Burjuva ahlakı, kadın cinayetleri, ataerkil dünya

Son yıllarda teknolojik gelişmeler ve sosyal ağların bireylere verdiği ‘sesini duyurabilme’ özgürlüğü sayesinde yaygın medyanın gücü iyiden iyiye kırılıyor. Ülkemizde internetin gündemini geleneksel medya araçları belirliyor olsa da, insanlar önlerine konulan menüyü yemek zorunda olmadıkları için, sosyal ağlar üzerinden farklı bir gündem oluşturmak veya medyanın bazı sebeplerle ele alamadığı konuları duyurmak mümkün oluyor.

Bu teknolojik imkân sayesinde, ulusal medyanın bazı akçeli ve netameli ilişkilerinden ötürü haberleştiremediği konuların boğulmasının ya da yok sayılmasının önüne geçiliyor. Bunun en güzel örneğini de Gezi Parkı Eylemleri sırasında, penguen belgeseli yayınlayarak toplumdan bilgi kaçırmaya çalışan televizyon kanalarının düştükleri durumda gözlemledik. Ülkenin daha eğitimli, varlıklı ve kültürlü (yani reklam verenlerin asıl hedef kitlesini oluşturan) bir kitleye karşı gösterilen bu utanmaz tavır, medya kanallarının seyirci ve okurlarını kaybetmesiyle sonlandı.

Ama bunun bir önemi var mı? Yok, çünkü ülkemiz burjuvazisi dünyada hiçbir burjuva grubuna nasip olmayacak kadar fırıldak ve beceriksiz bir sınıf olduğu için; rüzgârın estiği yöne doğru dükkânı açıp oradan nemalanıyor her zaman ve her şartta. Ülkemizde devletle iş yapmadan “ilk elli şirket”, “ilk yüz şirket” listelerinde varlık gösterebilmiş bir tane bile holding yoksa bu iş adamlarının kolaycılıklarından kaynaklanmaktadır. Piyasa şartlarında rekabet etmek, daha kaliteli ve sürekli ürün elde etmek, daha iyi bir organizasyon yapısı kurmak, daha nitelikli elemanlar kazanmak, onlara daha iyi imkânlar vererek sürekli gelişimi sağlamak, uygun fiyatta satış yapmak, doğru pazarlama planlarını oluşturmak… Bunlar zahmetli, mesai isteyen, kafa isteyen ve her şeyden önemlisi “sadece para ile halledilemeyecek” şeyler.

NALINCI KESERİ

Ekşi Sözlük’te bir yazar burjuva ahlakını tanımlarken, “karısına yan bakanı vurmak, fırsat bulursa baldıza sulanmak” şeklinde inanılmaz sade ve net bir ifade kullanmış. Nalıncı keseri gibi benzetmesi de aslında konuya çok yakışıyor.

Ülkemizde siyaset, iş dünyası ve bürokrasi arasında onlarca yıldır süre gelen vıcık vıcık, mide bulandırıcı, yalanın ve talanın bini bir para olan ilişkiler ağına uzaktan beş dakika bile bakmak insanlıktan tiksinmek için yeterli. Bu ilişkiler ağında eskiden medyanın da bir yeri vardı ancak ne acıdır ki; günümüzde iş dünyası siyasetçilere yaranabilmek adına tüm medyayı “parası neyse bastırıp aldı” ve aklı başında, efendi, uslu ve mülayim bir hale getirdi. Bundan yirmi sene önce de tam tersi oluyordu; medya patronları ellerindeki yayın gücünü bir silah gibi siyasetçilere yöneltiyorlar ve ülkeyi hizaya çekiyorlardı. Hoş defosu olmayan, hırsızlığı, yalanı talan olmayan siyasetçilerimiz olsa bunlardan korkarlar mıydı? Sanmıyorum.

Medya, iş dünyasının siyasetçilerle olan diğer ticari ilişkilerini korumak için bir zırh olarak kullanılmanın ötesinde; açık kapatma noktasında da güçlü bir enstrüman. Cem Gariboğlu adlı ruh hastası bir zengin bebesinin Münevver Karabulut’u psikopatça öldürdüğünü, dosyanın ailenin maddi imkânlarıyla devletin dehlizlerinde kapatılmaya çalışıldığını, anlı şanlı medyanın konu artık üstü kapatılamaz hal alıncaya kadar sessiz kalışını (bu holdingi sevmeyen holdinglerin medyalarının konuyu manşetlere çekmesi de ayrı bir boyutu işin) ve nihayetinde de bu psikopat katilin ailenin maddi imkânları ile uzunca bir süre adaletten kaçırıldığını… Bunları unuttuk çoktan. Zaten Cem Garipoğlu da öldü ya da bize öldüğü söylendi. Belki de başka bir ceset gömüldü, Garipoğlu bir dizi estetik müdahale geçirdi ve dünyanın bir ucunda hayatını sürdürüyor. Komplo teorilerine çok prim vermekten yana değilim ama Allah aşkına banka hortumlayıp milletin parasını çalan ahlaksızlar bunu mu yapmayacaklar? İşin en kötüsü de Garipoğlu gerçekten öldüyse bile buna kimsenin inanmayacak olması...

AİLE ŞEREFİ FİLMİNDEKİ OKTAY’LAR

Filmin konusunu hatırlıyor musunuz? Çok zengin bir işadamının serseri oğlu arabasıyla küçük bir çocuğa çarpıp kaçıyor. Bu kadarla da kalmıyor; çocuğun güzel ablasına kafayı takıyor ve türlü tacizlerde bulunuyor. İş bununla da bitmiyor, kızı kaçırıp tecavüz etmeye kalkışıyor ancak kız bir şekilde kurtarılıyor. Sonrasında aileye yönelik saldırılar başlıyor. Şimdi sizlere soruyorum; Aile Şerefi filmindeki Oktay karakteriyle, bu filmden otuz sene sonra kanlı canlı yaşadığımız Cem Garipoğlu gerçeği arasında ne fark var? Kurgusal caninin ailesiyle, gerçek caninin ailesinin tutumları arasında ne fark var? Hiçbir fark yok, bire bir fotokopisi.

Geçtiğimiz haftalarda OdaTV’de yer alan bir haberin başlığı aslında durumu özetliyor: “Neden sürekli zengin çocuklarının apartmanlarının önünde gencecik kızlar ölüyor?” Dev bir holdingin veliahtları tarafından işlenen Nazlı Sinem Erköseoğlu cinayetinin sümen altı edilmesi için birçok bürokrat, siyasetçi ve bunların arasında mekik dokuyan simsar tip kırk takla atıyor. İşte bu tutum yazının başlığı olan “burjuva ahlakı”ndan başka bir şey değildir. Bu ciğersiz adamlar yarın öbür gün şirketlerine bir müfettiş gelse “biz vergimizi veriyor, ülkemizi kalkındırıyor, insanlara iş veriyoruz ama devlet bize engel oluyor” diye ahkâm kesmekten asla geri durmazlar.

Bir diğer karanlık cinayet de Şule Çet cinayetiydi. Şule Çet lüks bir plazanın 20. katından aşağı atıldı ancak ne evin sahibi ne de olay sırasında dairede bulunan arkadaşı herhangi bir ceza aldı. Bu dosyalar da yine açıklığa kavuşturul(a)madı. Tırnaklarında merhum kızcağızın DNA’sı bulunan kişi, yüzsüzce “biz tokalaşmıştık DNA kalıntılarının nedeni bu tokalaşmadır” diyebiliyor. Cinayete kurban giden kız çocuklarının ve kadınların aileleri mücadelelerini sosyal medya üzerinden sürdürüyorlar. Medyamız ise artık geri duramayacağı noktaya kadar bekledikten sonra ve ancak mecbur kaldığında, sözüm ona “medya etiği ve basın sorumluluğu”nu yerine getiriyor. Böylesi bir ikiyüzlülüğü “etik” ve “sorumluluk” kavramları ile paravanlamaya çalışmaksa ayıbı katmerliyor.

KADINLAR VE ERKEKLER ARTIK İKİ FARKLI SINIFTIR

Nice benzer olaylar yaşandı, yaşanıyor ve yaşanmaya devam edecek. Çocuklara yönelik taciz, tecavüz ve şiddet haberleri artık sıradanlaştı. Ne yazık ki, pedofili olgusunu kabul edilebilir bir forma sokmak adına, içine kültürel (!) öğeler ekleyerek “çocuk gelin” kavramını öne sürenler olduğu gibi, çocuğun cinsel istismarında “küçüğün rızası” kavramının varlığından bahseden mevki sahibi de var. Kadına şiddeti kendisinde hak gören erkeklerle dolu ülkemizde, günde ortalama bir kadın erkek şiddeti nedeniyle cinayete kurban gitmekte. Bu gibi konulara daha “duyarlı” görünen sosyal medyadaki amansız anıcıların, duyarkas abilerin ve ablaların büyük bir çoğunluğunun amacı da maalesef beğeni sayılarını arttırarak egolarını tatmin etmek.

Ülkemizdeki bu acı tablonun benzerlerine dünyanın her yerinde rastlamak mümkün, çünkü dünyayı babadan oğula aktarılan bir servet yönetiyor. Serveti devralan oğulların kafalarını çalıştırmaları gerekmiyor, çünkü onların yerine kafalarını çalıştıracak beyaz yaka köleleri var. Bu oğulların karizmatik, kültürlü hatta yakışıklı bile olmalarına gerek yok çünkü sahip oldukları medya karizmatik ve cool olmanın birincil şartlarını tüm insanlığa dayatıyor: pahalı ve lüks markalara sahip olmak. Gördüğü her kadına sarkıntı olan, isteklerine cevap vermeyen hiçbir kadına ne makam, ne mevki ne de para kazandıran ve “erkek erkeğe muhabbet” adı altında kadını gofret ya da meyve suyu kadar basit bir şekilde alıp, tüketip, istediği zaman atan söylemlerle bezeli konuşmalardan kaçınmayan bu adamların dünyasında ise kadınlara düşen tek şey dirayetli durmak.

Kadınlar ve erkekler, artık toplumsal cinsiyet kavramından çok sınıfsal bir ayrımı işaret eden iki kavram haline gelmiş durumda. Bu krizin çözümü ise örgütlü bir kadın şiddetinin erkek egemen yapıya darbe vurmasıyla mümkün olabilir. Bu noktada erkek çocuklarını düzgün yetiştirecek annelerin varlığının önemini de vurgulamak gerekir. Anneler oğullarını doğru şekilde eğitecekler, onlara aslolanın “insan” olmak olduğunu öğretecekler ki, soruna köklü bir çözüm getirilebilsin. Zira “aslan oğlumcu” annelerin acelesiyle çocuklar ne erkenden “erkek” oluyor, ne de ilerleyen zamanda “daha erkek” oluyor. Kadınların kendi türlerinin katillerini yetiştirmeye bir son vermeleri gerekiyor.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Arda Süar - Mesaj Gönder 449 Okunma


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz


Anket Gebze Belediyesi'nin hizmetlerinden memnun musunuz?