Kuraklık, kıtlık, göç

Küresel ısınma olarak genel adıyla bilinen “iklim değişikliği” meselesinin öncü dalgalarının ülkemize etkilerini aslında neredeyse on senedir görüyoruz. Arap Baharı denen olayların başlangıcından itibaren ortaya çıktığı ülkelerde bu hareketlerin büyük kaoslara sebebiyet vermesinin en önemli faktörlerinden birisinin kuraklık olduğu, ne hikmetse bizim ülkemizde pek dile getirilmiyor. Bu ülkelerin hemen hepsi geri kalmış ekonomilere sahip, sanayi üretimi yok seviyesinde memleketler. Buralarda kırsal nüfus oranı çok yüksek. Sanayi ve teknoloji de ilerlememiş olduğu için toprağın verimi Allah ne verirse seviyesinden öteye gidemiyor.

10 yılı aşkın bir süredir Mezopotamya coğrafyasında çok büyük bir kuraklık sürüyor. Geçmişe göre yağış miktarları çok düşük, sıcaklıklar çok yüksek. İleri teknolojiyle toprak analizleri, toprağın yapısına uygun kimyevi gübreleme, damla sulama, doğru tohumları geliştirme gibi hiçbir medeni uygulama da bu ülkelerde yok. Dolayısıyla insanların gelirleri hasat mevsiminde işler yolunda gitmezse öyle bir düşüyor ki bunun sosyal ve siyasal sonuçlarının olmaması mümkün değil. Bölge üzerinde güç savaşları yapan büyük aktörler de bu zeminleri kendileri için güzel birer ortam olarak görüp fitili ateşliyorlar. Gerisi kendi akışında gidiyor zaten.

Bu iklim anomalisi uzun yıllardır sürüyor. Arap coğrafyası, Asya ülkeleri, Kuzey Afrika ve siyahi Afrika’da ekonomik ve sosyal krizler almış başını gitmiş durumda. Uluslararası kuruluşların rakamlarına bakarsanız bu ülkeler dünyada ekonomi rayındaysa kağıt üzerinde büyüyor ancak milyarlarca insanın hayat standartlarında bir arpa boyu yol gidilmiyor. Büyük şirketler kar ederken, olmayan orta sınıf ve yaşam kalitesi artamayan alt sınıflar sebebiyle ekonomik başarı hikayeleri bir avuç azınlığın ekonomisini yansıtıyor. Buna bir de ulus inşası, kültür inşası ve entelektüel bir sınıf sahibi olma konularındaki yoksunluklarını ekleyince; bu memleketlerin geleceği hiç de parlak görünmüyor. Bugünlerini ve dünlerini arayacak bir yola girmiş gibi görünüyorlar.

GÖÇMENLER VE İKLİM KRİZİ

Ülkemize akın akın giren, yıllardır elini kolunu sallayarak sınırlarımızdan geçip burada bir yaşam kuran kitlenin gelmesini hep siyasi saikler ve büyük planlar ekseninde değerlendiriyoruz. Evet, bu kitleler ülkemize yönelik bir göç mühendisliğiyle sosyal yapımızın sakatlanması için teşvik ediliyorlar. Batı’nın ve Doğu’nun büyük güçleri her meselede gırtlak gırtlağa girerken; söz konusu Türkiye olunca bir anda arka kapıdan uzlaşıveriyorlar. Ulus bilincini yitirmiş, Atatürk’ten ve Cumhuriyet’ten uzaklaşmış, etnik ve mezhep gerginliklerinin yüksek olduğu bir Türkiye hepsinin işine geliyor. Ekonomisi sakatlanmış bir Türkiye istiyorlar.


Yunan ekonomisi çöktüğü zaman bu bölgede Rusya mezhep bağlarıyla sosyal bir inşaya girişecek zemini ekonomik hamlelerle bulamasın diye AB olukla para akıtıyor. Ama Türk ekonomisinin baş aşağı gitmesi yağma ve talan odaklı Batının, Batının oyuncağı kanduralı Casper sıfatlı petrol zengini Araplarının, Rus oligarklarının, Çin’in devlet kapitalizmi hormonlu zenginlerinin işine geliyor.

İklim krizi büyüdükçe Türkiye’ye gelen göç daha da artacak, ülkelerinde medeniyet namına tek bir zerreyi mikroskopla arasak bulamayacağımız bu geri kalmış memleketlerin geri kalmış insanları gelip buralarda bizlerin huzurunu kaçıracaklar. Sosyal yaşamları orta çağın bile asırlarca gerisinde olan bu insanların ülkemize gelip, kendi geri kalmış yaşam tarzlarıyla bizleri kültürel olarak rehin almalarına seyirci kalmak demek; yarının dünyasında Türkiye Cumhuriyeti’nin varlığından vazgeçmek demektir.

Konuyu bu perspektifle ele alınca yapabilecek bir şey yok gibi görünebilir. Zira Türkiye’nin ne ekonomik ne de siyasal gücü iklim krizini terse çevirebilecek seviyede değil. Dünyanın büyük güçleri Çin başta olmak üzere kirli üretim yapan ülkeleri hizaya getirmedikçe, yeşil ekonomi konusunda küresel bir seferberlik olmadıkça üzerimize binen yük artmaya devam edecek. Silahlanma konusunda sahip oldukları iradenin binde birini yeşil ekonomi için gösterseler dünya mis gibi bir yer olacak ama kime neyi anlatıyoruz ki?

DİRENMEKTEN BAŞKA ÇAREMİZ YOK

Türkiye şu anda bu ülkenin sosyal hayatına, kültürüne, değerlerine, dinine aykırı milyonların istilası altında. Ne insana bakışımız aynı ne dinden anladığımız ne de hak hukuk konusunda anlayışımız. Onlara sorsanız dinsiziz bile. Ancak bu göçlerin durması da olası görünmüyor.

Entegrasyon diyen iktidar ve muhalefet temsilcilerinin de ciddiye alınır bir tarafı yok. Bunları bize entegre edemeyiz, sosyal hayatta kurdukları baskıyla onlar bizi kendilerine entegre ederler ve asırlardır sürdürdüğümüz ilericilik maceramız sona erer. Biz tarihin karanlık sayfalarına çeker alırlar. Vasat ve avam olan nitelikli olanı her zaman boğar. Türkiye’ye oynamaya gelen yabancı çok iyi futbolcuların bizim oyuncularla aynı takıma geldiklerinde hemen bizimkiler gibi davranmasına ve iki ayda boş vermişliğe girmesine bakın, bu bile göstergedir. İyi olan kendisini dandik olanların içinde koruyamaz.

Ülkemiz bu gelen göç dalgalarını sınırının ötesinde durdurmak zorundadır. Bu noktada da komşularımız sağolsunlar yeminli birer düşmancasına hareket ediyorlar. O zaman yapılacak olan onları da karşımıza almak ve hizaya gelmiyorlarsa sigaya çekmektir. Türkiye neredeyse 80 sene boyunca tüm komşularıyla gerilim ve dehşet dengesi üzerine kurulu, sert bir dış politika izledi. Başımız da pek ağrımadı. Sınır güvenliğini merkeze alan ve karşısındaki geri kalmış ülkeler üzerine örtülü bir tahakkümle kendisini korudu. Bugün yapılması gereken esasen yine modeli uygulamaktır. İran, Irak ve Suriye ile diyalog kanalları en açık şekilde olmalı, diplomasi kanalları aktif şekilde çalışmalı ama silahlı kuvvetlerin gölgesi de sınırdan bu ülkelerin üzerine bir karabasan gibi çökmelidir.

AB’nin sosyal hayatını korumak için bizim sosyal hayatımızdan feragat etmemiz mantık dışıdır, Avrupa ülkeleri bize verdikleri sığınmacıları bakma parasını bu kaçkınların ülkelerinde kalmaları için harcasalar işin bir kısmı kökten çözülür ancak kafalarının arkasındaki ajandada sürekli olarak bu ülkeleri daha geri bırakmak ve Türkiye’yi de bu ülkelerin ligine düşürmek var.

Kuraklık daha da uzun süre devam edecek, bunun yaratacağı gıda sorunu kıtlık seviyesine gelebilecek gibi duruyor. Pandemi sonrası küresel ekonominin rayına oturmamasının üzerine bu çevresel etkilerin günden güne kötüye gitmesi yetmedi bir de Putin delisi bir savaş çıkararak dünya ticaretini kökünden dinamitledi. Bütün bu olumsuz şartları alt alta yazdığımız zaman bizi bekleyen ciddi bir gıda arzı sıkıntısı olduğunu görmek için süper zekalı olmaya gerek yok.Biz kendi ülkemiz açısından bu kıtlığıbir şekilde aşarız ancak aşamayacak olan ve buraya akın akın milyonlar gelen ülkelerde yaşanacak olan sorunlar bizim ülkemize yansıyacak olan felaketin boyutlarını kat be kat arttıracak.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Arda Süar - Mesaj Gönder

# bir, ile

göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Kocaeli Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Kocaeli Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Sizce Kocaelispor'da başkan kim olmalı?