30 Ağustos ve Atatürk’ün o mektubu

Sevgili okurlarım, bugün 30 Ağustos Zafer Bayramı.

Bu toprakları “vatan” yapan büyük zaferin 97’inci yıldönümü.

1922 yılında 26 Ağustos’ta başlayıp 30 Ağustos’ta Dumlupınar’da zaferle sonuçlanan Başkomutanlık Meydan Muharebesi’ni, diğer ismiyle “Büyük Taarruz”u anmak için kutlanan bayram.

Mustafa Kemal’in başkomutanlığında ülke topraklarının geri alındığı gün!

İşgalciler ülkemizi daha sonra terk etmiş olsa da, 30 Ağustos ülke topraklarının geri alındığı günü temsil eder.

Bu bayram ilk defa 30 Ağustos 1923 günü Afyonkarahisar, Denizli, Kahramanmaraş, Ankara ve İzmir’de kutlanmış.

1935 yılından itibaren de tüm yurtta resmen kutlanmaya başlanmış.

30 Ağustos, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin gurur günüdür.

Unutturmaya çalıştılar, ama olmadı

30 Ağustos, biliyorsunuz bir süre öncesine kadar  “askerin bayramı” idi.

Odak noktasında “asker” vardı.

Mevcut iktidar, “askeri itibarsızlaştırmak” ve güya “memleketi askeri vesayetten kurtarmak” için bayramını askerin elinden aldı.

Kendi kafasına göre sivilleştirdi…

Ankara’da cumhurbaşkanı, illerde ise valiler “bayramın sahibi” oldular.

Sonra?

Sonra, çeşitli bahanelerle “Zafer Bayramı” düzenli kutlanmaz oldu.

Terör bahane edildi, şu bu sebep gösterildi.

Sadece Zafer Bayramı mı?

Diğer milli bayramlar da bir süredir düzenli kutlanmıyor.

En büyüğü olan, 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı bile!

Böyle böyle bayramlarımızı, milli değerlerimizi unutturmaya mı çalışıyorlar, yoksa kutlamaya yüzleri mi kalmadı, bilmiyorum…

Bildiğim şey, Türk milleti planlı bir şekilde “geçmişi” nden ve “değerleri” nden koparılıyor.

Öyle bir nesil geliyor ki; Türk nedir, Türklük nedir, Kurtuluş Savaşı nasıl kazanılmıştır, Zafer Bayramı nedir, Atatürk kimdir, ülkemizi nasıl kurtarmıştır, Cumhuriyet’i nasıl kurmuştur, bilmeyecek!

Böyle bir toplum, milli benliğini kaybetmiş bir toplum, ayakta kalabilir mi?

Dedelerimiz, kıtlık ve yokluk dönemlerinde yedi düvele karşı zafer kazandı, emperyalistleri ülkemizden kovdu…

Biz, günümüzde, bu kadar geniş olanaklar içinde, emperyalistlerin işbirlikçisi içimizdeki hainlerle baş edemiyoruz.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti, ne yazık ki, kuruluşundan bunca yıl sonra “yeniden kurtarılmaya muhtaç” hale getirildi.

Neyse ki, son yıllarda yeniden milli değerlerimize dönüş eğilimi var.

Atatürk’ün, Cumhuriyet’in, bayramlarımızın değeri yeniden anlaşılmaya başladı.

Atatürk’ün İnönü’ye yazdığı o mektup

Sevgili okurlarım, Atatürk araştırmaları konusunda çok üretken olan bir isim var.

Yüksek Mimar Eriş Ülger…

“Atatürk Milliyetçiliği” adlı bir kitap çıkardı.

Bu kitapta, Mustafa Kemal’in İsmet Paşa’ya yazdığı bir mektup da yer alıyor.

Kurtuluş Savaşı yıllarında Türkiye ne haldeydi, emperyalist ülkelerle hangi şartlarda savaştık, bu mektup çok çarpıcı şekilde anlatıyor.

Mektubun tarihi, 30 Ekim 1923…

Tarihe dikkat edin!

Meclis, 29 Ekim 1923 tarihinde akşam saat 20. 30 dolaylarında Cumhuriyet’i ilan ediyor…

Mustafa Kemal Paşa cumhurbaşkanı seçiliyor…

Yeni rejim o gece top atışlarıyla bütün Türkiye’ye duyuruluyor…

Mustafa Kemal, ertesi gün oturuyor ilk iş olarak İsmet İnönü’ye kendi el yazısıyla bir mektup yazıyor.

Bir ibret belgesi!

Kurtuluş Savaşı’nın hangi şartlarda kazanıldığının, ülkemizin nerelerden nerelere geldiğinin göstergesi!

Mustafa Kemal, bir “durum tespiti” yapıyor ve dava arkadaşı İsmet İnönü’ye mektubunda şöyle sesleniyor.

Lütfen dikkatle okuyun ve okumaları için arkadaşlarınıza da gönderin!

Eğer varsa, tanıyorsanız, karşılaştıysanız, “Osmanlı sevdalısı” zavallılara da…

Onlar da okusunlar, Cumhuriyet’in Osmanlı’dan nasıl “yüz kızartıcı” bir miras devraldığını öğrensinler.

“Sevgili Paşam! Cumhuriyet’in ilk Başbakanı olarak seni düşünüyorum. Dur, hiç itiraz etme. Niye seni seçtiğimi şimdi anlayacaksın. Bizi yine büyük bir savaş bekliyor. Durumumuzun bir bölümünü Cephe Komutanı ve Lozan Baş Delegesi olarak elbette biliyorsun. Büyük devletlerin bu sefil duruma bakarak, kısa zamanda pes edeceğimizi sandıklarını Lozan dönüşü sen bize anlattın. Ben sana şimdi bildiğinden daha da acıklı olan genel durumu özetleyeceğim. Bize geri, borçlu ve hastalıklı bir vatan miras kaldı. Yoksul bir köylü devletiyiz. Dört mevsim kullanılabilir karayollarımız yok denecek kadar az. 4.000 kilometre kadar demiryolu var. Bir metresi bile bizim değil. Üstelik yetersiz. Ülkenin Kuzeyini Güneyine, Batısını Doğusuna bağlamamız, vatanın bütünlüğünü sağlamamız şart. Denizciliğimiz acınacak durumda. Köylümüzü topraklandırmalı, ihtiyacı olana bir çift öküz ile bir saban vererek çiftçi yapmalıyız. Doğudaki aşiret, bey, ağa, şeyh düzeni Cumhuriyetle de insanlıkla da bağdaşmaz. Bu durumu düzeltmeli, halkı kurtarmalıyız. Her yerde tefeciler halkı eziyor. Güya tarım ülkesiyiz ama ekmeklik unumuzun çoğunu dışarıdan getirtiyoruz. Sığır vebası hayvancılığımızı öldürüyor. Doktor sayımız 337, sağlık memuru 434, ebe sayısı 136. Pek az şehirde eczane var. Salgın hastalıklar insanlarımızı kırıyor. Üç milyon insanımız trahomlu. Sıtma, tifüs, verem, frengi, tifo salgın halinde. Bit ciddi sorun. Nüfusumuzun yarısı hasta. Bebek ölüm oranı yüzde 60’ı geçiyor. Nüfusun yüzde 80’i kırsal bölgede yaşıyor. Bunun önemli bölü mü göçebe. Telefon, motor, makine yok. Sanayi ürünlerini dışarıdan alıyoruz. Kiremiti bile ithal ediyoruz. Elektrik yalnız İstanbul ve İzmir’in bazı semtlerinde var. Düşmanın yaktığı köy sayısı 830. Yanan bina sayısı 114.408. Ülkeyi neredeyse yeniden kurmamız gerekiyor.

Yunanistan’dan gelen göçmen sayısı 400 bini geçecek. İktisadi hayatımız da eğitim durumumuz da içler acısı. İktisatçımız çok az. Zorunlu okuma yaşındaki çocukların ancak dörtte birini okutabiliyoruz. Halkın eğitimi hiç çözülmemiş. Oysa Cumhuriyetin insan malzemesini hazırlamalı, namus cephesini güçlendirmeliyiz. Kültür eserleri kaçırılmış, kaçırılmaya devam ediliyor. Raporlar da daha ayrıntılı, daha acı bilgiler var. Bunları bakanlara ve parti yönetim kuruluna da ver. Genel durumu tam bilsinler. Bütçemiz, gelirimiz yetersiz. İktisadi çıkmazdan kurtulmak için geliştirdiğim bir düşüncem var. Bu düşünceyi günü gelince konuşuruz. Hedefimiz milli iktisat. Bağımsızlığın sürekli olması için iktisadi bağımsızlık temel ilkemiz olmalı. Osmanlı bu gerçeği geç fark etti. Fark ettiği zaman çok geç kalmıştı. Cumhuriyete uygun bir anayasaya gerek var. Bu zor durumdan nasıl çıkılabileceğini gösteren ne bir örnek var önümüzde, ne de bir deney. Ama yılmamak, ucuz ve geçici çarelerle yetinmemek, halkı kurtarmak için sorunları çözmek, kalkınmak, ilerlemek, milli egemenliğe dayalı uygar ve özgür bir toplum oluşturmak, yüzyılımızın düzeyine yetişmek, kısacası çağdaşlaşmak ve bu büyük ideali tam olarak başarmak zorundayız. Bu ana kadar bu ideali koruyarak geldik. Bundan sonra daha hızlı yürümek zorundayız. Bunun için gerekli yöntemi, yolu birlikte arayıp bulacağız.

Yoksul ve esir ülkelere örnek olacağız.

Kaderin bizim kuşağımıza yüklediği kutsal bir görev bu.

Bu büyük görevin ağırlığını ve onurunu seninle paylaşmak istedim.

Allah yardımcımız olsun!”

Mektup böyle1

Yazımı sonlandırmadan bir not daha düşeyim:

Bugün Türkiye, 1.Dünya Savaşı’nın yenik devletleri arasında olup da esarete boyun eğmeyen ve bağımsızlığını tekrar kazanan tek devlet.

Devletimizin kıymetini bilelim.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar M.Tanzer Ünal - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Anket Kocaeli'de en başarılı bulduğunuz milletvekili kim?