Ekonomi ve demokrasi ilişkisi

Ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik darboğazı değerlendirirken sürekli olarak vurgulanan “yabancı para için güvenli bir ülke olma özelliğimizi kaybediyoruz” vurgusu bütün önemli ekonomi hocaları ve uzmanlar tarafından yapılıyor. Bu yorumun temelinde yatan da ülkemizin her sene ürettiğinden daha fazlasını tüketen bir ekonomi olması. Türkiye’de üretilen toplam katma değerle, ülkemizin tükettiği mal ve hizmetlerin değeri arasında bir uçurum var. “Cari açık” denilen de işte aradaki bu fark oluyor. Şirket mantığıyla bakarsanız, cari açık veren bir ülke o sene zarar etmiş demektir. 100 Lira kazandı ve 130 Lira harcadıysa, o şirket 30 Lira zarar etmiştir. İşte Türkiye’nin durumu da çok çok uzun yıllardır bu. 

Ancak devletlerin cari açık vererek yönetilmelerinin şirketlere göre bir farkı var; bir şirkete bir noktadan sonra borç verecek kurumlar sürekli zarar ettiğini gördükleri zaman para vermeyi keserler. Çünkü borç sürekli büyüyorsa, alınan paralar daha fazla gelire dönüşmüyor demektir ve şirket bir süre sonra batacaktır. Şirketin batması demek de ona para veren kurumların alacaklarını tahsil edememeleri anlamına gelir. Ama söz konusu olan devletler olunca bu sistem daha farklı işler. Borç büyüdükçe daha çok para almanız gerekir ve bu parayı size vermekten geri durmazlar. Daha yüksek faiz oranıyla dilediğiniz kadar parayı alabilirsiniz. Çünkü bir devletin iflas etmesi durumunda bile şirketlerde olduğu gibi ortadan kaybolan bir yapı yoktur. İnsanlar yaşamaya devam eder, kurumlar hala bir şekilde ayaktadır ve ülke genelinde ekonomik hayat küçülerek de olsa devam eder. Daha çok faiz geliri elde etme imkanını kaçırmayan küresel para kaynakları sizin ekonominiz kötü gittikçe size daha çok parayı, daha yüksek faiz geliriyle vermeye devam ederler. Olur da süreç tam bir felaket noktasına giderse zaten büyük güçler gelir, ülkenizi işgal eder ve kaynaklarınıza çökerler.

Küresel para kaynaklarından fon bulabilmenin temel bazı faktörleri vardır, genellikle doğru kabul edilen ve sorgulanmayan bu değerlendirmeler içerisinde “demokrasi ve hukukun üstünlüğü” en başta gelir. Burada tabi demokrasiden anlaşılması gereken insanlar için demokratik değerlerin yüceltilmesi değil, liberal ekonomik kuralların; şirketler için tam anlamıyla uygulanabilir olmasıdır. Hukukun üstünlüğü de devlet – şirket çatışması durumunda, küresel bir ekonomik yapının haklarını korumaktan ibarettir. 

KAYNAKLARI OLMAYAN LİBERAL EKONOMİLER

Türkiye bugün her ne kadar yer altı ve yer üstü kaynakları bakımından oldukça zengin bir ülke olsa da ne yazık ki küresel piyasalarda her gün hızlı bir şekilde finansal girdi yaratan enerji kaynaklarına sahip değil. Petrolümüz ve doğalgazımız yok. Tam anlamıyla olmasa da sanayileşmiş bir ülke olarak çok büyük bir enerji giderimiz var ve ne yazık ki bu alanda dışa bağımlıyız. Kazandığımız paranın büyük bir kısmını buraya aktarmak zorundayız. Çünkü enerji olmadan üretim olmuyor. Üretim olmayınca da topraktan çıkan bir değerli madeni ya da hasat ettiğiniz ürünü işleyemiyorsunuz. Domatesi kasalarla satarsanız kazanacağınız para örneğin 1 birimse, onu salça yaparsanız 2 birim kazanırsınız. Demir cevherini madenden çıktığı gibi satarsanız kazancınız 1 birimse, onu kullanılabilir mamul ya da yarı mamul hale getirirseniz kazancınız 2 ya da 3 birim olur.

Sanayi denilen kavram esasen ülkemizde tam anlamıyla neye tekabül ettiği anlaşılmayan bir şey. Hammaddelerin kiloyla girdiği ve ürünlerin taneyle çıktığı üretim zinciri demektir sanayi. Bu akış, ekonomik kazancın en net şekilde görüldüğü süreçtir. Sanayi denilince aklımıza nedense otomotiv, demir, çelik vs. gibi ürünler geliyor ancak tarıma dayalı sanayi konusu esasen karlılık oranları, ürettiği katma değer ve sosyal yapıyı koruması bakımından çok daha dikkate alınması gereken bir alan. Dünyanın fındığının neredeyse tamamını üreten bir ülke olarak küresel fındık fiyatlarını belirleyememek, küresel bir çikolata markasına sahip olamamak, dünyada fındık yağının pazarının gelişmesi için lobiler kuramamak… Sadece tek bir ürün üzerinden verdiğimiz bu birkaç örnek üzerinden bile giderek ülkemizdeki planlama eksikliğini net bir şekilde görebiliriz. 

Enerji fakiri ancak yer altı ve yer üstü kaynakları çok olan ülkelerin yapması gereken, dışa bağımlı olduğu alanlara ödediği paraları geri çıkartacak organizasyonları kurmaktır. Yoksa sürekli olarak zarar etmeye devam edersiniz, bu sebeple de sürekli daha çok faiz ödeyerek sonsuz bir borç sarmalı içinde boğuşursunuz. Dışarıdan aldığınız para bir noktadan sonra boğazınıza geçirilmiş bir tasmaya dönüşür. “Demokrasi yüceltilecek, hukuk üstünleştirilecek ve dış dünya bize borç verecek” bu anlayışın bir sonraki adımını planlamazsanız, millet olarak mahvolursunuz. 

KALABALIK NÜFUS BİR HANDİKAP MIDIR?

Türkiye’nin sürekli olarak üretmek, ürettiği ürünleri ve hizmetleri ikinci ve üçüncü el işlemlerle katma değeri daha yüksek bir hale getirmek zorunluluğu çerçevesinde baktığımız zaman önümüze çıkan en temel açmazlardan birisi ülkemizin nüfusu. Orta karar da olsa bir demokrasi ve piyasa ekonomisine tabi bir ülke olduğumuz için bu nüfus sayısı bizim sürekli olarak borcumuzun artmasına sebep oluyor. Çin başta olmak üzere diğer Uzak Asya ülkelerinden farkımız, insanların her ne kadar yeterli olmasa da temel bir asgari ücretle çalışması, sigortalarının olması gibi zorunluluklar üretim maliyetlerini arttırıyor.

Çin’de insanlar günde iki kase pirinç ve bir yatak karşılığında günde 10 – 12 saat çalışıyorlar. Nüfusun fazlalığı bu modeldeki gaddar ülkelerin gaddar yönetimlerine bir artı olarak yazarken bizim hanemize eksi olarak yansıyor. Öte yandan yine dünyaya açık bir ülke olmamız sebebiyle insanlarımız tüketimden çok geri durmuyorlar. Teknolojik cihazları, hayatı kolaylaştıran yenilikleri, mutlu ve güzel yaşamanın gerekliliklerini talep ediyorlar. Gelirleri yetmedikçe borçlanıyorlar. Borçlandıkları bankalar da bu parayı; ülkemiz sürekli cari açık verdiği için, faizle dışarıdan alıyorlar. Sarmal büyüyor.

Yani küresel aktörler için Türkiye karlı bir finansal pazar oluyor. Sürekli olarak para sattıkları bir ülke konumundayız. Bu bir handikap gibi görünse de öte yandan böyle bir pazarın içine kapanmasını, çökmesini ve sistemden ayrılmasını istemedikleri için Türkiye sürekli olarak demokrasi ligi içerisinde değerlendiriliyor ve AB süreci de dahil tüm demokrasi ve insan hakları kriterlerinin ülkemize yakıştırılmasının altında yatan temel dinamik olarak ortaya çıkıyor. Sözün özü bizi çok sevdiklerinden değil, sürekli onlardan borçlanarak yaşadığımız için önemsiyorlar.

Doğru bir yönetim organizasyonu hayata geçirilse Türkiye’nin nüfusu aslında en büyük silahı olabilecekken ne yazık ki bugünkü şartlarda ciddi bir handikaba dönüşüyor. Büyümek, ayakta kalmak ve borçtan kurtulmak için üretmeye mahkum bir ülkeyiz ve üretimin temelinde de her zaman için insan faktörü vardır. Teknolojik fabrikalar, endüstri 4.0 şartlarında ve daha da ilerisinde robotların insanların yerini alacağı, eli kulağındaki dönemlerde bile insan gücü her zaman için temel faktör olacak. Ancak kilit nokta, niteliksiz insan yığınları ulusların başına bela olacakken; iyi eğitilmiş ve ulusal bir program çerçevesinde hedeflerine odaklanmış bir nüfus o ülkenin geleceğini şekillendirecek atılımlarda çok büyük bir koz olacak.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Arda Süar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz

01

Murat Kural - yani diyorsunuz ki demokrasi hikaye...

Yanıtla . 0Beğen 07 Temmuz 15:10

Anket Hürriyet Caddesi trafiğe kapatılmalı mı?