SINIRLAR ARASINDA

Ağustos ayında, oturum iznimin süresi bitip yenisini beklerken Norveç sınırları dışına çıkamayacağım için Türkiye’ye gidip ailemi ve arkadaşlarımı ziyaret etmeye karar verdim. Oturum izninizin süresi bittiğinde, yeni oturum izni kartınız gelene kadar ülke dışına çıkmak kendi sorumluluğunuz altında. Bu da demek oluyor ki, Norveç dışına seyahat ederseniz Norveç’e tekrar giriş yapamama durumunuz var. Bu da insanın hayli canını sıkıyor tabi. Böyle kısır başvuru döngülerinden ne zaman kurtulacağımı ve oturum iznimin yenilenmesinin ne kadar süreceğini bilmemek, özgürce de seyahat edemeyeceğim anlamına geldiği için sürem kısıtlıydı. Üstelik de UDI’nin (Norveç Göç İdaresi) bu konuda asla sorumluluk almaması, oturum iznimi beklediğime dair geçici bir belge (sadece bir kağıt) bile vermemesi beni ayrı öfkelendiriyordu. Söyledikleri şey her zaman aynıydı: ‘’Ülke dışına seyahat ederseniz, bu sizin sorumluluğunuzda’’, kısacası ‘’Çıkarsanız dönemeyebilirsiniz’’ demekti bu.

Gazipaşa Havalimanı’nda karmaşık duygu ve düşünceler içerisinde, kulaklarımı sağır edercesine bir müzikle Pegasus’un her zamanki gibi rötar yapan gece uçaklarından birini beklerken, ‘’Belki de bu düşünceler bir sonraki yazımın ilhamı olur’’ diye başlamak istedim. Türkiye’ye dört aydan sonra ayak basalı dört gün olacak neredeyse. Sevdiklerimi sırasıyla görmenin sevinci ile her birinin verdiği tatsız haberler arasında acı tatlı bir gidiş geliş yaşıyorum. Gerçekten de cennet potansiyeline sahip bir ülkedenin en turistik ilçelerinden birinde, sahil yolunda çalışmayan ışıklar ile çalışan ışıklara da uymayarak yayanın üzerine süren sürücülere alışmam gerekti mesela. Her sokağa çıkışın şanslıysanız küçük, şanssızsanız da büyük risk taşıdığını hatırlamanız gerekiyor. Burada geçen 25 senenin ardından kolay kolay bu refleksler kaybolmuyor tabi. Ama bu dürtülerin her gelişi, size yol vermek yerine arabayı üzerinize süren sürücünün gözlerindeki öfke ve nefret dolu bakışlara aynı öfke ve nefret ile karşılık vermenize engel olmuyor.

Kuzenim ve ailesi ile buluşmak üzere Alanya sahil merkezine doğru yürümeye başlıyorum ikinci akşam. Bir yol boyu sıralanmış, birbiri benzeri dükkanların satıcılarının gözlerinde turist kadınlara olan aç bakışlara ve ağızlarından çıkan utandırıcı laf atmalara tanık oluyorum. Diğer yanda ise kuzeyden ‘’Syden’’e gelmiş kuzeylilerin; Danca, Norveççe ve İsveççe menüleri olan, yine kuzey temalı yol kenarı restoranlarda yemek yemesine anlam vermeye çalışıyorum. Genelde bu tarz restoranların adı ‘’Viking’’ gibi isimler oluyor tabi. Kültürü tanıma çabası da kültürün tanıtılma çabası da sıfıra yakın. Syden’den bahsetmeliyim bu arada. Syden, Norveçlilerin, muhtemelen diğer İskandinavların da, güneydeki sıcak ülkelerin tamamı için kullandığı bir kelime. Bu ülkeler de Yunanistan, Türkiye veya İspanya gibi sıcak ülkeler. Norveçli arkadaşlarım bana, bazı insanların

gittikleri ülkenin adını söylemek yerine direk Syden dediklerini söylediklerini hatırlıyorum. ‘’Onlar için bir tatil köyü, sıcak denizler veya sadece ucuz bira mıyız?’’ diye aklımdan geçirmeye engel olamazken, buraları bilen bu arkadaşlarımın da ne kadar bilinçli olarak bu kullanıma hoş bakmadıklarını hatırlıyorum rahatlayarak. Sonuçta herkes Türkiye’de develer sürdüğümüzü düşünmüyor. Bunu egzotik bulup, böyle olduğunu düşünmek isteyen birkaç insanla karşılaşsam da; neyse ki bu insanlar bir elin parmaklarını geçmedi şu güne kadar.

Alanya’da amcam, halam, kuzenlerim ile geçirdiğim süreç içersinde biraz da olsa Norveç-Galatasaray maçını izleme fırsatım oldu. Ne önemi vardı bilmiyorum. Benim için yenmenin de yenilmenin de bir önemi yoktu. Alanya’da geçirdiğim zamanın ardından artık İstanbul’a gitme zamanı gelmişti. Ardı ardına gelen rötarlar, uçakta yerime bilinçli olarak oturan birini kibarca kaldırmamdan sonra karşılaştığım tepki sonunda yorgun bir şekilde vardım İstanbul’a. Sabiha Gökçen Havalimanı’nın kapısından çıkınca yüzüme vuran sigara dumanı ile uyandım. Türkiye’de olduğumu hatırlatan bir başka etmen. Norveç’teyken bir süre sigaraların nerede satıldığını hiç görmedim. Anlamamıştım da. Sigara da içmediğim için hatırlamak bile aklıma gelmemişti. Sonra bir arkadaşım ona giderken benden tütün isteyince, markette tütün sigara nerededir diye aramaya başladım. Bir görevliye sorduğumda beni göze çarpmayan bir otomatın önüne götürdü. Kasadan, gözlerden uzakta ve asla belki de dikkat çekmeyecek gri bir otomattı. Gözümüzün önünde satılan sigaraları düşündükçe, bu konsept bana çok ilginç gelmişti. Her şeyi karşılaştırmak biliyorum ki bazılarınıza anlamsız geliyordur. Ama insanlık hali işte; önceden yaşadığınız yer ile şu andakini her adımda istemsizce yan yana getiriyor beyniniz. Bütün bu farklılıkların iyi mi kötü olduğuna da herkes kendi karar veriyor mutlaka. Ne diyorsunuz, bu gözlemlerin devamı gelmeli mi sizce?

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Ayçin Basım - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Kocaeli Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Kocaeli Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Başiskele belediye seçimlerinde hangi adaya oy verirsiniz?
Tüm anketler