Şu paralelliğe bakınız …

Tarımda ülke olarak çok gerilerdeyiz. Rakamlar bunu net olarak ortaya koyuyor. Önceden de böyleydik ama ürettiğimiz, bizi beslemeye yetiyordu ve dünyada tarımsal açıdan kendine yeten yedi ülkeden biri olmakla övünüyorduk. Ama nüfusumuz arttığından yetiştirdiğimiz tarımsal ürünler artık bize yetmez oldu. Çünkü birim alandan elde ettiğimizi normal düzeye getirmeyi başaramadık.

Bu konuda o kadar dertliyim ki… Benim İ.Ü. Orman Fakültesinden mezun olduğum 1969 yılında Türkiye’de 9 tane Ziraat Fakültesi vardı. Fakat 1970 yılında Yd. Subay olarak bulunduğum Kars’ın Digor’unda bir tek Ziraat Mühendisi yoktu. Bu görevden sonra Orman Mühendisi olarak çalıştığım Ulus (Bartın), Koyulhisar (Sivas) ve Çatalzeytin ( Kastamonu) ilçelerinde de kaymakamlıklarda görevli bir tek ziraat mühendisi bulunmuyordu. Tarımsal teknik bilgi Anadolu’nun ilçelerinin tarımsal alanlarına aksetmiyordu. Köylü “babadan görme” tarzda üretime devam ediyordu.

Yani bu konuda geri kalmışlığımızın tek bir nedeni var: Bilimsellikten uzaklık.

Bugün Türkiye’de 23 tane ziraat fakültesi var. Ama değişen az. Örnek olarak fındık üretimimizi verebiliriz. Dünyadaki yıllık üretimin % 70’ini karşılıyoruz ama birim alandan elde ettiğimiz ürün bizden sonra gelen İtalya’dakinin yarısı, ABD’nde olanın üçte biri kadar. Bunun suçlusu kesinlikle ziraat mühendisleri değil; teknik bilginin yayılımını ve uygulanmasını sağlamayan sistem.

Fakültelerin, her bilimsel dalda olmak üzere, sayısının artışı da Türkiye’de problemleri çözmede çare olamıyor. Çünkü olayın özünü eleman sayısının yetersizliği oluşturmuyor.

Geçenlerde yolum hiç alışkanlığım olmamasına karşın bir kahvehaneye düştü. Bir arkadaşla buluşmak için gitmiştim. Oturup çay içtik, dertleştik. Ben bizim mahallemiz Şirintepe’deki ağaçların budama adı altında nasıl “doğrandığından” bahsederken yandaki masada oturan bir kişi;

  • Beyim budanan ağaç kuvvetlenir… Ağaçların budanması lazım…

diyerek sözümüze karıştı. Bakışı, duruşu ve hitabet tarzı ile sadece okuma yazma öğrenecek kadar okul hayatı olduğu belli bir adam. Yanında oturan aynı nitelikli adamlar da onu onaylayan sözler söylediler. Onlara bunun doğru olmadığını anlatmanın faydasız olacağını anladığımdan hiç cevap vermedim. Onlara, o ortamda bitkilerin yapraktan da fotosentez yoluyla beslendiğini, budama sonucu fotosentezin nasıl azaldığını anlatamazdım.

Ama o kişinin söylediği aklımdan birkaç gün hiç çıkmadı. Acaba bu konuda mürekkep yalamışlar ne durumdaydı? Onlardan birinden bunun aksini duyup, kahvehanedeki adam için “onun aklı bu kadara yetti” diyerek rahatlamam gerekiyordu.

Bunun için uğraşısı nedeniyle bitkilerle ilgili tahsil yapmış bir kişi bulmalıydım. Böyle bir kişinin nerede olabileceğine karar verdim ve oraya gittim, aradığım kişiye rastladım. Kendimi tanıtırken Orman Müh. olduğumu öncelikle söyledim konuşmamızın belli bir düzeyden sapmamasını sağlama düşüncesiyle. Ama çok yanılmışım. Sözü kentteki ağaçların budamasına getirdiğimde söylediği sözler kulağımdan adeta mermi gibi girdi.

  • Necdet bey…Budanan ağaç kuvvetlenir…

Üstelik ekledi: Ağaçlar budanmazsa zayıf düşer. Budanmaları şarttır.

O kadar şaşırdım ki “bu söylediklerinizi bir daha tekrarlar mısınız?“ dedim. Tekrarladı. Aklıma hemen kahvehanedeki adam geldi.

Ağaçlar, bir bitki olarak, yapraklarından fotosentez yaparak da beslendiğine göre, her budamadan sonra oluşturabildiği yaprak sayısının azaldığını, bu nedenle yeterli beslenmesinin mümkün olamayacağını “anlatmaya çalıştım”. Budandığı için kurumakta olan ağaçlar konusunda yer göstererek örnekler verdim. Ama benim bu net açıklamama karşın söylediğinin doğru olduğunu iddia etmesi üzerine şu kanaate vardım ki “ağaçların beslenmesinin sadece topraktan olduğunu zannediyordu”. Yani kahvedeki adamdan farkı yoktu, bu konuda onunla aynı paraleldeydi.

Geçen pazartesi TV41’de sayın Semahat Gün ile iki saat süren “Yaşamı paylaşmak” isimli programa katıldım. Konu ağaçlar, kestane ve servilerde görülen hastalıklar, canlılar arasındaki ekolojik ilişkilerdi. Dinleyicilerden birinden gelen soru üzerine kentteki ağaçların budanması konusunda da açıklamalarda bulundum. Program sona erdiğinde kameraman arkadaş yanıma gelerek şu iki cümlenizi hiç unutmayacağım dedi:

“En güzel ağaç budanmamış olandır.”

“En iyi budanmış ağaç, budandığı fark edilmeyendir .”

Çok sevindim bu sözlerimin onun aklında yer etmesine. O olayı hemen anladı ama masada oturan, yaptığı tahsile karşın anlayamamıştı.

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar Necdet Güler - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Anket 24 Haziran Milletvekili seçimlerinde hangi partiye oy vereceksiniz?