Kehribar rengi gözler

Günlerden bir gün yine dershanemin kapılarının arasından çıkmış, yorgun bir ruh ve beden ile yürüyordum Kadıköy’ün güzel sokaklarında. Bu sokaklarda her türden insanı görmek mümkün, mutlusu da var mutsuzu da, genci de var yaşlısı da… İşte bu yüzden çok severim Kadıköy sokaklarını. Gülüşen gençler, el ele tutuşup yürüyen yaşlı çiftler, ellerinde bir kitap ile banklarda oturan insanlar, dükkanlarda alışveriş yapmaya çalışan kişiler, hararetli bir biçimde telefonlarıyla konuşanlar…

Bu insanlara bakarak yürürüm hep. Her birini incelerim, onlar hakkında hikâyeler uydururum zihnimde. Yine bunları yaparak evime gitmeye çalıştığım bir günde, içimden sevdiğim kitapçılardan birine gitmek geçti ve ayaklarım kendi kendilerine bu kitapçılardan birine gitmeye başladı.

Gelmiştim kitapçıya, içeri girdim ve koca raflara bakmaya başladım. İlerledim ve ilerledim. Sonra bir rafın önünde durup rastgele bir kitap aldım elime. Kitabın kapağında eski bir fotoğraf vardı. Bir düğün fotoğrafıydı bu. İki genç, kameraya bakıp tebessüm etmişti. Bu fotoğraf öyle hoş, öyle saf, öyle güzel gözüktü ki gözüme… İlk önce solda duran naif hanıma kaydı gözlerim, sonra da onun yanında duran uzun boylu, şık, güler yüzlü beye baktılar.

Uzunca bir süre fotoğrafı inceledikten sonra kitabın ismini okudu gözlerim. “Kehribar Zamanında Aşk”.

Hemen ilk sayfasını açtım elimdeki kitabın ve onu yıllardan beri görmediğim, çok sevdiğim bir arkadaşıma sarılırmış gibi tuttum. Şunlar yazıyordu bu sayfada…

“Hani dinlemeye bayıldığınız çocukluk hikâyeleriniz vardır, büyüklerinize, “Bir daha anlat, bir daha.” dediğiniz… Bu işte öylesi, bir akşamüstü, güneşin batışını izleyen bir balkonda, elinizde ince belli kristal çay bardakları, ağzınız bir karış açık dinlediğiniz anılar gibi bir masal…
Öyle içten, öyle katıksız…”

Bu cümleler beni zihnimden, kalbimden, ruhumdan vurdu. Sevgili okurum, ah sevgili okurum biliyorsunuz ki ben eski hikâyeleri çok severim. Onları tekrar tekar dinlemek için ölürüm, biterim. İşte bu yüzden hemen aldım bu güzel kitabı. Ona sarılarak gittim evime ve bir Türk kahvesi yaptıktan sonra okumaya başladım kendisini.

Güzel kitabım 1938 yılında başlayan bir hikâyeyi anlatıyordu bana. Gerçek bir hikâyeyi… Yazarımız Bige Güven Kızılay’ın anneannesi Münevver ve dedesi İhsan’ın aşk hikâyesini…

Münevver, oldukça geniş olan ailesi ile Ankara’da kocaman bahçeli bir konakta yaşayan güzel, kibar, on altı yaşındaki bir genç kızmış. Bu bahçe ve konak kendisi ve ailesi için öyle özel, öyle güzel bir yermiş ki… Bir kere Ankara’nın göz bebeği olan Çiçek Sineması hemen konağın bahçesinden görünürmüş. Öyle ki, bu bahçe aile üyeleri için resmen bir loca olmuş durumundaymış. Yaz akşamlarında yemek sofrası sinemanın göründüğü bir yere kurulur ve tüm aile üyeleri yemeklerini yerken bir yandan da sinemada oynayan filmi izlermiş. Yaz mevsimi, tüm aile için inanılmaz büyük bir keyif demekmiş, ancak kış mevsiminin de öyle kenara köşeye atılması, sevilmemesi imkânsızmış. Çünkü kış vakti gelince de sobaların üstüne kestaneler konuyor ve tüm ev mis gibi kestane kokusu ile kaplanıyormuş.

Bir gün Münevver okulundan eve gitmek için beklerken uzun boylu, gözleri kehribar rengi olan bir bey görmüş onu. Münevver öyle güzel, öyle zeki, öyle hoş gözüküyormuş ki, bu kehribar gözlü adam onu ilk gördüğü anda sevivermiş. İhsan’mış bu beyin ismi, o zamanlar yeni doğmuş bir bebek gibi olan cumhuriyetimizin ilk hukukçularından biriymiş kendisi…

Bu ilk görüşten sonra olanlar olmuş ve Münevver bir süre sonra, daha İhsan’ın yüzünü bir kez bile görmemişken ve onu hiç tanımazken, nişanlanacağını öğrenmiş. Bu tip bir durum şu an her birimiz için çok korkunç bir olaymış gibi gözükebilir. Ancak Münevver daha hiç göremediği bu insanı ismini duyduğu andan itibaren sevmeye başlamış. Münevver ve İhsan ilk defa sokakta karşılaşmışlar. İkisinin de yanında arkadaşları varmış. Bu arkadaşlar birbirini tanıdığı için yürüyüş faslı bir süre durmuş ve bir sohbet başlamış. Maalesef ki Münevver, heyecandan uğuldayan kulakları sebebiyle sohbeti hiç anlamamış, başını da yerden hiç kaldırmamış. Yalnız artık sohbetin bitimine yakın, İhsan Bey Münevver’in elini ellerinin arasına alarak sıkmış ve bu şekilde Münevver ilk defa onun yüzüne bakmış. Bu bakış ile inanamadığı bir şey görmüş…

İhsan Bey’in gözleri kehribar rengiymiş!

Daha sonradan çok hızlı ilerlemiş her şey… İhsan Bey ile Münevver Hanım nişanlanmış. Münevver düğün için tüm ev halkının ve kendisinin elbiselerini dikmiş ve herkes bu elbiselere hayran kalmış. Münevver, elbiselerini diktiği ev halkından biraz olsun bile ayrı kalmak istemiyor, ama evlenmek de istiyormuş. Tabii evden ayrılmak istemediğini dile getiremiyormuş. Ne şans ki Münevver’in babası yeni çifte çok güzel bir öneriyle gelmiş: Onları büyük konağın üst katında yaşamaya davet etmiş…

İhsan Bey ve Münevver Hanım’ın hikayesi tamamen saflıktan, büyük bir sevgiden ve saygıdan oluşuyor. Bundan dolayı hep bir tebessüm ile okudum kitaptaki güzel satırları. İhsan Bey şu dünyadaki en kibar insanlardan biriyken, Münevver Hanım da bu kadar sevgi doluyken bu hikâyenin başka türlü ilerlemesi zaten imkânsız bir durumdu.

Kitaptaki sayfalar ilerledikçe Münevver Hanım ve İhsan Bey’in ailesinin giderek genişlediğini, yaşadıkları maceraları, mutlulukları, mutsuzlukları, yani aslında tüm hayatlarını okuyoruz. Ancak bu kitap yalnızca bir aşk hikâyesinden çok daha fazlasını anlatıyor.  Sayfalar geride kaldıkça, yıllar geçtikçe, cumhuriyetimizde, Türkiye’mizde siyasi ve sosyal açıdan ne tip olaylar olmuş, bu olaylar aileleri nasıl etkilemiş… Kitabımız bu tip soruların her birini cevaplamaya ve onları çok iyi bir şekilde açıklamaya yetiyor. Bu yönden de kitabın cidden çok doyurucu olduğunu düşünüyorum.

“Kehribar Zamanında Aşk”ın bir sloganı da var: “Dinlenmemek üzere yola çıkanlar asla yorulmazlar!”

Sahiden Münevver Hanım ve İhsan Bey hayatlarının hiçbir anında dinlenmemiş, hayatları her zaman farklı bir olayla çalkalanmış. Ancak onlar bu olayların karşısında dimdik durup hiçbir zaman ümitlerini yitirmemişler. Belki de bu hikâye hakkında en çok sevdiğim şeylerden biri de budur.

Kitabı okuduğum süre boyunca içimde yalnızca bir şarkı çaldı. Herhalde bu şarkıyı hikâyesini okuduğum çifte çok yakıştırdım, bilemiyorum. Bundan dolayı yazımı bu şarkı ile bitirmeyi boynumun borcu biliyorum.

Sevgiyle ve kitaplarla kalın sevgili okurum…

“Değdi saçlarıma bahar gülleri,
Nâzende sevgilim yâdıma düştün,
Sevenin bahtına bir güzel düşer,
Sen de tek sevgilim aklıma düştün,
Nâzende sevgilim yâdıma düştün…”

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Yağmur Uğuzluoğlu - Mesaj Gönder

# bir, ile

göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Kocaeli Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Kocaeli Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Bu yaz tatilinizi nerede yapacaksınız?