Hikâyeler başka olsaydı

Düşünün; yıllardır ellerinde kalemleri, önlerinde kağıtları ile eserler yazanları düşünün. Ne düşündüklerini, ne hissettiklerini, karakterlerini ne tip durumlara göre oluşturduklarını, durumları ne tip karakterlere göre oluşturduklarını, kime neyi layık gördüklerini, karakterinin kaderini belirlerken ne düşündüğünü ve ona neden bu şekilde bir kader layık gördüğünü düşünün. Yazar niye intihara sürükledi güzel Bihteri’i? Nasıl kavuşamadı Raif Efendi sevgili Maria’sına, neden resimlerle sınırlı kaldı Maria’ya olan aşkının sınırsızlığı? Ali Rıza Bey’in ailesi neden sonbaharda sarıya, turuncuya veyahut kırmızıya dönen ve evini terk eden bir yavru gibi birer birer çekip giden yapraklar misali koptu birbirinden? Maximilian Wagner neden ruhlara vermek zorunda kaldı en tatlı öpücüklerini, niye kollarına alamadı Struma’nın ebediyen kendisine, denizin derinliğine hapsettiği güzel sevgilisini? Anna Karenina mutlu bir sonu hak etmiyor muydu; yaşamın güzelliğinin yüzüne vurmuş olduğu bir kadın, daha uzun müddet burada kalmayı, dans etmeyi, sevmeyi hak etmiyor muydu? Küçük çalıkuşumuz Feride sarı, sapsarı çiçeklerden nefret etmeye zorunlu muydu?..

Peki, şimdi başka bir soru üstüne düşünsek… Bu karakterlerimizin karşısına başka kitaplarda okuduğumuz ve bağlandığımız karakterler çıksa, her biri başka olaylar yaşasaydı ne olurdu?

Vronski ve Behlül’ün, Bihter ve Anna’nın sahip oldukları benzer yönler ve kader ile şunu söyleyebilirim ki birbirlerinin hayatlarına misafir olsalarmış; Bihter Vronski’ye, Anna ise Behlül’e âşık olsaymış maalesef sevgili hanımlarımızın kaderlerinde çok büyük bir değişim yaşanmazmış. Bihter’i ve Anna’yı içerisine düştükleri acı senaryodan kurtarmak oldukça zor, zira hangi karakterin kendileri ile karşılaşmasını sağlarsak sağlayalım bu yine de bir ihanete aşık bir masal olacağından, Ali Rıza Bey gibi tatlı mı tatlı bir karakter bile onların durumunu kurtaramazdı.

Maximilian Wagner Nadia ile hiç tanışmamış olsaydı daha mı mutlu olurdu? Fikrimce o, Nadia ile tanışmasaydı kimseye âşık olmaz, kimseyi sevmezdi, sevemezdi. Niye böyle bir düşünce seline kapılıyorum bilemiyorum. Lakin Serenad’ı ne zaman okusam hep bunu düşünmüşümdür. Maximilian’ın kalbi Nadia için yaratılmıştı. Sadece Nadia için atıp, sadece Nadia için kan pompalıyordu bu kalp. Nadia yerine Feride’yi yahut Bihter’i, Maria’yı koyup bu aşk hikayesinin gidişatına bakalım diye hayal bile kuramıyorum. Zira yalnızca onlar birbirleri ile bir melodide havaya uçuşan notaların ahengi gibi uyumlu görünebiliyorlar gözüme. Bundan dolayı bu özel durum adına şunu soruyorum: Maximilian cidden Nadia ile tanışmasaydı yalnız ama daha mutlu bir hayat mı geçirirdi? Cevabım ise elbette belli: Hayır, daha mutlu olmazdı. Evet, belki Nadia ile tanışması onda gelecek yıllar için bir üzüntü seli oluşturmuş olabilir, lakin Nadia ile yaşamış olduğu mutlu günlerin hayatının en güzel dönemi olduğunu biliyorum. Bu sebeple bence Maximilian da aşkını yaşamayı, Nadia’yı tanımayı ve sonra mutsuz olmayı nispeten daha stabil duygularla geçen ama yapayalnız süren bir ömre tercih ederdi. Zira aşk için her şey feda edilmeye değerdir.

Feride’miz, inatçı çalıkuşumuz… Feride için üç durum düşünüyorum, üç farklı olasılık… Bunlardan biri genç yaşta Kâmran’ın ona ihanet etmediği ve mutlu bir evliliğe adım attığı sıradan bir yaşam. Çocuğu Munise’nin olmadığı, öğrencilerini sevmeden bir ömür süreceği, Zeyniler’in neresi olduğunu hiç bilmeyeceği, gülbeşekerin ve ipek böceğinin bir lakap olabileceğini öğrenemeyeceği; İstanbul’da denize yakın bir evde yaşayacağı ve öleceği sıradan, düz ve süssüz bir hayat. Bu yaşamda çok sıkılacağını ve mütemadiyen farklı uğraşlar arayacağını çok iyi biliyorum, çünkü Feride’nin yapısı bir ağacın gölgesinde sessizce oturan ve serinleyen bir hanım olmaya çok uzak. O, altında oturması “gereken” ağacın dallarına çıkarak orada esen sert rüzgarlar ile saçlarını dağıtarak serinlemeyi tercih eder. Yapısı, ruhu, isteği böyle olan bir insan çünkü. Bundan mütevellit İstanbul’un bir köşkünde yaşayacağı sakin hayat onu çok tatmin etmezdi.

Onun için hayal ettiğim ikinci hayat ise Felatun Bey’e âşık olduğu küçük ve komik bir senaryodan oluşuyor. Bu senaryoyu hayal etmek çok zor çünkü iki farklı dönemin eserlerinde okuduğumuz karakterlerden bahsediyoruz. Ancak Feride’yi Felatun Bey’in aşırı lüks sevdasına, Batı’yı çok yanlış anlayışına kızarken, hatta sinirinden köpürürken, ona Fransızca şekilde bağırıp çağırırken hayal etmek bence çok eğlenceli. Feride ve Felatun Bey’in aşkından sürekli olarak bu tip konular üstüne küçük tartışmaların olduğu komik bir hikâye ortaya çıkabilirmiş diye düşünüyorum.

Elbette bir de canımız çalıkuşumuzun Şeyh Yusuf Efendi’yi sevdiği, ona âşık olduğu hikâye var ki bu konuda ne düşünmem gerektiğini çok bilemiyorum. Feride ilk zamanlarında çok mutlu olup daha sonra sıkılır mıydı yoksa hep mutlu mu kalırdı bilemiyorum. Ancak bence Yusuf Efendi’nin saf sevgisi ona ve Munise’ye iyi gelebilirdi. Munise ve çalıkuşumuzun da ona verdiği mutluluk muhtemelen Yusuf Efendi’nin ölümünü ertelerdi. Lakin ne olursa olsun, çalıkuşumuz macerasını tam olarak yaşayamazdı. Bundan dolayı hikâye bence biraz eksik kalırdı.

Farklı senaryoları hayal etmeyi ve düşünmeyi sevsem de en sevdiğim hikâyeler mütemadiyen bu konuştuğumuz varyasyonların orijinalleri olarak kalacak. Zira sevgili yazarlarımız romanlarını o kadar ince düşünceler ile dokumuşlar ki karakterler için daha iyi hikâyeler asla düşünemiyorum. Mutlu sonlar için de mutsuz sonlar için de düşüncem aynı şekilde geçerli. Feride Anadolu’ya gitmesi ve o hayatı yaşaması gerektiği için iyisiyle kötüsüyle bunları deneyimledi, Bihter ve Anna o büyük aşkı yaşaması gerektiği için yaşadı, Raif Efendi ömrünü Maria Puder’in elini tutarak geçiremese de en azından bir süreliğine onunla hayatının en güzel dönemini geçirdi ve o özel sözler döküldü ağzından… “Tesadüf seni önüme çıkarmasaydı, gene aynı şekilde, fakat her şeyden habersiz, yaşayıp gidecektim. Sen bana dünyada başka türlü bir hayatın da mevcut olduğunu, benim bir de ruhum bulunduğunu öğrettin.”

Hiçbir hikâyenin değişmesini, farklılaşmasını istemezdim. Zira hepsi olduğu gibi, yazarlarımızın hayal ettiği, oluşturduğu ve can verdiği gibi çok güzel.

 

 

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Yağmur Uğuzluoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Haber ajansları tarafından servis edilen tüm haberler Kocaeli Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Kocaeli Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.

01

İlker Özben - Yazının son paragrafı her şeyin özeti ve sonucu.

Peki, madem sonuçta düşünce böyle olacaktı, değerli yazarımız neden bu karmaşık analizleri yapmak ihtiyacı duydu?

Acaba, romanların her birinin ne kadar kuvvetli kurgular sahip olduğunu vurgulamak için olabilir mi?

Merak ediyorum.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 30 Kasım 21:50


Anket Başiskele belediye seçimlerinde hangi adaya oy verirsiniz?
Tüm anketler