunları, kendi doğal ortamında  bırakarak, bizler çıktığımız yolun tam tersinden inmeye başladık. Çıkmak zor iken, inmek bize kolay geldi.

Şimdi ise Bambu ormanlarını görmeye gideceğiz. Gelen ziyaretçilere ormanı gezdirmek için çok miktarda patron mevcut. Patronları,  diğer ülkelerde olduğu atlar değilde, insanlar çekiyorlar. 

Faytonda oturanlar anladığım kadar Japon değil de, Güney Koreli olduklarını tahmin ettik. 

Fatonlar Bambu ormanları içinden geçerek, size Bambu ormanlarını gezdiriyorlar. Gezdirmek için 900 Yen ücret alıyorlar. 

Hanımefendi arkada cep telefonu ile meşgül olurken, fatroncu ise hanımefendiyi çekmek için olanca gayreti ile faytonu çekmeye çalışıyor. 

Her ziyaret alanı da olduğu gibi burada da çok miktarda hediyelik eşya dükkanları ve yeme içme yerleri mevcut. 

Japonlar turizme hizmet verme konusunda oldukça başarılı olduklarını gözlemledik. 

Yeme içme yerlerini geçtikten sonra Bambu ormanlarının  içinden geçmeye başlıyoruz. 

Oldukça büyük ve geniş alanı kaplayan Bambuların içinden geçiyoruz. Bizim yaşadığımız tabiatta görmemizin imkansız olduğu ağaç türlerini görüyoruz. 

Gezerken bir de Japon mezarlığı karşımıza çıkıyor. Onu da görüntüledik. 

Japonların mezarları de böyle. Ayrı coğrafyalarda yaşadığımızdan olacak ki, her adetimiz, her yaşam tarzımız birbirimizden farklı olduğunu fark ediyoruz. 

Buradaki görülmesi gereken yerleri gördükten sonra dönüş yoluna geçiyoruz ve yine günlük kart ve otobüsle Kyoto merkeze dönüyoruz. Burada yemek hiç sorun değil, marketlerin içinde binlerce çeşit yiyecek var. Yemek sorununu çözdükten, Kyoto şehrini dolaştıktan sonra saat 17.20’de Metro istasyonunda buluşuyor ve valizlerimizi, sabah dolabı kapatırken verdiği kartla açtık ve valizleri aldık.

Buradan Osaka tren biletini aldık. Kyoto- Osaka bileti  kişi başı 540 Yen’dir. Kyoto tren istasyonu çok muazzam ve görülmeye değer bir istasyondur. Saat 18.00’de kalkan hızlı trene bindik ve 20 dakikada Osaka’ya geldik. 

Osakadaki otelimize gitmek için,  tren istasyonundan metro istasyonuna geçiş yapmamız gerekiyordu. Her gittiğimiz yerde oranın ulaşım ağının çözülmesi gerekiyor. Bu konuda Orhan Beşiroğlu işin uzmanı, Savaş beyde işi epeyce ilerletti. 

Metro istasyonuna geçtik, metro hattı ile otelimize en yakın metro istasyonunda indik ve yürüyerek otelimize geldik. Otelimiz lüks bir oteldi. 

Otel resepsiyonu o kadar teknolojikler ki. Pasaportu verdikten iki dakika sonra pasaportlarımızı iade etti ve oda kartlarımızı verdiler. 

Orhan bey, odayı de alınca yüzü gülüyor. Gerçi yanlış anlaşılmasını istemem, Orhan beyin her zaman yüzünden gülümseme eksik olmaz. O tam bir Zen kadar pozitiftir. 

Odalarımıza çıktık, soluklandık. Odalarımızı çok beğendik. 

Yalnız Japon kültüründe odalar, bizim alıştığımız standartlardan daha küçüktürler. Onların standardı böyle. 

Kağıt katlama sanatı( ikebana) Japonlara ait ve yatağımızın üstüne katlanmış kağıt de koymuşlardı. 

Valizlerimizi odaya koyar koymaz, lobide buluştuk. Günün geriye kalan bölümünde de Osaka’yı görmek istedik. Otelin çevresinde onlarca restoran vardı ve biz birinde akşam yemeği yemeyi tercih ettik.

Bu restoranda her masanın etrafı kapalı, yalnızca giriş ve çıkış için bir yanı açıktı. Hoşumuza da gitmedi değil. Uzakdoğulular çok yüksek sesle konuşuyorlar ve gürültücü bir toplum olduklarını gözlemledik.. 

Ben tavuk nandan yedim, herkes damak tadına uygun siparişler verdik. Burada yemek yemenin de bir adabı var ve bu adaba uymak gerekiyor. 

Yemek sonrası yarın sabah için plan yapıldı. Otelden 10.00’da ayrılmak kaydıyla sabah 08.00’de Osaka kalesini görmeye gitmek planlandı. Bana 08.00’de yola çıkmak zor geldi. İki gün önce 04.00’te maç için kalkmış, dün gecede az uyumuştum. Gruba ricada bulundum; “ kendimi yorgun hissediyorum, yarın sabah ben gelmeyeyim, siz gidin” dedim. Bunun üzerine Orhan Beşiroğlu; yarınki kale programı iptal olmuştur” dedi. Neden diye sorunca, “ anca beraber, kanca beraber” diyerek, birlik ve beraberlik içinde hareket ettiğimizi anlattı. 

Yemek sonrası, grupça şehirde yürüdük, gecenin geç saat olmasına rağmen sokakta insanlar çok rahat yürüyor olmalarını takdir ettik. 

Bugün diğer günlere oranla daha az yürüdük, bugün 16 Bin adım adım atmışız. 

Altı günlük Japonya gezimizin son gecesi, böylesine güzel bir ülkeden ayrılıyor olmaktan dolayı içimizde bir burukluk oluşuyor. Tek tesellimiz; yeni göreceğimiz yerlerin oluşudur. 

Japonya’dan ayrılırken, gezip gördüklerimizle bizde oluşan izlenimleri anlatmak isterim. 

  • Trafikte çok saygılılar, yaya gördüklerinde mutlaka durur ve geçiş üstünlüğünün yaya da olduğunu gösterirler.
  • Japonya’da araçların direksiyonları sağdadır ve trafik soldan akmaktadır. 
  • Japonya’da toz bulamazsınız. Trafikteki araçların hepsi tertemiz ve kirli araç  ve yaşlı araç görme şansınız hiç bulunmamaktadır. 
  • Japonya’da bazı insanların ağzında bant vardır. Bilmediğimiz için bunu merak ettik: bant takan insanlar hasta oldukları için, rahatsızlıklarını diğer insanlara geçirmek istemedikleri için ağızlarına bant taktıklarını öğrendik. 
  • Bisiklet çok yaygın. Neredeyse araç sayısı kadar bisiklet var ve bunlar için her yolda ayrılmış özel yolları vardır.
  • Yeme - içme konusu tamamen çözülmüş ve her şeyin hazırı marketlerde satılmaktadır. Hem ucuz hemde taze olarak. Burada yaşayan bir insan,  evde yemek yapmaya ihtiyaç duymaz. Biz bile bu hayata 6 günde alıştık. 
  • Kendilerine özgü Japon bahçe düzenleme sistemleri mevcut. Her yer Japon bahçe düzenleme sistemine uygun olarak düzenlenmiş. 
  • Binalar hep yeni ve modern olarak inşa edilmiş. Göze hoş gelmeyen veya estetiği bozuk tek bir ev veya bina görmek mümkün değil. 
  • Evlerini ve otel odaları küçük olarak düzenlenmiş, yaşam tarzları küçük mekanlar olarak planlamışlar. Otelde her gün her misafire bir pijama yatağına bırakılmaktadır. 
  • Çok kalabalık yaşamalarına rağmen ulaşım, alt yapı ve yaşamın tüm alanlarında en ufak aksamaya meydan verilmeden, zaman kaybedilmeden yaşamın kuralları konmuştur ve hiç aksamadan uygulanmaktadır.
  • Toplum içinde yaşam, mutluluk üzerine kurulmuştur. 
  • Her yerde sıra oluşturuyorlar. Asla onlar gelip de sıranın ön tarafına geçmezler. Sizden de aynı hassasiyeti beklerler. 
  • Marketlerde alışveriş yaptıktan sonra size kasadaki görevli paranın üstünü iki eliyle vermektedir. Nedenini anlayamadım!

Hazır satılan yiyeceklerin büyük kısmı tatlı olarak yapılmıştır. Japonya için şunu söylemek mümkündür, yiyeceklerin büyük kısmı tatlı ve Japonlar şekeri ve tatlıyı çok seviyorlar. 

  • Sigara açık alanda içilmesi yasaktır, oysa kapalı melanda ve restoranlarda sigara içilmesi serbestir. Bunun sebebi; açık alanda sigara içmek, toplumu özendirmek olarak değerlendirildiği için yasaklanmıştır. Kapalı alanlarda ise özendirme olarak görülmemiştir. 
  • Metrolarda seyahat eden insanların büyük kısmının uyuyor olması; çok çalışmalarından ve yorgun oluşlarından kaynaklanmaktadir.
  • Şehirde Wi- Fi çok yaygın, neredeyse her yerde bağlantı kurmanız mümkündür. 
  • Tuvaletler elektronik olarak dizayn edilmiştir. Tuşlarla istediğiniz gibi kullanmanız mümkündür. 
  • Elle temas çok ayıp sayılmaktadır, dokunmak asla yoktur. Saygınızı öne eğilerek ifade etmelisiniz. 

11 Haziran Salı

Bugünkü planımız 09.45’te otelden çıkış işlemlerini yapacak ve saat 10.00’da otelden çıkılacak. 

Tokyo’dan Kyoto’ya gelirken  Haneda  havaalanına inmiştik, şimdi giderken ise Kansai havaalanından Saat13.40’ta Güney Kore’nin Busen kentine uçacağız. 

Japonya haritasındaki mavi noktadan, karşı adadaki siyah noktaya geçeceğiz.

Osaka’da iki havaalanı var.  Haneda havaalanı şehre çok yakın, Kansai havaalanı ise şehirden daha uzaktadır. Orhan Beşiroğlu’nun Kansai havalimanını seçmesinin nedeni; Kansai havalimanını yakından görmemiz içindi. 

Kansai havaalanı, deniz doldurularak yapılan bir havalimanıdır. Ada konumunda olup, adanın tamamı havaalanı olarak kullanılmakta ve önemli bir detayı ise karaya köprü ile bağlanmaktadır. Tren ve araç gelebilmektedir. 

İşte bu nedenle gelmişken bu ilginç havaalanını de görmek için Kansai’den uçma kararı aldık.

Bugünkü uçuşumuzla 3 ncü ülke ve 5 nci şehir olacak. Japonya’nın bitmiş olması üzücü ama gidilecek yeni yerlerin varlığı de teselli edici neden görüyoruz 

Sabah 10.00’da otelin önünde buluştuk ve APA OTEL hatırası fotoğraf çekildik. 

Valizlerimizle önce metroyu bulmaya çalıştık. Oysa Osaka’ya dün gelmiş ve şehrin tüm sistemlerini bugün bilmek zorundaydık. Yol üzerinde valizlerimizle epey yürüdük ve metroyu bulmakta zorlandık. 

Japonya’da ağzı maskeli epeyce insana rastladık. Bunlar mikroptan ve enfeksiyondan korunmak için mi yapıyorlar diye düşünürken, gerçek sebebini öğrendik. Maske takan insanlar rahatsız olduklarından, rahatsızlıklarını  başka insanlara aktarmamak için maske taktıklarını öğrendik. 

Az ileride yaya kaldırımı üzerinde mecburen Mal indiren kamyonu gördük. Yayalar etkilenmesin diye aldıkları tedbiri görünce şaşkınlığımız daha da arttı.

Araç yolundan yayaya yol vermişler ve güvenlik içinde 2 güvenlik görevlendirmişler. Artık bu kadar da olmaz dedirtiyorlar. 

Metro’yu bulduk, 2 durak sonra indik, havaalanına gidecek trenle 45 dk yolculuk yaptıktan sonra Kansai havaalanına geldik. Kansai havaalanı görülmeye değer. Adanın tamamı hava alanı olarak kullanılıyor, kara ile bağlantısı köprülerle yapılmış güzel bir havaalanı. Havaalanı ilgili bağlantıyı aşağıdadır.

https://vimeo.com/60089243

Tren 1 nolu terminalde indiriyor, bizim uçağımız 2 nolu terminalden kalkacağı için bağlantıyı otobüslerle  sağlanmış. Trenden sonra otobüsle 2 nolu terminale geçiş yapıyoruz.

Bizim uçağımız  Peach hava yolları ile olacak. 

Japonyada, Japon hava yolları ile Ana hava yolları olmak üzere iki ana hava yolu mevcut. Peach  hava yolları, ANA hava yolları adına bazı uçuşları yapan diğer bir hava yolları şirketidir. 

Terminale geldikten sonra uçuş biletlerimizi makineden bastırdık. 

Yine pasaportlarımızı makineye tarattıktan sonra valizleri teslim ettik. 

Artık Japonya’dan resmen ayrılıyor ve Güney Kore’ye uçuyorduk. 

Busan, Güney Kore’nin başkenti Seul’de sonra gelen 2 nci büyük ve sahil kentidir. Türkiye için ise tarihi bir öneme sahiptir. Kore’deki Türk şehitliği bu kenttedir. 

Uçağımız 30 dakika rötarla, saat 14.50’de havalandı ve bir saatlik yolculukla Busan’a indik. Osaka ile Busan arası yolculuğumuz sanki iç hat uçuşu gibi geçti. 

Güney Kore’deki pasaport kontrollerimiz rahat ve Türklere karşı sevgi dolu olduklarını hissettik. 

Güney Kore’ye karayolu ile girmek mümkün değildir. Ya havadan, ya da denizden girmek zorundasınız. Güney Kore’nin tek kara sınırı Kuzey Kore  iledir ve o sınır de kapalıdır. 

Havaalanından yürüyerek metro hattına geçtik, metro biletimizi aldık. 

Burada da şehre gideceğiz. Busan şehrinin kendine yeterli metro hattı mevcuttur.

Metro ile giderken şehri de seyretme imkanımız oldu. Bize güzel ve sevimli bir şehir izlenimi verdi.  

İndiğimiz istasyonda gün içinde gezmek için metrodan günlük kart alırken, bizim Türk olduğumuzu anlayan ve kendisi de Türk olan Murat ÇAĞAN bizlere metro, ulaşım ve Busan hakkında bilgi verdi. 

Kendisi Busan’da Airbus şirketinde çalıştığını, 7 ay önce geldiğini, 2 çocuğu ile eşinin de burada olduğunu anlattı. Bize refakat edip bizi gezdirebileceğini anlattı. Teşekkür ettik, “gerek olursa söyleriz” dedik.

Gördüğünüz gibi, kendi insanını görünce kan çekiyor ve Güney Kore’de onunla dostluk kurduk. 

Metrodaki Korelileri de tıpkı Japonlar  gibiydiler. Oturan herkesin gözü cep telefonu ndaydı. Cep telefonu ile ilgisi olmayan nadir kişiler ise uyuyorlardı. 

Busan’da metro ile seyahat ederken martı sesi duyarsaniz bilin ki, deniz sahiline geldiğiniz  anlamına  gelmektedir. 

Valizler yanımızda olduğu için otele gitmek istedik. Otelimiz metro istasyonuna 300 metre mesafede “ House Otel” yürüdük ve otelimize geldik. Hızlı bir şekilde giriş işlemlerimiz yapıldıktan sonra odalarımıza çıktık. Odalar oldukça güzel ve fonksiyoneldi.

Odaya valizlerimizi bıraktıktan sonra saat 19.10’da otelin resepsiyonunda toplandık ve şehri gezmeye çıktık. 

Şehrin merkezi konumunda olan sahile indik. Önce akşam yemeği sorununu hallettik. Grubumuzun bir bölümü et yemeyi tercih ettiler. 

Onları et yenen restoranda bıraktık, biz başka bir restoranda ete alternatif bir yiyecek aradık vede bulduk. 

Yemek sonrası sahile indik, sahildeki muhteşem manzarasını izledik. 

Sahil çok uzun ve kumsal. Aynı zamanda da burası çok büyük bir alan içinde halk plaji olarak kullanılmaktadır. Şehir ise ışıl ışıl ve sokaklar oldukça hareketliydi. 

Grup olarak da manzaraya karşı fotoğraf çekilmeyi ihmal etmedik. 

Dönüş yolunda bir mekana girdik ve Arda güç denemesi yaptı. 

Ecem’in bilmediğimiz bir yanını; Uzakdoğu sporlarında çok ileri seviyede olduğunu öğrendik. 

Burası gördüklerimizi değerlendirdikten sonra Japonya ile mukayese edecek olursak, Japonya kusursuz bir ülke. Güney Kore’de modern ve gelişmiş ülke olsa da, az miktarda göze hoş gelmeyen hususlar gördük. Güney Kore’nin kusuru; Japonya’dan sonra gelmiş olmamızdan kaynaklanıyor galiba. 

Şehrin bir kısmını yürüyerek dolaştık. Manav bulduk durduk, market bulduk durduk, alışveriş yaptık. 

Burada fiyatların nasıl hesapladığını kısa olarak anlatmalıyım. Yukarıda görülen karpuzun fiyatı 15.000  Güney Kore Wonu’dur. Bu miktar Dolar cinsinden hesaplanacak olursa; üç sıfırı silerseniz, Dolar cinsindeki fiyatının 15 Dolar olduğunu anlarsınız.

Türk Lirası değerini anlamak için; iki sıfırını silip, ikiye bölerseniz de Türk Lirası cinsinden değerini bulmuş olursunuz ki, bu karpuzun fiyatımın 75 TL olmuş olması, fiyatların yüksek olduğu anlamına geliyor.

Otelimizin hemen yanında barlar sokağına benzer ve çok hareketli bir cadde vardı ve bu caddeyi de dolaştık. Bütün mekanlar doluydu ve gençler eğleniyorlardı. 

Gece Türkiye saati ile( TSİ) 21.45’te İzlanda’da, İzlanda- Türkiye maçı vardı

Güney Kore saatine göre 03.45’te maç oynanacaktı. Bu yüzden maçı izlemek için 03.45’te uyanmayı istedim. 

Belirttiğim saatte uyandım ve maçı izledim. Ama bugün nasıl geçireceğim diye düşünüyorum. Sürekli uykudan fedakarlık ettik. 

Memleketimizden binlerce km uzakta olsak da, ülkemizde olan hadiselerden uzak duramayız. Mesela 16 Haziran günü Türkiye saati ile 21.00’de yapılacak Ekrem İmamoğlu ile Binali Yıldırım arasındaki açık oturumu, grubumuzun çoğunluğu izlemek istiyor.. Bu günde 13.600 adım attık.

12 Haziran Çarşamba

Bugünkü planımız; otel çıkışını  yaptıktan sonra, metro hattı ile 6 durak ilerdeki Türk şehitliğine gideceğiz.  Şehitlik sonrası şehri tanımaya çalışacağız ve akşama doğru otobüsle Seul’de geçeceğiz. 

Otel çıkışlarını yaptık, metro ile şehitliğin bulunduğu Deayon durağında gideceğiz. Metro durağından bugün için geçerli olan günlük metro kartı aldık. 

Bir günlük kartın bedeli 5.000 Won’dur. Bilet aldıktan sonra şehitliğe doğru yürüyoruz. 

Şehirde yaya kaldırımında yürürken, Kore savaşına katılan 21 ülkenin kendi dillerinde BARIŞ ibaresi yazmaktadır. Karşımıza Türkçe yazan  “BARIŞ” ibaresi çıktı.

Yürüyerek şehitliğin bulunduğu alana gittiğimizde önce müzeyi ziyaret ettik.

Müze, Kore'nin geçmişten günümüze gelişimini, kendi savaşlarını kronolojik olarak anlatımı yapılmış. Müzenin girişinde Orhan beşiroğlu; geçmişten günümüze Kore tarihini, Kore savaşlarını, tarihçi kimliğiyle anlattı.

Savaşta kullanılan malzemeler sergilenmiş, örneğin o yıllarda kullanılan el telsizi görülmektedir.

Kore müzesini gezdikten sonra bizi asıl heyecanlandıran Türk şehitliği gidiyoruz. 

Müzenin ilerisindeki geniş akanda şehitlik bulunmaktadır. Şehitliğe gitmeden önce Kore Savaşları hakkında bilgi vermek istedim.

Kendi vatanından binlerce kilometre uzakta savaşarak, Kore Savaşı’nda toplam 724 şehit verdi. Yaralı asker sayısı 2147’ydi. 175 askerden ise bir daha haber alınamadı. 

Üç yıl süren savaş sonunda BM güçleri 55 bin asker kaybetti. En büyük can kaybını 36 bin 516 askerle ABD yaşadı. Türkiye; ABD ve İngiltere’nin ardından en fazla kayıp veren üçüncü ülke oldu.

Kore Savaşı’nda (25 Haziran 1950-27 Temmuz 1953) Türk Ordusu’nun Kunuri Muharebelerinde  Amerikan 8'inci Ordusu’nu İmhadan Kurtarması ve Kore Cumhuriyeti'nin Kalıcı Bir Devlet Olmasına Katkısı büyük olmuştur.

Kore Savaşı (1950-1953) Soğuk Savaş döneminin ilk büyük sıcak çatışması olarak tarihe geçti. İkinci Dünya Savaşı sonrasında Kore Yarımadası üzerinde birbirine düşman iki farklı ideolojiyi benimseyerek kurulan Kore Demokratik Halk Cumhuriyeti (Kuzey Kore) ile Kore Cumhuriyeti (Güney Kore) arasındaki çatışma, 25 Haziran 1950 sabahı Kuzey Kore askerlerinin 38'inci paralel boyunca saldırıya başlamalarıyla üç yıl boyunca devam edecek bir sıcak savaşa dönüştü.

Birleşmiş Milletler (BM) Güvenlik Konseyi’nin Güney Kore'ye yardım etmek üzere üye ülkelere yaptığı yardım çağrısına ABD’den sonra ilk cevap veren ülke Türkiye oldu. Nitekim aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 16 devlet BM’nin çağrısına cevap verdi ve bu devletlerin gönderdiği yardımlardan BM Kuvvetleri teşkil edildi. Birleşmiş Milletler’in barış içinde bir dünya idealini ve ABD dostluğunu esas alan Türkiye Cumhuriyeti, Kore Savaşına ABD, İngiltere ve Kanada'dan sonra en fazla asker gönderen ülke oldu.

Türkiye Cumhuriyeti'nin ABD ile arasındaki ilk yakın askeri işbirliği, 1'inci Türk Tugayı’nın deniz yoluyla Kore'ye yapılan intikali sırasında yaşandı. Tugayı İskenderun'dan Kore'ye nakletmek için ABD, Birleşmiş Milletler adına beş büyük taşıma gemisi tahsis etti.

Kore'ye varan Tuğgeneral Tahsin Yazıcı komutasındaki 5090 kişilik 1'inci Türk Tugayı, burada Amerikan 8'inci Ordusu’nun 9'uncu Kolordu 25'inci Tümeni’nin emrine bağlandı. "Kutup Yıldızı (North Star)" kod adı verilen 1'inci Türk Tugayı, çok geçmeden Kunuri Muharebelerine  katıldı.

26-30 Kasım tarihleri arasında yaşanan muharebeler sırasında Türk Tugayı Wawon, Sinnimni ve Kaechon bölgesinde üstün sayıda düşman kuvvetlerine karşı fedakârlıkla savaştı, ağır zayiat verdi. Türk Tugayı Amerikan 9'uncu Kolordusu nun yan ve gerilerine doğru ilerlemek isteyen kuzey kuvvetlerine karşı artçı kuvvet olarak karşı durdu ve Amerikan 8'inci Ordusunun geri çekilmesi için en az iki gün kazandırdı. 

Sonuçta tüm bu muharebeler Amerikan ordusunu imha olmaktan kurtardı.

26-30 Kasım 1950 tarihlerinde cereyan eden Kunuri Muharebelerinde Türk birlikleri ağır kayıplar vermesine rağmen Amerikan birliklerinin imha edilmeden geri çekilebilmelerini sağladı. 1. Türk Tugayı 241. Alay en çok zayiatını bu çekilme muharebelerinde verdi.

Sonuçta Türkler tarafından 300 bin kişilik kuzey ordusu karşısında Amerikan ordusu himaye edildi; Türk Tugayı ise toplam 724 askerini yitirdi.

1'inci Türk Tugayı’nın Kunuri Muharebelerinde göstermiş olduğu olağanüstü başarı, bütün dünya basınında ve siyasi çevrelerinde derin yankılar yarattı.

Bu muharebelerin üzerinden fazla zaman geçmeden 25-27 Ocak 1951 tarihinde yaşanan Kumyangjangni Muharebesi ile Çinliler ilk kez yenilgiye uğratıldı; BM kuvvetlerine Seul yolu açıldı. 

Kumyangjangni Muharebesi’nde kazanılan başarı, Güney Kore Cumhuriyeti'nin varlığının devam etmesi yolunda önemli bir dönüm noktası oldu. Türk Tugayı’na bu başarılarından dolayı Amerikan Kongresi tarafından Mümtaz Birlik Nişanı ve Beratı ile Güney Kore Cumhurbaşkanı tarafından Cumhurbaşkanlığı Birlik Nişanı verildi.

Kasım 1951'de 1'inci Türk Tugayı cephe sorumluluğunu 2'nci Değiştirme Tugayı’na teslim etti ve bu dönemde savaş mevzi muharebeleri ile geçti. Ağustos 1952'de cephe sorumluluğunu bu kez 3'üncü Değiştirme Tugayı aldı.

1953 Mayıs ayı sonunda Çin ve Kuzey Kore Kuvvetlerinin büyük saldırısı karşısında Türk birlikleri, kendisinden çok üstün kuvvetlere karşı 36 saat direndi. Bu muharebeler, iki taraf arasında devam eden ateşkes görüşmeleri sırasında avantaj elde etmek isteyen Çin ve Kuzey Kore kuvvetlerinin saldırısıyla başlamıştı.

28 Mayıs 1953'te Vegas-Elko-Karsan Muharebeleri’nde gösterdikleri üstün başarı üzerine 3'üncü Türk Tugayı’na ABD Cumhurbaşkanı adına 8'inci Ordu Komutanı tarafından Liyakat Nişanı verildi.

Nitekim bu muharebelerde elde edilen zafer, Güney Kore'nin varlığını kalıcı hale getirdi; devam eden barış müzakerelerinin sonuçlanmasına ve barışın tesisine etki etti.

27 Temmuz 1953'te imzalanan mütareke metni ile Kuzey ve Güney Kore arasındaki sınır yine savaşın başlangıcında olduğu gibi 38'inci paralel çizgisi olarak kaldı.

Kore Savaşı’na katılan Türk Tugayı, savaşa katılan askeri birlikler içinde öksüz ve yetim kalan Koreli çocuklar için okul inşa eden tek birliktir ve bu durum Kore halkı tarafından günümüzde dahi hatırlanmaktadır. 

Şehitliğin 133,701 metre kare alanı mevcuttur. Ana kapı, Doğu Kapısı  olmak üzere şehitliğin iki kapısı bulunmaktadır. 

Birleşmiş Milletler Kore Anıtsal Mezarlığı dünyada Birleşmiş Milletler tarafından kurulan tek mezarlıktır. 18 Ocak 1951 tarihinde kurulmuştur. 

16 Şubat 1974’te BM’ler, mezarlığın yönetimini 11 ülkeden oluşan “Birleşmiş Milletler Kore Anıtsal Mezarlığı Komisyonu”na devretti. 

ASKER GÖNDEREN 16 ÜLKE

Kore savaşına 16 ülke( Türkiye, ABD, İngiltere, Kanada, Avustralya, Fransa, Hollanda, Yeni Zelanda, Güney Afrika, Kolombiya, Yunanistan, Tayland, Etiyopya, Filipinler, Belçika, Lüksemburg)

TIBBI DESTEK SAĞLAYAN 5 ÜLKE; 

Norveç, Danimarka, Hindistan, İtalya, İsveç

Bu şehitlikte BMKAM’a DEFNEDİNEN SAYI;

Türkiye Kore savaşında 724 şehit vermiş, 

Bunlardan 462’sinin mezarı bu şehitlikte bulunmaktadır.

Buraya gelmişken şehitlerimizin ruhuna Fatiha okudum. 

Kore’ye gelip de savaşa katılan kahraman askerlerimiz ile gurur duyduk, Kore- Türk dostluğunu gözlerimizle gördük. 

Türk şehitlerin bulunduğu mezarlıkta ayrıca birde anıt bulunmaktadır. 

Şehitlik o kadar temiz, muntazam bir haldeydi ki, şehitlik mi yoksa dünyanın en güzel parkı mıydı, ayırmak mümkün değil. 

1978 yılında inşa edilmiş ve 2007 yılında yenilenen barışı simgeleyen anıtın önünde grupça fotoğraf çekildik. 

Ayrıca şehitliğin bulunduğu alana yakın olan kavşakta, savaşa katılan ülkelerin bayrakları dalgalanıyordu. 

İnsan, yurtdışında  ülkesinin bayrağının dalgalandığını görünce gururlanıyor. 

Yolda yürürken yol kenarında patates  ve domates satıcılarını gördük. Ülkemizdeki fiyatlarla mukayese etmek bakımından fiyatlarına baktık. 

Domatesin kilosu 20 TL, Patatesin kilosu ise 25 Liraydı. Bu ürünler , ülkemizin fiyatları ile mukayese edilecek olursa burada daha pahalıdır. 

Şehitlik görüldükten ve ziyaret edildikten sonra tekrar otele döndük. Şimdiki planımız Busan’dan, Güney Kore’nin başkenti Seul’e gideceğiz. Buraya hızlı trenle, normal trenle veya otobüsle gitme seçeneklerimiz mevcut. Hızlı tren 2,5 saatte, otobüs 4,5 saatte ve normal tren de 6 saate gitmektedir. Bizim şehitlik ziyaretiniz biraz uzadı ve saat 15.00 olduğuna göre Seul’e vakitli gitmek ve biraz dolaşmak için hızlı tren seçeneğinden başka seçeneğimiz kalmıyor. 

Valizlerle metroya yürüdük, buradan 5 durak sonra tren terminaline geçtik. Hızlı trenle Busan - Seul arası bilet ücreti 59.000 Won’dur. Yaklaşık olarak kişi başı 300 TL diyelim. Grupça gittiğimiz için, 660 Bin Won’a ihtiyaç vardı ve üzerimizde o kadar para yoktu. Bende 110 Bin vardı, aramızda  toplanınca 200 Bin won eksiğimiz kaldı. Savaş Bekar’ın Kredi kartı ile çözümledik. 

Bilet işlemlerini bitirdik ve saat 16.30’da kalkan Hızlı Trene bilet alınca işler yoluna girdi. 

Biletlerimiz buydu ve ödediğimiz kişi başı fiyatı da 59.800 Won olarak görülmekte. Trene gittik ve valizlerimizi yerleştirdik. 

Tren belirtilen saate kalktı ve 2,5 saatte Seul’e ulaştık. Gidebileceğimiz en hızlı vasıta buydu. Tren son derece modern ve gidiş hızı saatte 300 km ye çıktığı oldu. 

Saat 19.00’da Seul’e indik. Tren istasyonundan Metroya geçip, metrodan bilet aldıktan sonra otelimize gideceğiz. Kalan paramızla metro bileti kişi başı 9.300 Won tutuyor, Busan’da da, burada da metro bileti alırken parayı 10 veya 50 Bin olarak makineye veremezsiniz. Para bozan makineler çok sık olmasa da var ve paranızı hep binlik hale getirdikten sonra bilet alabilirsiniz. 

Burada biraz dinlendik ve Seul metro biletimizi aldık. Valizlerimizi aldık ve merdivenlerden indik, metroya binmeye hazırlanırken ben, sırt çantamı bilet aldığımız yerde unuttuğumu fark ettim. Sağolsun en genç delikanlımız Arda, bir koşu gitti ve sırt çantasını alıp döndü.  Allah’tan bıraktığımız yerde duruyordu.Böylece küçük krizi; ucuz atlattık. Metrodan indik ve otele yürüyerek geçtik ve otelimize yerleştik. 

Odalarımız küçük ama temiz ve güzel. Odaların küçük olması, Uzakdoğu’nun  genel olarak karşılaştığımız bir durumdu, buna da alıştık. 

Eşyalarımızı odaya koyduktan sonra yemek yedik. Üzerimizdeki paralarla ancak tasarruflu bir restoranda yemek yiyebilirdik. Bütün paramız 120 Bin Won’du. Gül’de 20 Bin, Eylemde 50 Bin Won vardı ve paralarının olduğunu yeni fark etmişlerdi. Üstünü de Orhan tamamladı ve birlikte akşam yemeği yedik. 

Yemek yediğimizde saat 21.30 olmuştu. Kalan zamanda şehri dolaşarak geçirdik. İşte Seul’le ilk tanışmamız akşam ve gece saatlerinde oldu. Yarın yoğun Seul programımız olduğu için gece 01.00’de istirahat için odalarımıza döndük. Bugün 16.200 adım atmışız. 

13 Haziran Perşembe

Seul’e dolaşmaya çıkmadan önce size Güney Kore hakkında kısa bilgiler vermek istiyorum. Önce Güney Kore’nin ekonomisinden ve dini inançlarını  anlatmak isterim. 

Ekonomi;

Dünyanın 13.büyük ekonomisi Güney Kore'nin gayri safi yurtiçi hasılası 2016 tahminlerine göre 1,9 trilyon Dolar. Ülkede kişi başı milli gelir 37 bin 900 dolar civarında. 2016'da büyüme oranı yüzde 2,8'i bulan Güney Kore'nin ihracatı 511,8, ithalatı 391,3 milyar dolar oldu. Ülkede işsizlik oranı yüzde 3,7 civarında. Darısı başımıza.

Son 40 yılda Samsung ve Hyundai gibi markalar çıkaran Güney Kore, dünyanın önemli otomobil ve elektronik eşya ihracatçılarından biri konumunda.

1945 yılında bağımsızlığını kazandı. 2. Dünya Savaşı’nın ardından Kore yarımadasının güneyinde demokrasiyi temel alan Kore Cumhuriyeti, kuzeyinde komünizmle yönetilen Kuzey Kore kuruldu.

 1950-1953 yıllarındaki Kore Savaşı’nda ABD ve BM kuvvetleri Güney'in yanında yer alırken, Çin ve Sovyetler Birliği Kuzey'i savundu. Savaş 1953'te iki ülke arasında herhangi bir barış anlaşması olmaksızın askerden arındırılmış bölgenin kurulmasıyla sona erdi. 

Türkiye’nin asker gönderdiği Kore savaşı bittiğinde Güney Kore perişan bir ülke konumundaydı. Nüfusunun büyük bölümünü savaşta kaybeden Kore, yok denecek kadar az sanayi ve kendine yetmeyecek seviyede tarım mevcuttu. İki ülkenin bölünmesiyle parçalanmış aile yapısıyla, acı çeken bir ülkeydi. O dönemde ülkenin gayri safi milli hâsılası 25 bin dolar düzeyindedir. 20.yüzyıl bittiğinde bu miktar 900 bin dolara yaklaştı. 50 yılda, 50 kat büyüdü, acılar içinde savaştan çıkan o ülke şimdi dünyanın sayılı bir ülkesi haline geldi.

Ekonomistler buna; Han nehri mucizesi diyorlar. Başarısı, devlet destekli Kobi ve büyük kurumların yaptığı atılım olarak görülmektedir.

İnsanlar her zaman son derece saygılı, kendi halinde ve kurumlara müthiş saygılı insanlar topluluğu halinde yaşarlar.Uzakdoğu  ülkede gördüğümüz saygıyı, daha önce gittiğimiz çok ülkede göremediğimizi ifade etmek  isterim.  Örneğin daha önce gittiğimiz bir ülkede yediklerimize ve içtiklerimize kat hesap çıkaran garsona nedenini sorduğumuzda bunun turist tarifesi olduğunu söylemişti. Bu tarifeyi görebilir miyiz diye sorduğumuzda, böyle bir tarifenin olmadığını söylemek zorunda kalmıştı. Bunları yaşadıktan sonra Japon ve Kore; insanların saygı içinde yaşadığı çok özel bir ülke.

 Seul,10,2 milyon nüfusuyla dünyanın sayılı kalabalık şehirlerinden biridir. Güney Kore’nin başkentidir. Seul’den sonra ikinci büyük şehri Busen, ülkenin güneyinde ve deniz kenarında bir liman şehridir.

Kore savaşlarında Şehit düşen Türklerin mezarlarının bulunduğu şehitlik bu şehirde bulunmaktadır. Busan sanayi bakımından ülkenin en gelişmiş sanayisinin yanında turizm ile de çok ileri seviyededir.

Kore Cumhuriyeti’nin iç siyasi yapısı, önemli ölçüde kişiselleşmiş ve merkezileşmiş liderliğe dayanıyor. Ülkede başkanlık sistemi uygulanıyor, devlet başkanı 5 yıllık dönem için halk tarafından seçiliyor. Genel seçimler 4 yılda bir yapılıyor. Yasama organı Kore Ulusal Meclisi, 300 üyeden oluşuyor. 

Bugün tüm gün Seul’ü gezeceğiz. Ekibimizle  saat 09.30’da otelden ayrılıyoruz ve gezimizin başından beri kullandığımız metro istasyonuna gitmek üzere yola çıkıyoruz.

Yolda paramızın kalmadığını, döviz bürosu bulup, para  bozdurmamız gerektiğini fark ettik. Hemen karşımıza  bir banka çıkınca içine girdik ve bir miktar para bozduk. 

Bankada bozdurduğumuz miktar bize Seul’de yeterliydi. 

Hergün ulaşım için kullandığımız metroya gittiğimizde, Seul’de günlük kart olmadığı için, metro kart aldık ve içine dolum yaptık. 

Gezimize ilk olarak, GYEONGBOKGUNG SARAY”dan başladık. 

Seul gezilecek yerler listenizi hazırlarken ilk ziyaret edilecek yer Gyeongbokgung Sarayı olmalıdır.  Adının dilimizdeki karşılığı “Batı Sarayı” olan ihtişamlı yapı kompleksi, sadece kentin değil tüm ülkenin en önemli yapısı konumunda bulunmaktadır.

Saray, Joseon Hanedanı’nın kurucusu Kral Taejo tarafından 14. yüzyılın sonlarında inşa ettirilmiş. 1592‘ye kadar kraliyet sarayı olarak kullanılan yapı kompleksi, Japon istilası sırasında ağır hasar görmüş ve 300 yıl boyunca atıl durumda kalmış. Saraya eski görkemini kazandıran isim ise 1865’te yeniden yapım sürecini başlatan Kral Gojong olmuş.

Tamamını gezmenin nereden baksanız 2-3 saat aldığı Gyeongbokgung, farklı amaçlar için kullanılan 330 binaya ev sahipliği yapıyor.   Bahçesi yerel kültürü yansıtan heykellerle süslü saraydaki gezintisinde ilk olarak ana bina Geunjeongjeon’u ziyarete başladık. Görülmeye değer muhteşem bir Saray. 

Bu sarayın görülmesinden sonra yürüyerek Myeongdong’a gidiyoruz.

“MYEONGDONG” 

Myeongdong‘, biri Myeong-dong Tren İstasyonu‘ndan diğeri ise Euljiro’daki Lotte Mağazası‘ndan başlayan iki büyük caddenin arasında kalan bölge, kentte alışverişin merkezi olarak kabul ediliyor.

Giyim ürünleri ile ayakkabı ve aksesuar çeşitleri satan mağazalara ek olarak kentin bu prestijli bölgesinde ünleri ülke sınırını çoktan aşmış yerel tasarımcılara ait butikleri bulabilirsiniz.

Seoul Global Cultural Center ve Myeong-dong Cathedral‘e ev sahipliği yapan bölge, alışveriş olanakları kadar eğlence fırsatlarıyla da gezginleri kendisine çekmeyi başarıyor.

Üstelik her yaş grubuna hitap eden seçeneklerin bulunması, bölgeyi aileler için ideal bir yer haline getiriyor. Dilerseniz alışveriş yaptıktan sonra Myeongdong’daki tiyatrolarda sergilenen canlı performansları izleyebilirsiniz. Tabii öncesinde Kore, Batı ve Japon mutfaklarına odaklanan restoranlardan birinde kısa ama lezzet dolu bir mola verebilirsiniz.

Burada daha çok kozmetik ürünleri satılmaktadır. Özellikle yüz ve cilt maskeleri satan o kadar dükkan var ki, Güney Kore bu konuda çok ileride olduğuna tanık olduk.

 Bizde bir kozmetik dükkanına girdik. Maske yapımı için birçok ürün satın aldık ve ilk büyük zayiatı burada verdik. Bunda uyanık satıcının da rolü büyüktü. 

Satıcı, ürünlerinin ne kadar iyi olduğunu tatbik ederek gösteriyor. 

Öğle yemeğini de bu çarşıda yedikten sonra saat 14.00’te grubumuzla buluştuk ve başka bir çarşıya gitmek üzere ayrıldık. 

“NAMDAEMUN MARKET”

Dereye yakın konumdaki Namdaemun Market, 1964 yılından bu yana faaliyet gösteriyor. Geleneksel atmosferini koruyan pazar, Kore’nin alanında en büyüğü olma özelliği taşıyor.

Burası İstanbul’un Mahmutpaşa’yı hatırlatan bir Günün 24 saati kesintisiz hizmet veren 10 bini aşkın dükkânda çoğu ürün iş yeri sahipleri tarafından üretiliyor. Bu yüzden fiyatlar, kentin diğer alışveriş bölgelerine göre biraz daha uygun seviyelerde oluyor.

Tabii durum böyle olunca N Seul Kulesi, Namsan Hanok Köyü, Myeongdong gibi turistik yerleri ziyaretin ardından gezginlerin birçoğu, bütçelerine uygun hediyelikler bulmak için buraya akın ediyor.

Namdaemun Market bünyesinde sadece hediyelik kategorisine giren eşyalar satılmıyor. Pazar alanındaki dükkânları gezerken kıyafetten aksesuara, mutfak gereçlerinden oyuncağa kadar birçok ürünü satın alma fırsatına sahip olabilirsiniz. Hatta yiyecek bölümüne geçip yöreye özgü lezzetlerin tadına bakma olanağına kavuşabilirsiniz

Çıkışta grupça grup liderimiz Orhan’ı, Kore’li çocuklarla birlikte  fotoğraf da çekildik.

Bu fotoğrafın ardından grupça da fotoğraf çekilip, çarşıdaki gezme işini bitirdik. 

Çarşıdan çıktık ve ana cadde boyunca yürüdük. Karşımıza “KEBAPÇI” çıktı. Kebapçıya kayıtsız kalmadık. 

Bu Kebapçı dükkanını Türk olan iki kardeş İşletiyor. 

Biri Ahmet, diğeri Memet. İlgimizi çekti ve içeri girdik. Elazığ'li olan iki kardeş burada Kebapçı dükkanı açmışlar, Koreli  kadınla evlenmişler  ve buraya yerleşmişler. 

Üç dükkan ileride birde pastanelerinin  olduğunu öğrendik ve oraya geçip çay içtik, burma İle havuçlu baklava yedik. 

Kore’de epey  Türk İle karşılaştık. Çaylarımızı içtikten sonra yürümeye devam ettik. Yürüyüş yolu üzerinde Birleşmiş Milletlerin çağrısına uyup da Kore Savaşına katılan milletlerin adının yazıldığı plakalar, yaya yürüyüş yoluna plakalar monte edilmişti. Merak ettik, Türkiye’ye ait olanını aradık ve bulduk. 

Yerde,Merhaba, Türkiye ve Ankara yazmışlardı. 

Buradan devam ettik, çiniler ve Uzakdoğu kültürünü yansıtan dükkanlar gördük. 

Çiniler dükkanları ve az ileride cilt için iyi gelen sabun çeşitleri ile karşılaştık. Sabunlarım suya atıldığında eriyor, cildinize sürdüğünüzde ise cildinizi sağlıklı bir yapıya kavuşturuyor. 

Gün boyu cilt bakımı hakkında yüzlerce dükkanla karşılaştık. Neden bu kadar fazla olduğunu araştırdığımızda; Batılılar, Korelilere esmer ve çirkin oldukları, bunun için beyaz olmalarını söylemiş. Bunun üzerine Koreliler beyazlığa çok önem vermişler. Sokakta neredeyse gördüğümüz her genç kız ve kadının, cilt bakımı ile beyaz olduğunu gördük. Koreliler cilt bakımına ayrı bir önem vermektedir. 

Grubumuz saat 18.00’de metro girişinde toplandık ve meşhur Gangnam’a gittik. 

“GANGNAM”

Han Nehri’nin güneyindeki Gangnam, daha doğrusu Gangnam Metro İstasyonu bölgesi, ışıltılı atmosferi ile kentin en popüler semtlerinin başına geliyor.

Gökdelenlerle dolu yerleşim bölgesini gezginler ağırlıklı olarak ışıltılı atmosferine dâhil olmak ve eğlence dolu saatler geçirmek için Seul gezilecek yerler listelerine ekliyor. Psy’nin “Gangnam Style” isimli şarkısı sayesinde tanınırlığı tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de fazlasıyla artan yerleşim bölgesinde, daha metro istasyonundayken en son trendleri müşterilerine sunan mağazalarla karşılaşabilirsiniz.(Not: Şarkısı dünyada milyonlarca kez izlenen ve dinlenen Psy kendi ülkesinde hiç sevilmemektedir. Sebep?)

Gangnam Station Underground Shopping Center‘dan ayrıldıktan sonra istasyonun hemen çıkışındaki “Gangnam Style” sahnesinde isteyen dans edebilir. Sahne, gündüz saatlerinde de oldukça ilgi çekici duruyor. Ama asıl cazibesini akşama doğru tüm ışıklarının yanması ile başlıyor. Bu ışıltıyı görmek için bizde akşam geldik. 

Gece saatlerine kadar kaldık. Çok hareketli bir bölge. 

Şimdi rotamızı Dünya Ticaret Merkezinin bulunduğu alana gittik. Buradan 4 durak sonra vardık. Burası de görülmeye  değer bir alan. Yüz metreye uzunluğunda, elli metre genişliğindeki ekrandaki gösteriler tek kelime ile mühteşemdi. 

SM TOWN’da Kore’nin en büyük müzik şirketinin stüdyolarının olduğu binanın önündeyiz. 

Sabah 09.00’da otelden çıkmıştık, gece 23.30 olmuş ve biz halen geziyoruz. Otele gitmek için epey yolumuz olduğunu hatırladık ve grupça toplanıp yola koyulduk.  Otelimizin yanındaki markette alışveriş yaparken rafta Türk ürünlerini görmek bizi mutlu etti.

Otele geldiğimizde gece yarısını geçmişti ve bugün  18 Bin  adım yürümüşüz. Gezimizin 13 ncü gününü bitirmiştik ana bizlerde gezi yorgunuyduk. Tam o esnada halden anlayan grup liderimiz Orhan Beşiroğlu, yazdığı mesajında;otel çıkışımızın saat 12.00 olduğunu söyleyince, hepimiz mutlu olduk.

14 Haziran Cuma

Dile kolay, 13 günden beri yoldayız ve tüm yolculuklarımızı, havayolları, tren ve metro yapmıştık. Gezi liderimiz gece şöyle bir mesaj yazmıştı,

“Arkadaşlar, yarın gezi için otelin önünde buluşma saatimiz 12:00'dir.Bir sonraki gün Hong Kong uçağı için sabah 6'da çıkacağımız için biraz dinlenmiş olalım. İyi  geceler hepimize!.”.

27 Temmuz 2019 - Kültür-Sanat


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Anket Hürriyet Caddesi trafiğe kapatılmalı mı?