“Canım Aliye, ruhum Filiz”

“Sen nasılsın? Keyfin yolunda mı? Sevgilim, Filiz’im nasıl? Onun bir fotoğrafçıda hiç olmazsa vesikalık bir resmini çıkartıp gönder. Kendinin de bir resmini yolla. İkinizi de fevkalade göreceğim geldi.”

“Canım Aliye, Ruhum Filiz” diye başlıyor Sabahattin Ali’nin eşine ve kızına yazdığı mektuplar. Bundan dolayı Sabahattin Ali’nin 1935’ten 1948’e kadar eşine ve kızına yazmış olduğu mektupların toplandığı güzel kitaba “Canım Aliye, Ruhum Filiz” ismi verilmiş.

Mektup okumayı, özellikle yazarların sevdiklerine yazdıkları mektupları okumayı çok severim. Dedem Adnan Filiz’in anneannem Tülay Filiz’e yazdığı gençlik mektuplarını da tüm çocukluğum boyunca okumuştum ya, işte bu sevgim oradan geliyor olmalı. Neyse… Elbette ki yazarların kaleme aldıkları eserleri okumak bana büyük keyif veriyor. Ancak eserlerden ziyade mektuplarda sevdiğimiz yazarların gerçek kişiliklerini çıplak bir şekilde görebilmekteyiz. Tüm saf duygular, yazarın hayatı, yaşadığı mutluluklar, çektiği sıkıntılar, her şey yazarımızdan sevdiğine giden mektupların satırlarında saklıdır.

Sevdiğim yazarları daha yakından tanımak, beni en çok mutlu eden şeylerden biridir. Bundan dolayı Sabahattin Ali’nin eşine ve kızına yazmış olduğu mektupların derlendiği “Canım Aliye, Ruhum Filiz” kitabı, bana büyük heyecan ve haz verdi.

Kitabımız 15 Şubat 1935 tarihinde yazılmış ve “Sevgili nişanlım Aliye…” başlangıcına sahip olan bir mektup ile başlıyor. Bu mektubun yazıldığı tarihte Küçük Filiz daha dünyaya gözlerini açmamış, Sabahattin Ali Aliye Hanım ile tanışalı yalnızca üç yıl olmuş. Romantik yazarımız sevdiceğinden gelen fotoğrafın fevkalade olduğunu belirtiyor ve kendisinin göndermiş olduğu yeni kitabını nasıl bulduğunu soruyor. Aliye Hanım ve Sabahattin Bey’in nişanlılık dönemlerindeki mektuplar, beni en çok mesut eden bölümler oldu. Çünkü Sabahattin Ali sevdiği güzel kadına öyle güzel şeyler söylüyordu ki…

“Mektupların senin göğsünde ne kadar temiz ve insan bir kalbin çarptığını bana gösteriyor, bu kalp bundan böyle benimki ile beraber çarpacağı için dünyanın en bahtiyar insanıyım.”

“Etrafın seni sıktığı zaman kitap oku… Ben şimdiye kadar her şeyden çok kitaplarımı sevdim. Bundan sonra her şeyden çok seni seveceğim ve kitapları birlikte seveceğiz.”

“Gözlerimi kapadığım zaman senin hayalini görüyorum…” diyorsun. Ah Aliye, ben gözlerim açıkken bile hep seni görüyorum. Her şeyde senin hayaline tesadüf ediyorum.”

Kitapta maalesef Aliye Hanım’ın verdiği cevapları bulamıyoruz ancak zararı yok. Onları hayal etmek, Sabahattin Bey’in mektubunu okurken ellerinin nasıl titrediğini, kalbinin nasıl pır ettiğini düşünmek insan ruhuna verdiği cevapları okumaktan mutlaka çok daha zevkli geliyor.

Kitap ile ilgili en ilgi çekici olan olaylardan bir diğeri ise okuduğumuz tüm mektupların gerçeklerinin fotoğraflarını da yan sayfada görebilmemizdir.  Bu durum beni çok memnun etti, çünkü bu şekilde Aliye Hanım’ın elinde tuttuğu, Sabahattin Bey’in mürekkebinin döküldüğü, Osmanlıca bir sürü harfin yer aldığı kağıtları da görebildim.

1937 yılına geldiğimizde mektubun başında çok farklı iki kelime görüyoruz. “Sevgili Karıcığım…”

Bu yıllardan sonra hem sevgi hem de problem dolu mektuplar okuyoruz. Özellikle maddi sıkıntılar ve İkinci Dünya Savaşı döneminde yaşanan problemler, Sabahattin Ali’nin yazdığı yazılardaki bazı ifadelerden dolayı sürekli yargılanması ve sürekli ailesinden ayrı kalması, hasretini mektuplar ve fotoğraflar ile gidermesi bu bölümlerde kalbimi çok kırdı. Bu yıllarda karşımıza çıkan bir yenilik daha var… Filiz’e dair sorulan sorular. Kilosu, sıhhati nasıl? Onun bir vesikalık fotoğrafını sevgili karısı kendisine gönderebilir mi?..

Bir süre sonra da direkt olarak Filiz’e yazılan mektuplar ile karşı karşıya kalıyoruz ki bu mektuplar pek çok şekerden, hatta baldan daha tatlı. Aliye Hanım’a yazılan mektuplar Osmanlıca olduğu için Sabahattin Ali’nin yazısının ne güzellikte olduğunu tam algılayamamıştım. Ancak Küçük Filiz’e yazılan mektuplar Latin alfabesi kullanılarak kaleme alınmış ve harfler öyle tane tane yazılmış ki… Bu özene bezene yazılan mektuplar, muhtemelen Küçük Filiz’in onları rahatlıkla okuyabilmesi için bu şekilde yazılmış.

Filiz’e yazılan mektuplardan birinin sonu beni çok güldürdü. 1946’da yazılmış olan bu mektup şöyle bitiyordu: Miyop gözlerinden hasretle öperim kızım.”

Sabahattin Ali, ailesinden ve arkadaşlarından uzak kaldığı sürece sürekli olarak Aliye vasıtasıyla özlediği kişilere selam göndermiş. Bu selamları ve selamlarla birlikte gönderilen saklı esprileri okumak da oldukça keyifliydi. Zira Sabahattin Ali ne kadar zorluk içerisinde olursa olsun yine de bir şekilde eşini gülümsetecek kelimeler kaleme almayı başarmış bir isim.

Maddi açıdan sıkıntılı oldukları dönemlerde eşine sürekli olarak para göndermiş, kendisi gönderememişse bile çevresindeki insanların yardımını rica etmiş sevgili Sabahattin Ali. Hüküm yediği zamanlarda bile ailesini zorda bırakmamış bir eş ve baba olmuş kendisi.

Aynı zamanda kızının sürekli olarak okumasını istemiş sevgili yazarımız. Öyle ki maddi açıdan en çok sıkıntıda olduğu zamanda bile Filiz’in Doğan Kardeş aboneliğini unutmamış, altı ay daha yeniletmiş. Karnelerinden kırık puan gelirse üzülmemesini ama bir sonraki sefere o kırıkları düzeltmeye çalışmasını da tembihlemiş Sabahattin Ali.

Mektupları, ailesine ve arkadaşlarına duyduğu sevgi, kaleme aldığı eserleri, her şeyi çok güzelmiş Sabahattin Ali’nin. Ancak bunların hepsi 1948’de kimliği hâlâ bilinmeyen bir kişi tarafından noktalanmış. Bu cinayetin bunca yıl sonra bile esrarını koruması, çok değerli bir yazarımızın ve onun yaratacağı onlarca karakterin bizden öylece alınması kalbime öyle sıcak korlar düşürüyor ki bu konu hakkında yorum yapma yeteneğini kalemimde bulamıyorum. Ancak Filiz Ali’nin “Filiz Hiç Üzülmesin” isimli derlemenin sonunda yazmış olduğu satırlar ile bu yazımın sonunu getirmek istiyorum.

“Babamı kitap okurken öldürüp (kim öldürdüyse) Kırklareli’nin Üsküp Nahiyesine bağlı Heyde köyü yoluna elli metre mesafede orman içindeki çatağa öylece bırakan katil veya katiller, aylarca sonra bulunan tanınmaz haldeki bu cesede bir mezarı bile çok gördüler. Kemikleri bir torbaya konup oradan oraya teşhis için dolaştırıldı. Gömüldüğü yerden çıkarılıp tekrar incelendi. Sabahattin Ali’nin canını almak yetmedi, ölüsünü de rahat bırakmadılar bu gözü dönmüş vampirler ve dünyada hiç iz bırakmasın diye kemiklerini bile yok ettiler.
Ama Sabahattin Ali, sanki canilerin onu mezarsız bırakacaklarını çok önceden sezmiş gibi, evrendeki mekânını belirlemişti çoktan ve “Benim meskenim dağlardır” diyerek şiirini yazmıştı.”

“Başım dağ, saçlarım kardır,
Deli rüzgârlarım vardır,
Ovalar bana dardır,
Benim meskenim dağlardır…”

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Yağmur Uğuzluoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Kocaeli Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Kocaeli Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.

02

Vijdan Kantürk - Kutlarım harika bir yazı olmuş Sabahattin Ali'yi bir kez daha sevdirdin...

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 16 Mayıs 19:35


Anket Sizce Kocaelispor'da başkan kim olmalı?