Ali Koç

Simon Kuper’in bir kitabının adı olan “Futbol asla sadece futbol değildir” sözü, günümüzün ekonomik düzeni ve tüketim kültürü alışkanlıkları çerçevesinde bu endüstrinin geldiği noktayı anlatıyor. Öte yandan bizimkisi gibi her anlamda gelişme sürecini tamamlayamamış toplumlarda taraftarlık gibi aidiyetler, hayattan beklediklerini alamamış insanlar için de bir “kimlik” olarak anlam kazanıyor.

Ülkemizde Atatürk’ün adı sistematik olarak günlük hayatımızdan ve değerlerimizden çıkartılmaya çalışılırken ülkemizin dört bir yanında, birbiriyle kanlı bıçaklı taraftar gruplarının hepsi İzmir Marşı’nı hançereleri yırtılırcasına söyleyerek, kimi zaman çok eleştirdiğimiz toplumumuzun gerçek değerlerine nasıl sahip çıktığının en güzel ispatlarından birisi oldu. Gezi Parkı eylemlerinde üç büyük takımın birbirinden hiç hazzetmeyen taraftar gruplarının birlikte hareket etmeleri, oy kullanmaya giderken takımının formasını sırtına geçiren taraftarlara her seçimde rastlıyor olmamız, bir çocuk istismarında, hayvan katliamlarında ya da kadına karşı şiddet konusunda taraftar gruplarının mağdurdan yana tavırlarını net şekilde koymaları gibi birçok aktivist tutumda taraftar gruplarını artık görebiliyoruz.

Sivil toplum kültürü ne yazık ki geliştirilmemiş olan ülkemizde taraftar grupları bu açığı kapatıyorlar. Bu ne yazık ki ideal bir model değildir. Bir eğlence ürünü olan oyunun, toplumsal duyarlılıklarda ses verme alanına dönüşmesi; sivil toplumu gelişmemiş bir ülkede güzel bir umut ışığıdır. Genellikle iktidara yönelik protestolarla da anıldıkları için bir kesimin eleştirilerine maruz kalan bu grupların tutumlarını yarın öbür gün başka bir iktidar göreve geldiği zaman da aynı şekilde protest olarak göreceğimize eminim. Çünkü kimlik arayışını ve itiraz hakkını bir kitle içinde “daha güvenli” bir alanda kullanıyor olmak konjonktüre göre değişecek bir durum değildir. Van depremi yaşandığında Çarşı’nın hava buz gibiyken atkılarını, berelerini ve kazaklarını sahaya fırlatarak hayata geçirdiği kampanya ve ülke çapında uyandırdığı farkındalık dünyada eşi benzeri az görülecek bir örnekti. Bu ruh, iktidarlardan, siyasetlerden falan çok daha yukarıda bir duruş.

YÖNETENLER VE YÖNETİLENLER

Van depremi sebebiyle yapılan bu aktivist eylem neticesinde Beşiktaş’ın ve taraftarının, federasyon tarafından Profesyonel Futbol Disiplin Kurulu tarafından ceza almak üzere sevk edildiğini hatırlayanımız var mı peki? “Sahaya yabancı madde atılması” gerekçesiyle 20 bin TL ceza almıştı Beşiktaş kulübü. Neden? Çünkü mevzuat hazretleri öyle emrediyordu. Oturduğu makamın yetkilerini iyi yönde yorumlamak yerine, tavşan dışkısı gibi ne kokan ne bulaşan kişilere mevki verdiğiniz zaman başınıza gelecek olan budur. Orada yönetim bir içtihat ortaya koyarak ceza vermeyebilir ve bu olayı istisnai olarak kabul edebilirdi. Yapmadılar. Yapmaları da beklenemez. Çünkü Türkiye’de hemen her alanda olduğu gibi bu alanda da basiretsiz insanlar yöneticilik yapıyorlar.

Türkiye’de futbolun yönetiminde kulüp ya da federasyon organlarında yer almak ne yazıktır ki kişilerin kendi “kaşelerini yükseltme” amacıyla kullandıkları bir basamak. Çok fazla parası olup da yeteri kadar tanınmayan iş adamlarının uhdesine giren futbol yönetimi çerçevesinde birbirleriyle dostluklar kuruyorlar, ortak çıkarlar etrafında birleşiyorlar ve hem şöhret hem de daha çok para kazanmaya devam ediyorlar. Ünal Aysal dünyanın önde gelen enerji alanında faaliyet gösteren iş adamlarından birisiydi, ancak Galatasaray Başkanı olana kadar adını duyanlar sadece bu sektörde faaliyet gösterenlerden ibaretti. Ekonomi gazetecileri bile tanımazdı. Sonrasında Türkiye’nin en popüler iş adamlarından birisi oldu. 65 yaşından sonra, Galatasaray Lisesi’nden mezun olduğu onlarca yılın ardından kapısından bile girmediği kulübe başkan oldu.

Keza Serdar Bilgili, Yıldırım Demirören, Aziz Yıldırım, Fikret Orman, Ali Şen, Dursun Özbek gibi adı sanı toplum tarafından bilinmeyen bir sürü iş adamı futbol sayesinde meşhur oldular. Belli bir miktar paradan sonra sanıyorum ki maddi güç tatmin etmiyor; tanınmak, bilinmek, saygı görmek için futbolu kestirme bir yol olarak kullanıyorlar. Hem ceplerinden reel olarak bir para çıkmıyor, hem de egolarını tatmin etmek için ilgi çekme araçlarına sahip oluyorlar. Ceplerinden reel olarak para çıkmıyor çünkü kulübe “kasa kolaylığı” için sağladıkları paraları ekseriyetle geri alıyorlar. Hatta bazıları işi abartıp verdiği paranın faizini bile istemeye kalkışabiliyor işler kendi istediği çerçevede gitmeyip görevden gönderilince.

EGO MU, TUTKU MU?

Ancak son bir senedir ülkemiz futbolunda değişik bir örnek olay yaşanıyor. Türkiye’nin en zengin ve en güçlü ailesinin toplumun en önündeki ismi olan Ali Koç yıllarca yöneticilik yaparak katkı sunduğu kulübüne başkan oldu. Yıkılmaz denilen bir tiranlığı seçimlerde yerle bir etti ve Fenerbahçeli olan olmayan herkesin moralini yükselten, yüzünü güldüren; futbol ailesinin yanı sıra toplum genelindeki futbol severlerin bile içini bir umutla dolduran bir örnek olarak işe koyuldu. Üstelik kendisini “sözde şike süreci” dönemindeki tutumundan dolayı da tanıyan kamuoyu, aslında ne kadar büyük bir kumpasa karşı dik durduğunu da yıllar sonra anladık.

Futbol takımı kötü sonuçlar alıyor ve kulüp tarihinin en kötü sezonlarından birisini yaşıyor. Ancak göreve geldiğinden bu yana kulübe bizzat kendi cebinden onlarca milyon dolarlık kasa kolaylığı sağlayan Ali Koç’un bu çabaları ne yazık ki gölgede kalıyor. Çünkü futbol özünde taraftarlar sayesinde var olan bir endüstri ve taraftar da her şeyden önce haklı olarak skora bakıyor. Bugün Fenerbahçe’nin gelecek yıllardaki bir sürü İddaa, loca, yayın hakkı gelirlerinin hemen hepsi önceki başkan döneminde temlikli durumda. Yani paralar kulübün kasasına girmeden doğrudan doğruya borçlara karşılık gidiyor. Doğal olarak da kulüp ve şirket büyük bir ekonomik krizin içinde boğuşuyor. Ali Koç da kişisel servetinden buraya gözünü kırpmadan, tereddüt yaşamadan para aktarıyor.

Ancak futbol yönetiminin ülkemizdeki klasik matematiği olan, paralı adamın ego tatmin mecrasında ne ego şişirmeye ne de ünlü olmaya ihtiyacı olmayan bir insan olarak Ali Koç sürekli eleştiri altında. Hayatı boyunca tek işi top tepmek olan, ekranlarda yorumculuk adı altında görev alırken arka arkaya üç düzgün cümle kuramayacak kadar cahil adamlar tarafından fütursuzca eleştiriliyor ve üstüne üstlük yedi sülalesinin eğitimi Ali Koç’un bitirdiği okullardan birini bile karşılayamayacak bu kişiler akıl üstüne akıl veriyorlar.

Kuvvetle muhtemel Ali Koç bu sezon yaşananlardan mutluluk duymuyor, hatta ülkedeki en mutsuz Fenerbahçeli kendisidir. “Bir patron gözüyle baktığı zaman herhalde kendisini bile zihin dünyasında on kere yöneticilikten kovmuştur” (bu harika betimleme Mehmet Demirkol’a aittir). Doğru olmayan tercihlerden ders alabilecek seviyede tecrübeli ve eğitimli birisi olarak elbette gelecek sezondan itibaren sportif başarıyı da elde edecektir ancak kulübün gelecek on yılını yirmi yılını ekonomik anlamda kurtardığı gerçeği o zaman takdir görecektir, o da belki…

Bir Galatasaraylı olarak yakın çevremin bildiği üzere Fatih Terim’den pek hoşlanmıyorum. Bu sebeple sezon başında Ali Koç sebebiyle Fenerbahçe’nin şampiyon olmasını arzuluyordum. Baktım işler kötü gitti, “bari Şenol Güneş beyefendi hatırına Beşiktaş olsun” diye düşünmeye başladım. Ancak işler o tarafta da iyi gitmeyip hormonlu Başakşehir’le bizimkiler yarışta başa baş kalınca tilki misali kürkçü dükkanına dönerek kendi takımımın şampiyon olması için desteklemeye yeniden başladım. Futbol sadece futbol değildir cümlesi işte burada anlam kazanıyor. Benim için bir kimlik olma noktasından çok uzakta olan bu büyük ekonomi ve sosyal realiteye, bari hiç olmazsa değerler açısından bakıyorum. Araplara satılmak üzere kamu kaynaklarıyla şişirilmiş ve adaşı olmaktan hicap duyduğum Arda Turan’ın yeniden pompalanacağı bir iklim yerine, Batı’ya açılan penceremiz Galatasaray’ımız alsın şampiyonluğu. En azından bu paye alana yakışır.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Arda Süar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz

01

izmitli - karışık sebze çorbası gibi yazı olmuş,

biraz ondan, biraz ondan ama aslında tadı hiç birine benzemeyen!!

Artık hatır gönül ilişkilerini bırakıp gerçek yazarlara yer verseniz iyi olacak gibi!!

Yanıtla . 0Beğen 16 Nisan 13:15
02

Ahmet Caner - @izmitli 01 nolu yoruma cevabı: bence sen okuduğunu idrak edememişsin

Yanıtla . 0Beğen 20 Nisan 11:30

Şehir Markaları

1 yıllık yayın süresi ve makul bütçesi ile markanızı parlatın.

0 (262) 323 39 17
Reklam bilgi

Anket Sizce Kocaeli'nin en büyük sorunu nedir?