"Küçük şeyler..."

Muhammet Şengöz yazdı....

Aristokrat bir ailenin çocuğu bilge insan Montaıgne, daha beşikteyken ufacık bir köyde yaşayan yoksul bir oduncu ailesinin yanına verilir, sadelik ve az yetinirlik yolunda eğitilmesi için, der Zweig, Montaıgne üzerine yazdığı biyografide.

Montaıgne babasına bunun için hep şükran duymuştur.

Küçük şeyler hep ilgimi çekmiştir.

İlerleyen sanat yaşamımda geldiğim noktaya baktığımda hayatıma yapılan küçük dokunuşlar ‘ Ben’ imi  oluşturmuş.

 Karikatüre başladığım ilk yıllarda, Gırgır Dergisi ile tanıştığım 15’li yaşlarda gazetemde çizmeye başlamıştım. Oğuz Aral ile Dündar Çiğit arası mekik dokumalarımda Oğuz Aral’ ın Dündar Ağabey’e yazdığı mektubun tam kelimeleriyle olmasa da içeriği hep aklımda.

“Gazetenizin ayıracağı üç-beş kuruş -küçük telifler - ilinizde pek çok genç çizerin yetişmesine katkı sağlayacaktır.”

Kalem- kağıt parası o küçük telifler beni heyecanlandırmış ve çizmeye teşvik etmiştir.

İlerleyen zamanlarda Tanzer Ağabey'in yazı işleri müdürlüğünde beni mutlu eden bir davranışını da yazmadan geçemem. Her ay sonunda kaç karikatürüm yayınlandıysa önüne koyar, muhasebeden hesaplanan ödemeyi alırdım. Karikatür adedi ile telif ücretinin uyuşmadığını farkettiğimde- fazladan ücret yazılmıştı- hemen Tanzer Ağabey'in yanına çıktığımda, “ Yanlışlık yok, iyi çalıştın, fazlalık küçük bir hediyemiz sana” dediğinde aklım havalara uçmuştu.

Küçük şeyler uçurur.

Küçük dokunuşlar, küçük öpüşler, küçük hediyeler, küçük insanlar, küçük sokaklar, küçük ırmaklar, otlar, küçük yapıtlar, kısa şiirler sanıldığından da etkilidir.

Yıllar alsa da beni uçuran küçük şeyler bu yaşantı yığınında kıyıda köşede hep bir yerlerde kalmış, uçmamış.

Küçük şeyler bazen mide de bulandırır.

Benliğimizi oluşturduğumuz bize armağan hayatlarda,  güzel izler bırakabilmek adına zorluk ve güçlüklerden geçerken anıt gibi taş taş yükseltirken kendimizi, arzularımızı gemleyememenin getirdiği küçük hesaplarla yıkabiliriz de sanat yapıtı yaşantımızı.

Böyle şeylerle de çok karşılaşmışızdır hikaye, roman ve filmlerin küçük aralıklarında. Küçük şeyleri görülmez olsalar da küçük bakışlarımızla ele geçirebilir, katabiliriz hayatımıza.

Büyük projeler, büyük fikirler parlak ışıltılarıyla kitleleri heyecanlandırsa da pek ilişmem.

 Hadi şöyle diyelim, bunların arkasındaki küçük şeyleri merak eder, öne çıkmayan ya da ezilip giden küçük şeylerin peşine düşerim. Bilirim ki küçük sevinç ve heyecanlardan doğan hesapsız ve insanlık yararına şeyler sonradan güçlerin eline geçip şekil değiştirip ‘ Başka bir şey’ olmuştur.

Büyük şeylerin verdiği konfor ve ilerlemeler, içinde eziyetleri de barındırır. Ne işçiler ölmüş, ne ormanlar yokedilmiş, doğanın dengesi bozulmuştur oysa. Küçük şeylerle ilerleyen süreçlerde kapatılmaya, dengelenmeye çalışılır. Bu çalışma kuşkusuz büyük adamların işi değildir hiçbir zaman. Onlar büyüdükçe büyüklük taslar, böbürlenirler. Dünya görüşleri dünyayı ele geçirmek üzerine ilerler.

Kenara itilen, görülmeyen küçük şeyleri ele almak, hatırlamak belki de biz sanatçıların öncülüğünde yeni dünyayı yaratma da “ Küçük ama büyük şeyler olarak” görülebilir.

Bilişim ve hız çağının insanları önüne katıp sürüklediği bu çağda, küçücük bir virüsün koca   dünyayı  nasıl ele geçirip katlanılmaz hale soktuğunu düşünürsek; bu dünyada küçük şeylerin de yaşayabildiğini, farkına varmasak bulaşarak nasıl bir yumak oluşturduğunu ve içinden çıkılmaz bir cehenneme dönüşebildiğini deneyimliyoruz.

Küçücük bir maskenin ya da bir damla aşının da çözümü olabileceği düşüncesi yayılmakta.

Daralan dünyamızda doğayı yeniden keşfettik.

Sanatı da.

Doğa ile sanat kardeştir. Ağacı dallarından ayırdığımızda elimizde kalan koca bir kütüktür.

Ormanı otlarsız düşünemeyiz, bastığımız yerlerin pek farkına varmasak ta. Düştüğümüzde otun yüzümüze değmesiyle hoş olur, sırtımızı otlara verdiğimizde ağzımıza aldığımız otun varlığı gökyüzündeki bulutları anlamlı kılar, sonsuzluğa taşır hayallerimizi.

Doğada yaptığım küçük yürüyüşler, İzmit’in farklı  yüzünü daha yakından tanıma ve sevmeme neden oldu.

Kuşkusuz yaşadığım kenti hep sevdim.

 Ancak iş-güç ve yaşam koşulları betonlarına, kalabalıklarına hapsetti. Denizine insem de küçük kaçışlarda, karşı yakanın sınırı hayallerimi gemledi. Dünyanın tersine gitmek, tıpkı Nasrettin Hoca’nın gibi bizi taşıyan şeylere ters binmek, ters yönlere gitmek bakışlarımızı değiştirebilir, küçük mutluluklar yaratabilir.

Ketenciler, Bayraktar, Avluburun, Derbent, Aytepe, Nusretiye’yi adımlamak nefes nefese bıraksa da yaşadığımı, doğayı, doğamı hissetirdi.

Yürüyüşler uzadıkça güneş ve yağmur ve kar ve rüzgar arkadaş oldular, şikayetçi olmadığım zorlamalarına rağmen. Kuşları, sokakta yatan köpekleri, yolu boydan boya geçen karakedileriyle,önümde ilerleyen beyaz kelebeği, böcekleriyle, yol boylarında zamanı durduran yorgun yılkı atlarıyla- ki belki de bir zaman o koca gövdeleriyle rüzgarla yarışan yeleleriyle, ki öyleymiş,konuştum sahipleriyle- yaşamı anlattılar ve yaşattılar bana.

Aslında sanat gerçek anlamda öğretilemez.

Doğanın içinden çekip almak hüneri edinmeli insan.

Doğayı yüceltmek de değil amacım, doğadan kopan insanın dramı belki de.

Evimin kapısından çıkıp yaşamın hay huyuna katılırken ektiğim küçük armut ağacının büyümesini göremeden makam, mevki, kariyer her neyse oturtsa da biz yükseklere, zirvelere;

Montaıgne’nin aristokrat babasının yaptığı gibi eteklerdeki bir göz küçücük evin varlığını yeniden hatırlatıyor şimdilerde küçücük virüs…

Bugünler de, sadece evimin o yaşamın hengamesine açılan kapısını kullanmıyor, arka kapısı olmasa da görülmeyen yangın merdivenin doğaya açılan yönünde yürüyorum.

Daha az insanla karşılaşmanın verdiği güvenle maskemi çıkarıyor, küçük ağaçların, çiçeklerin arasında uçuşan küçük beyaz kelebeğin peşinde gidiyor, yanımdan geçen küçük arının vızıltısına dizeler eklerken arada başımı bulutlara kaldırarak düşüncelere dalıyor, çizeceğim karikatürün ilham perisini içinden çekip alıyorum. Omuzuma konan peri benden ayrılmıyor, masamın başına oturduğumda beyaz kağıdımın üstünde tepiniyor, gözlerimi beynimi harekete geçiriyor.

Sonrası mı?

Dosyalarda biriken resimler, çekmecelere sığmayan, yatak altlarına giren desenler…

Arada bir yazılan yazılar.

Gazetenin kuruluş yıldönümü ile ilgili Tanzer Ağbi yazı isteyince de, bunca yaşananları,  bölük-pörçük küçük anıları iki- üç sayfaya toparlaması da kolay olmuyor, yazmak ta zorlaşıyor.

Yazı küçük şeylere takılsa, dağılsa da -yazar değil, çizer olunca- affedilebilir sonuçta.

Daralan, evlere hapsolduğumuz bu dünyada küçük şeyleri keşfederek, küçücük şeylerle de koca bir dünya yaratabiliriz.

Çocuklara , o küçük şeylere bakmak yeterli. Oynadıkları oyunlara, mutluluklarına.

Picasso bile o çocuk saflığına ulaşmak istememiş miydi?

Hadi o zaman, çıkamadığımız evlerimizden, buğulanan pencerelerine parmaklarımızla şekiller çizelim, ne çizdiğimizin önemi yok.

Koca gövdelerimizin en en küçük dalları olan parmaklarımızla göğe, umuda çizgi atar, o en ilkel insanın mağara duvarlarına çizdiği resimler gibi büyüleriz kendimizi.

Yetmez mi?..

*ZWEIG S.’ Montaıgne’ ( 2012), Can Yayınları, İstanbul

Muhammet Şengöz/ 2 Mayıs 2021

10 May 2021 - 12:00 - Gündem

Son bir ayda kocaeligazetesi.com.tr sitesinde 2.298.377 gösterim gerçekleşti.


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Kocaeli Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Kocaeli Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.




Anket Büyükşehir Belediyesi'nin hizmetlerinden memnun musunuz?