Reklamı Kapat

Bugün de patronun hali nicedir, onu yazayım

Dün 1 Mayıs’tı, işçileri yazdım.

Çalışma yaşamını…

Sendikalaşma oranını…

Türkiye’nin sendikacılık serüvenini…

Sendikalaşma konusunda AB ve OECD ülkelerinin nasıl gerisinde bulunduğumuzu…

Dün sabah gazeteye geldiğimde, baktım, “patron” tanıdıklarımın gönderdiği onlarca sitem mesajı.

“İşçilerin bayramı da, işçileri yazmışsın da, bizim halimizi soran yok. Biz olmasak, biz risk ve sorumluluk alıp işyeri açmasak, işçi nerede çalışacak?”

İçimdekini aynen söyleyeyim, aslında bir gün işçinin, ertesi gün işverenin halini yazacaktım.

Yani zaten programımda vardı.

Sitem mesajlarını okuyunca, bugün patronları yazmam şart oldu.

İşçi ve işveren, çalışma hayatının ayrılmaz parçaları

“İşçisiz” işveren, “işverensiz” işçi düşünülebilir mi?

İşveren yatırım yapacak işyeri açacak ki, işçi de çalışsın.

İşçi yoksa, işveren nasıl üretim yapacak?

Veya…

İşveren işyeri açmamışsa, işçi nerede çalışacak.

Bu iki kesim, böylesine birbirine bağımlı.

Durum bu olmasına rağmen, işçi ve işveren hep “kavga içinde” olmuşlardır.

Yıllardır gözlerim…

Kavganın nedeni, çalışan kesimin üzerinde olan önyargıdır.

“Patron”la ilgili önyargı…

*Patron, daima haksızdır.

*Patron, daima işçiyi sömürür.

*Patron, daima işçiyi ezer.

*Patron, daima hak yer.

Çalışanın kafasından geçen hep bunlardır.

Bu önyargı nedeniyle de ülkemizde işçi-işveren çatışması hiç bitmez.

Bu önyargı, ülkemiz gerçekleri içinde doğru mu?

Sevgili okurlarım, ülkemizin gerçeklerini şöyle alt alta bir sıralayalım.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, “köylü toplumu” üzerine kuruldu.

“Çiftçi” dahi olamamış bir toplum…

*”Üretim kültürü”, yok.

*”Ticaret kültürü”, yok.

*”Sanayi kültürü”, yok.

Eğitimsizlik nedeniyle, toplum bu kültürleri yaşayamamış.

Cumhuriyetin ilk yıllarında…

Atatürk’ün sağlığında…

“Aydınlanma dönemi” başlatılmış…

Köylünün eğitimi için “Köy Enstitüleri”, kentlilerin eğitimi için “Halkevleri” açılmış…

Her iki kurum da “halkın aydınlanmaması” için kapatılmış.

“Halkın cahil bırakılarak daha kolay yönetilebileceği” düşünülmüş.

Yine o dönemde “sanayileşme hamlesi” ön planda tutulmuş.

Atatürk’ün ölümünden sonra bu hamle de rafa kaldırılmış.

ABD, böyle istemiş.

Sonra?

Sonra eğitimsiz ve mesleksiz halkın “köyden kente göçü” başlamış.

Kente göçenlerden; kimisi “amele” olmuş, kimisi “usta”, kimisi “esnaf”, kimisi “tamirci çırağı”, kimisi “apartman kapıcısı”, kimisi “odacı”…

Çok çalışanlar, biraz uyanık olanlar; daha sonraki yıllarda küçük ölçeklerde “işyerleri” açmışlar.

İşlerini büyüten; “sanayici” olmuş, “tüccar” olmuş, “müteahhit” olmuş, “bayi” olmuş.

Sınıf değiştirmişler, “burjuva” sınıfına geçmişler.

“Burjuva” olmuşlar, ama “burjuva kültürü” de yok.

Yetersiz işletme bilgisi…

Yetersiz sermaye…

Yetersiz devlet desteği…

Bizim bu “burjuva” kesimi, yıllardır debelenip duruyor.

Ne gerçek sanayici olabildi, ne gerçek tüccar!

Kurulan şirketler “aç-kapa, aç-kapa” devam ediyor

Sevgili okurlarım, ülkemizde yıllardır “işyeri açma-iş kurma” hevesi var.

Heves iyi de, sonuç kötü.

Kısa adı TÜİK olan Türkiye İstatistik Kurumu’nun verilerine göre…

*Türkiye’de kurulan firmaların yüzde 72’si ilk 3 yılda kapanıyor.

*Geri kalanların ortalama ömrü de 12 yıl.

Şöyle etrafınıza bakın bakalım, 20 yıllık, 30 yıllık, 40-50 yıllık kaç firma görebileceksiniz.

Kocaeli’nde hiç 100 yılını devirmiş firma var mı?

Yok!

En eski firma, benim bildiğim PEKDEMİR İnşaat!

1944 yılında rahmetli İsmail Pekdemir tarafından kuruldu, bugün oğlu Sami ve torunu Mert Pekdemir tarafından yönetiliyor.

75 yaşında…

Elinizde tuttuğunuz gazete, iki hafta sonra 16 Mayıs’ta 45 yaşına girecek.

Koskoca Kocaeli’nde 40 yaşını aşmış 10-15 firma daha ya vardır, ya yoktur.

Hepsi bu kadar!

Demek istediğim şu:

Bir ülkenin ekonomisini ayakta tutan şirketlerdir.

Sanayi şirketleri…

Ticaret şirketleri…

Hizmet şirketleri…

Ama biz, ülke olarak, şirketlerimizi sağlam temeller üzerine kuramıyoruz, sağlıklı büyütemiyoruz, uzun yıllar yaşatamıyoruz.

Aç-kapa, aç-kapa gidiyor…

Bütün Türkiye, “şirket mezarlığına” döndü.

Böyle bir ülkede…

İşyerlerinin uzun ömürlü olmadığı bir ülkede…

İşverenlerin gece gündüz sorunlarla debelendiği bir ülkede…

İşçi, rahat yüzü görebilir mi?

Kendini güvende hissedebilir mi?

İşte yeni bir kriz, yeni huzursuzluk ortamı

Bilmem Türk iş dünyasının içinde bulunduğu durumu uzun uzun anlatmama gerek var mı?

İşverenler, perişan durumdalar.

Sapır sapır dökülüyorlar.

Konkordato alıyorlar veya iflas ediyorlar.

Yılların birikimi, yılların emeği boşa gidiyor.

Binlerce işçi işinden oluyor.

İnşaat sektörü, bitti.

Sanayi, can çekişiyor.

Hizmet sektörü, uzatmaları oynuyor.

İşin garibi, hiç de “ümit ışığı” yok.

İşveren; dünyanın riskiyle, dünyanın borcuyla yapayalnız!

İşçi, bir iş bulur çalışır.

Ya işveren ne yapacak?

Söylemek istediğim, işçi de işveren de “zor günler” geçiriyor.

Ve dediğim gibi, işverenin durumu daha zor, daha acıklı!

Allah hepimizin yardımcısı olsun!

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar M.Tanzer Ünal - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Anket İzmit Belediyesi 190 aracı kiralamalı mı, satın mı almalı?