Gizle

12 Mart 1971 muhtırası…

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk 15 yılı Mustafa Kemal’in kişisel ağırlığının yaşandığı “üretim, eğitim, toplumsal birliktelik” yıllarıdır.

Mustafa Kemal’in ölümünden sonra, 1950’ye kadar yaşanan dönem, İkinci Dünya Savaşı ile ortaya çıkan, “yokluk, kaygı ve çözülme” dönemi sayılabilir.

Stalin’in küstah tutumu karşısında ABD’ye sığınan bir Türkiye 1950’de Demokrat Parti (DP) iktidarı ile çok partili sisteme geçer.

Ama, önemli bir soru ve soru vardır; “Türkiye demokratik düzene hazır mıdır?”

Öyle ya; DP’nin iktidar olur olmaz ilk işleri “Devrim Yasalarını” sarsmak ve gerici unsurlara ödün vermek olmuştur! Menderes’in parti grup toplantısında milletvekillerine; “Siz öyle bir güçsünüz ki, Hilafeti bile getirebilirsiniz” diye seslenmesi, bunun somut bir kanıtıdır.

DP, iç ve dış siyasetinde ABD’yi rehber edinmiş, ABD’nin ve emperyalist ülkelerle işbirliği içinde olmuştur! Somut bir örnek; “Cezayir halkının özgürlük mücadelesinde, Müslüman Cezayir halkının yanında olmak gerekirken, sömürgeci Fransa’nın yanında olmuştur!.. Bu olay, Müslüman dünyada büyük tepki ile karşılanmıştır.

ABD ile yapılan “İkili Antlaşmalar” sonucu, ülkemizde birçok yerde kurulan “ABD üsleri” ve ülke ekonomisinden eğitime kadar hemen her alanında “ABD nasihatleri” nin egemen olması somut örneklerdir.

DP, deyim yerindeyse “İktidar sarhoşu” olmuş, ,ülke ölçeğinde ilk siyasal kırılma bu dönemde ortaya çıkmıştır.

27 Mayıs 1960 Askeri Müdahalesi ve sonrasındaki Yassıada Mahkemeleri ve üç siyasetçinin idamları, toplumsal ayrışma ve kırılmanın ikinci adımıdır!

1961 Anayasası, ülkenin saygın Anayasa hocalarının Türkiye’ye bir armağanıydı. Siyasal ve toplumsal yaşamda önemli gelişmelerin kaynağı olan bu Anayasa’nın “sağ siyaset” çevrelerinde yarattığı derin endişe ve korku, özellikle Üniversite gençliği ve işçi sendikalarındaki bilinç ve uyanışlar, bir de TİP-Türkiye İşçi Partisi’nin etkin siyaseti sonucu, 12 Mart 1971 Muhtırası, yeni ve büyük bir siyasal ve toplumsal kırılmayı ortaya çıkarmıştır.

1970 – 74 arasında Üniversite öğrencisiydim. Üniversite öğrencileri arasındaki karşıt görüş çatışmaları hemen her gün genç insanların canını alıyordu.

Öğrenci olaylarında, pek de “öğrenci” gibi görünmeyen kimi “kışkırtıcı ajanlar” görülüyordu! Dönemin İçişleri Bakanı Faruk Sükan; “İti ite kırdırma” siyasetini açıkça dile getirmekten utanmıyordu!

Sağdan-soldan nice insanımız yok yere can verdiler. Sol-sosyalist gençlik “Amerikan emperyalizmine hayır. Tam bağımsız Türkiye” diyordu. Sağ ve dinci genç gruplar ise; “Amerika gitsin Rusya mı gelsin? Sosyal faşistler” diyordu!

ABD emperyalizmi, eğitimden ekonomiye, iç siyasetten dış siyasete kadar “müdahil” oluyor ve “Kültür Emperyalizmi” ile toplumsal kültürümüzü yıkıyordu.

ABD’ya göre Türkiye; Ortadoğu ve Kafkaslara bir köprü konumunda, stratejik öneme sahip, kontrolde tutulması gereken bir ülkeydi! ABD’nin bu ülke üzerinde “büyük siyasal çıkarları ve planları” vardı!

Bu koşullarda 12 Mart 1971’de verilen askeri muhtıra ile, “Post Modern bir darbe” yapıldı.

Nihat Erim’in Başbakanlığında, mecliste grubu olan partilerin milletvekilleriyle hükümetler kuruldu. Sağdan ve soldan gençler tutuklandı, işkencelerden geçirildi, bazıları idam edildi, sendikal haklar engellendi, toplumsal örgütlenmeler çökertildi, Anayasa’daki “Temel Haklar ve özgürlükler” tırpanlandı. “KORKU TOPLUMU” yaratıldı!

12 Mart 1971 Muhtırası, kanımca 27 Mayıs Askeri Müdahalesinden daha çok “toplumsal ayrışmanın”, farklı görüşler arasında “kin, öfke ve düşmanlığın” yayılmasına, kazanılmış hakların yok edilmesine neden oldu.

Bu olaydan sonra, yeniden demokratik yaşama geçildi ama günün siyasetçileri, yaşanan olaylardan yeterli dersi çıkaramamışlardı!

Ülke, “Milliyetçi Cephe” dönemleri yaşadı! Demirel, siyasi rakibi Ecevit için; “Senin yolun Allende’nin yolu” bile dedi!

Dünden bugüne, “ulusal çıkarlar” üzerinde birleşemeyen siyasetçilerimizin yanlışlarıyla 12 Eylül Askeri Darbesi ile ülkemiz, bir yandan müthiş bir “siyasal ve sosyal darbe” yaşarken, öte yandan RABITA denilen örgütün ve emperyalizmin tuzağına düştü!

Bugün, çok daha büyük bir ayrışmanın, küresel tuzakların ve ekonomik açıdan sömürgeleşmenin, hatta “Allah esirgesin” parçalanmanın tehdidi altındayız.

Tarih, yaşanan olaylardan ders almanın aracıdır!

Tarihten ders alamayan toplumlar, çok ağır bedeller öderler!

Yeter artık!

Bu ülkede, birbirimizi anlayarak, farklılıklarımıza saygı göstererek, birbirimizi hainlikle, terörist olmakla suçlamadan kardeşçe yaşamamız mümkündür!

“Siyasette düzey sorununu” aşabilirsek!..

# DİĞER MAKALELERİ

Yazar Mustafa Küpçü - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Anket 24 Haziran Milletvekili seçimlerinde hangi partiye oy vereceksiniz?