Reklamı Kapat

Türkiye gerçekleri ve CHP’nin bir türlü kurtulamadığı “kalıtımsal” hastalıkları

Bugün, bu yazı dizisinin sonu!

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucu partisi CHP’nin 96.kuruluş yıldönümünde, ülkemizin gerçeklerini de masaya yatırayım istedim.

Tabii yazımın sonunda, CHP’nin yıllardır devam eden “kalıtımsal” hastalıklarını yine dile getireceğim.

Hastalıklı CHP, Türkiye’nin bu sorunlarına çözüm bulabilir mi, bunu sizin takdirlerinize bırakacağım.

Devam edelim.

Biat kültürü içinde kalkınmamız mümkün mü?

Mümkün değil.

Neden değil, bakın anlatayım.

Dün yazdım, biat kültüründe “karşı tarafın söylediklerini aynen kabul etmek” vardır.

Soramazsın, sorgulayamazsın.

Karşındakinin buyruklarına aynen uyacağına, emirlerini itirazsız yerine getireceğine göre, düşünmene, kafa yormana da gerek yok.

Çünkü sen kafanı kiraya vermişsin.

Kafanı kiraladığın kişi senin yerine düşünüyor, karar veriyor, sana alınan kararlara kayıtsız şartsız uymak kalıyor.

Sen, artık “sen” değilsin.

Sen, “biat ettiğin kişi”sin.

Biat ettiğin kişi ne diyorsa, onu yapmak zorundasın.

Ne veriyorsa, verilenle yetinmek zorundasın.

Aksine davranırsan…

Biat etmekten vazgeçersen…

Tebaa olmaktan cayarsan…

Kafanı kaça kiraya verdiysen, kira bedelini alamazsın.

Seni “sosyal yardım” listesinden silerler.

Odun, kömür, gıda kolisi göndermezler.

Çocuğuna iş bulmazlar.

Sen artık “onlardan” değil, “karşı taraftan”sın.

İşte bu nedenle, biat kültürlü toplumlarda ilerleme ve kalkınma olmaz.

Düşünmeyen insan, “bilim” üretebilir mi?

Her şey ifade özgürlüğüyle başlar

Düşünmüyorsan…

Düşündüklerini ifade etmene izin verilmiyorsa…

Düşündüklerini yaşama geçirmen de mümkün değildir.

Bu nedenle “ifade özgürlüğü” çok önemlidir.

İlerlemenin temelinde, kalkınmanın temelinde ifade özgürlüğü yatar.

Bir yerde “düşünce” ve “ifade özgürlüğü” kısıtlanmışsa, orada “bilim”in yeşermesi mümkün değildir.

Her şey ifade özgürlüğüyle başlar.

Bu yönüyle ele aldığımızda, insanlık tarihinin en karanlık dönemi Ortaçağ’dır.

Çünkü o çağda din, düşünmeyi ve ifade etmeyi yasaklamış, dolayısıyla bilimin önüne set çekmişti.

İnsanlığın Ortaçağ karanlığından çıkması, büyük ölçüde “dinde reform” ile gerçekleşti.

Reformla birlikte ifade özgürlüğü gelişti, arkasından Rönesans geldi.

Bu, insanlık tarihinin dönüm noktasıydı.

Aydınlanma dönemi ve bilimsel ilerlemeler başladı.

Keşifler, icatlar, buluşlar…

Düşünce ve ifade özgürlüğü, demokrasiyi doğurdu.

Her şeyi kabul eden insanın, yani biat edenin; bilime, sanata, ilerlemeye, özetle insanlığa katkıda bulunamayacağı anlaşıldı.

Batı’da durum böyleydi de, İslam dünyasında durum neydi?

İslam dünyası maalesef aydınlanma dönemi yaşayamadı

İslam dünyası, Hıristiyan dünyası gibi bir reform yaşayamadı.

İfade özgürlüğü, dün de İslam dünyasının en büyük sorunuydu, bugün de en büyük sorunu.

Türkiye’de Atatürk devrimleriyle böyle bir reform başlatıldı, ama bu reform dalga dalga İslam dünyasında yayılamadı.

Ülkemizde de Atatürk’ün ölümünden sonra, özellikle 1950’den sonra “geriye dönüş” başladı ve bu süreç halen devam ediyor.

Bilimsel eğitimde ilerleyeceğimize, dinsel eğitime geri döndük.

Reform başlangıcında “Çağdaş nesiller yetiştirmek” hedeflenmişti, geriye dönüş sürecinde “dindar ve kindar nesiller yetiştirmek” hedefi benimsendi.

Diğer İslam ülkelerinin hali de ortada!

Şu sorular, İslam dünyasının acıklı durumunu bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor.

Soruları okuyun, cevap bulmaya çalışın, bakalım bulabilecek misiniz?

Neden, neden?

*Neden Müslümanların insanların yaşamını kolaylaştıracak, insanlığa hizmet edecek, acıları dindirecek bir tek buluşları yok?

*Neden sadece İslam ülkeleri dünyanın en geri kalmış ülkeleri?

*Neden İslam ülkelerinin tamamı, gizli ya da açık Batı’nın sömürgesi?

*Neden Ortadoğu yeryüzünün en zengin doğal kaynaklarına sahip, ama Ortadoğu yeryüzünün en yoksul insanlarının vatanı?

*Neden Müslümanlar; bir geminin ambarında, bir TIR’ın kasasında veya bir lastik botla kendi ülkelerinden kaçıp kurtuluşu Hıristiyan ülkelerinde arıyorlar?

*Müslüman ülkeleri; neden ölüm, zulüm, acı ve gözyaşı içinde? Neden Müslüman, yüzlerce yıldır hep Müslüman’ı öldürüyor?

Neden, neden?

Nedeni açık, biat kültürü!

Düşünmenin ve düşündüğünü ifade etmenin yasaklandığı veya kısıtlandığı bir ülkede; kalkınma, refah, ilerleme olur mu?

Sen, küçücük çocukların beyinlerini “din” diye “hurafeler”le yıkarsan…

Sen, şaklaban din tüccarlarına televizyonlarda din diye masal ve hurafe anlattırırsan…

Sen o minnacık yavruları “Bu dünya boş, asıl olan öteki dünya” mantığıyla yetiştirirsen…

Böyle bir ortamda yetişen nesil de, “nasıl olsa boşmuş diye” bu dünya için bir şey yapmaz.

Sonra ne olur?

Buluş yapan kuşaklar yetiştiremezsek, buluş yapan ülkelerin sömürgesi olmaya devam ederiz.

Peki o zaman, Türkiye kalkındığı dönemlerde nasıl kalkındı?

Biat kültürü sisteminde; bilimsel eğitim yapmak, teknoloji geliştirmek, buluş yapmak madem mümkün değil de, Türkiye kalkındığı dönemlerde nasıl kalkındı?

Aklınıza böyle bir soru gelebilir.

Öyle ya, şöyle geriye baktığımızda Menderes dönemi (1950-1960 arası), Özal dönemi(1983-1993 arası) hep “kalkınma dönemi” olarak hatırlanır. 

Yine, 2002 yılında başlayan içinde bulunduğumuz dönem, “kalkınma dönemi” olarak kabul edilir.

Bu üç dönem, “efsane” olarak anlatılır.

Madem “biat kültürü” etkisi altındayız, Türkiye kalkındığı bu dönemlerde nasıl kalkındı?

Farklı bir “eğitim sistemi” mi uygulandı?

Sadece bu dönemlerde “bilimsel eğitim”e mi geçildi?

Buluş mu yapıldı, teknoloji mi geliştirildi?

Bu nedenle mi “refah artışı” yaşandı?

Ne oldu?

Bu dönemlerde refah artışının nedeni

Menderes, Özal ve Erdoğan dönemlerinde…

Refah artışının nedeni…

Kesinlikle “farklı bir eğitim sistemi” değil, “bilimsel eğitim uygulaması” değil, “buluş” değil, “teknoloji geliştirme” değil, “üretimin olağanüstü artması” değil!

Ya ne?

Türkiye bu dönemlerde; “önceki dönemlerin birikimini” ve “geleceğin gelirini” harcayarak refah artışı sağladı.

Refah artışının sırrı burada!

Nasıl oldu?

Ne demek, “önceki dönemlerin birikimini” harcamak?

Ne demek, “geleceğin gelirini” bitirmek?

Menderes dönemine bakalım.

Ben çocuktum hatırlamıyorum, ama büyüklerimiz anlatırdı:

İnönü döneminde “kıtlık” vardı, Menderes geldi “bolluk” oldu…

Vay canına! Acaba neden?

Bu bolluğun sebebi ne?

2.Dünya Savaşı yılları…

1939-1945 arası…

Tamam, Türkiye savaşa girmedi, ama ihtiyatlı.

Yani her an savaşa girebilirim endişesiyle, harcamalarını ölçülü yapıyor.

Bu nedenle de günlük yaşamda her şeyin sıkıntısı yaşanıyor.

Sonuç:

Türkiye savaşa girmedi, ortalık biraz sakinleşti, 1946’da “çok partili döneme” geçildi, 1950’de Demokrat Parti iktidara geldi.

Toplumun yemeyip içmeyip biriktirdiklerini harcayarak büyümenin önünü açtı.

Tabii bu arada ABD’den “teslim olma” karşılığı gelen yardımların yarattığı “yapay bolluk” da yaşandı.

Ama sonuçta “Demokrat Parti geldi, bolluk oldu, kalkınma yaşandı” dendi.

Para bitince, gelişme de durdu.

Çünkü kalkınmayı sürekli kılacak “düzenli üretim” planlamamız yoktu.

ABD’nin baskısıyla sanayileşme hamlesi de hız kesmişti.

Her yönden ABD’ye bağımlı bir ülke olmuştuk.

Özal döneminde yaşananlar

80’li yıllar dünyada küreselleşmenin başladığı yıllardı.

Sermaye, bütün dünyada serbestçe dolaşabiliyordu.

12 Eylül darbesi, Türkiye’yi “küreselleşme kapsamına” alabilmek için yapılmıştı.

Darbe sonrası 1983 yılında yapılan ilk seçimde de “küresel sermayenin temsilcisi” durumunda olan Turgut Özal iktidara getirilmişti.

Özal, kamu yatırımlarına ağırlık vermek istedi, ama devletin bu yatırımları karşılayacak parası yoktu.

Bir taraftan borçlandı, diğer taraftan küresel sermayenin yönlendirmesiyle “özelleştirme” çalışmalarını başlattı.

Özelleştirme İdaresi, ilk o dönemde kuruldu.

Cumhuriyet döneminin ekonomik işletmeleri ilk o dönemde satılmaya başladı.

Dünya finans piyasasından para dilenmeler o dönemde artmıştı.

“Serbest piyasa ekonomisi” bütün kurum ve kurallarıyla işler hale getirilmişti.

Mevduata yüksek faiz yine ilk kez o dönemde uygulanıyordu.

Ve bir şey daha…

Piyasanın ahlakı ilk o dönemde bozulmaya başladı.

Siyasetçi-işadamı-bürokrat arasındaki “rant ilişkileri” o dönemde ayyuka çıktı.

Özal dönemi de bollukla anılır, ama bu bolluk “özelleştirme” ve “iç-dış borç bolluğu” idi.

Geçiciydi, sürdürülemezdi, 2000’li yılların başında çöktü.

Ve Erdoğan dönemi

Bilmem uzun uzun anlatmama gerek var mı?

Önümüzde, yıllardır yaşıyoruz…

İktidara gelir gelmez önce “özelleştirme”ye sarıldı.

Geçenlerde yazdım, bugüne kadar 64.9 milyar dolarlık özelleştirme yaptı.

Bunun yanı sıra…

“Üretime dayalı büyüme modeli”ni değil, “borçlanmaya dayalı büyüme modeli”ni seçti.

Devlet, borçlandı.

Şirketler, borçlandı.

Kişiler, borçlandı.

Özetle hayatımız, çalışarak ve hak ederek yaşadığımız bir hayat değil, “borçla satın aldığımız hayat” haline geldi.

AKP’nin iktidar olduğu yıl, yani 2002 yılı sonunda, Türkiye’nin toplam dış borcu 129.6 milyar dolardı.

Bugün bu borç yükü 500 milyar doları aştı.

Hani “Türkiye, eski Türkiye değil” diyorlar ya, doğru, Türkiye gerçekten eski Türkiye değil.

Bugünkü Türkiye’yi; aldığımız borçlara, halk ağzıyla “gâvurun parasına” borçluyuz.

Yine bugünkü Türkiye’yi, elimizde avucumuzda ne varsa Cumhuriyet’in bütün ekonomik işletmelerini satmaya borçluyuz.

Yaşadığımız refah, aldığımız borç paralarla yarattığımız “sahte refah”!

Aldığımız borçları “üretim araçlarına” değil, taşa-toprağa ve lüks arabalara yatırdık, şimdi geri ödeme zamanı geldi, para yok, ne yapacağız diye kara kara düşünüyoruz.

Borcu borçla kapatmak istiyoruz, ama notumuz kötü, eskisi kadar “düşük maliyetle” borçlanamıyoruz.

Özetlersek:

Para bitti…

Borç bulmak zorlaştı…

Ekonomik kriz başladı.

Zor durumdayız.

Size bugün Menderes, Özal ve Erdoğan dönemlerinde yaratılan “sahte cennetleri” anlattım.

Şunu unutmayalım:

Çalışmayan, üretmeyen, eğitimini bilimsel temellere oturtmayan, mirasyedi gibi elindeki bütün ekonomik işletmeleri satan, aldığı borçları akıllı kullanmayan hiçbir ülke kalkınamaz, refaha ulaşamaz.

Ne durumdayız?

Türkiye, sadece AKP döneminde değil, daha önceki dönemlerde de “cahillik ve yoksullukla” yönetiliyordu.

Ama AKP geldi, bu yöntemin kitabını yazdı.

Cahil ve yoksul bırakılan kesimin oylarıyla yıllarca iktidarını sürdürdü.

Eğitim sistemimiz, “bilimsel taban”dan “dini taban”a dönüştürüldü…

Sürekli halkın dini duyguları okşandı…

Halk mesleksizleştirildi ve üretimden uzaklaştırıldı, iktidar eliyle dağıtılan “sosyal yardım”a muhtaç hale getirildi.

Peki, bu sürdürülebilir bir sistem mi?

Tamam, cahil ve yoksul toplumları yönetmek kolaydır, ama nereye kadar?

Bu yöntemi tercih ederek ülkemize yazık etmiyor muyuz?

Bu tembelliğin, bu üretimsizliğin, bu cahilliğin, bu bilinçsizliğin sonu nereye varacak?

Bu özelliklerimizle dünyada kendimize nasıl “onurlu” bir yer bulabileceğiz?

İlerleyen, kalkınan, çağdaşlaşan ülkelerle nasıl yarışacağız?

Gerçeklerimizle bugün yüzleşmezsek, yarın çok geç olabilir

Günlük ıvır zıvır olaylardan uzaklaşıp şu soruları kendi kendimize bir soralım:

*Yeteri kadar çalışıyor muyuz?

*Yeteri kadar üretiyor muyuz?

*Yeteri kadar ihracat yapabiliyor muyuz?

*Bilimde istenilen düzeyde miyiz?

*Yeteri kadar teknoloji üretebiliyor muyuz?

*Yeteri kadar tasarruf yapabiliyor muyuz?

*Yatırım için yeterli sermayemiz var mı?

*Evrensel hukuk düzenine sahip miyiz?

*Yine ülkemizdeki ifade özgürlüğü, evrensel normlarda mı?

*Neden “koruyucu sağlık” sistemi uygulamıyoruz da, “tedavi edici sağlık” sistemini tercih ederek insanlarımızı önce hasta edip sonra tedavisi için milyarlar harcıyoruz? Neden Türkiye, dünya ilaç ve tıbbi cihaz tekelinin sömürgesi durumunda?

*Türkiye; sanayide, tarımda, ticarette, sağlıkta “dışa bağımlı olmaktan” ne zaman kurtulacak?

*Türkiye, ne zaman “borç ekonomisi”nden “üretim ekonomisi”ne geçecek? Ne zaman, “ayaklarımız üzerinde durabilecek” hale geleceğiz? Ne zaman, “borç alan emir alır” kıskacından kurtulacağız?

Bunlar, beğensek de beğenmesek de, canımızı acıtsa da bizim gerçeklerimiz.

Artık “lay lay lom dönemini” geride bırakmalıyız.

Gerçeklerimizle yüzleşmemiz şart!

Bugün yüzleşmezsek, yarın çok geç olabilir, unutmayalım.

Acilen bir “durum tespiti” yapmamız şart!

Aslında durumumuz yukarıda sıraladığım sorularda gizli.

Bunları tekrar etmeyeceğim.

Başka bir pencereden bakalım konuya.

Bütün sanayi devrimlerini kaçırdık, hep arkasından yetişmeye çalıştık ya…

Uzmanlar, Türkiye’nin halen “Endüstri 2.0-Endüstri 3.0” arasında bir yerde olduğunu kabul ediyorlar.

Yani “Elektrik-Otomasyon” arasında bir yerdeyiz.

Bugüne kadar sanayi devrimlerini ıska geçmekle elbette çok şey kaybettik.

Telafi etmeye çalışıyoruz…

Ama şunu unutmayalım, “Endüstri 4.0” diye adlandırılan yeni devrimi kaçırmanın bedeli bize çok daha ağır olacak.

Kaçırmayalım da, Türkiye “Endüstri 4.0”ı yakalamaya hazır mı?

Eğitim sistemi, bilgi birikimi, bilim düzeyi, teknolojiye yatkınlığı, bu yeni devrimi yakalayabileceği konusunda ipucu veriyor mu?

Evet, hazır mıyız “Endüstri, 4.0”a?

Üretim için gerekli robotları yapabilecek durumda mıyız?

Dijital sistemimiz buna uygun mu?

Değil…

Çünkü ülkemizin eğitim sistemi “bilim” değil, “din” ağırlıklı.

Bilim liselerinin sayısını artıracağımıza, ha bire imam hatip liselerini çoğaltıyoruz.

Eee, nasıl olacak bu iş?

Bu eğitim sistemiyle mi “Endüstri 4.0”ı diğer ülkelerle eşzamanlı yakalayacağız?

Tabii yakalamamız mümkün değil.

Öyle bir niyetimiz var, ama hepsi lafta!

O halde ne yapacağız?

Diğer ülkelerde yapılmış robot, dijital makine ve bunların çalışma programlarını satın alıp üretim tesislerimize monte edeceğiz.

Yani yine “teknolojik ürün satan” değil, “teknolojik ürün alan” olacağız.

Sonuçta o robotları, o dijital makineleri yapanlar ve çalışma programlarını yazanlar kazanacak, biz onlardan borç alıp aldığımız borç paralarla yine onların ürünlerini satın almaya devam edeceğiz.

Onlar kazanacak, biz ağzımızı açacağız.

Onlar yine “kazanan ülke” olacak, biz yine “borçlanan ve sömürülen ülke” olarak kalacağız.

Durumumuz değişmeyecek, daha kötüleşeceğiz.

O halde ne yapmalıyız?

Yapılması gereken, eğitim sistemimizin zaman geçirilmeden dönüştürülmesi!

Eğitimde tümüyle “bilimin” egemen kılınması…

Yapılması gereken bu!

Bu yapılmadan Türkiye’de hiçbir konuda ilerleme kaydedilmesi mümkün değil.

Önce kafaların değişmesi lazım!

Kafaları da ancak eğitim sistemi değiştirir.

Bilimden uzak eğitim sistemiyle “bir arpa boyu” yol gitmemiz mümkün değil.

Bizim yolumuz, “akıl” ve “bilim” yolu olmalı.

Mustafa Kemal Atatürk, yıllar önce “Hayatta en hakiki mürşit (yol gösterici) ilimdir” demiş, bizlere her konuda “bilimi” esas almamızı öğütlemiş, ama biz “bilim”den uzaklaşıp kalkınmayı, refahı, aydınlığı başka noktalarda aramaya başlamışız.

Sonuç ortada!

Eğer niyet, Türkiye’yi “bilim”den uzaklaştırmaksa…

Eğer niyet, kolay yönetmek için Türk halkını cahil ve yoksul bırakmaksa…

O başka!

Eğer niyet buysa, onlarca yıldır ülkemizi yönetenlerin tuttuğu yol doğru.

Ama gelin, “kolay yönetmek” gibi küçük hesap uğruna, bu topluma kıymayalım.

Toplumumuzu; akıl ve bilim yolunda yürüyen, çalışan, üreten, kazanan, ayakları üzerinde durabilen, başkalarına el açmayan, birey olabilmiş, onurlu insanların toplumu haline getirelim.

Hepimiz, böyle bir toplumun ferdi olmanın onur ve gururunu yaşayalım.

Bize düşen görev bu!

Bize yakışan da bu!

Türkiye’nin bu haline, CHP “ilaç” olabilir mi?

Geldik yazının sonuna.

Türkiye’nin gerçeklerini özetledim, CHP’nin durumu da ortada.

Bu CHP, hastalıklı CHP, ülkemizin dertlerine “ilaç” olabilir mi?

50 yılı aşkın süredir bu partiyi gözlerim.

Tespit ettiğim hastalıklarını alt alta yazayım, yukarıdaki soruya siz cevap verin!

İşte CHP’de gördüğüm hastalıklar:

*”Başarısızlık için” dışarıdan müdahaleye ihtiyacı olmayan bir parti. Bu konuda kendi kendilerine yetiyorlar.

*Aralarında sürekli bir “yer kapma” yarışı var.

*”Ayağını kaydırmak” ve “çelme takmak” hiç vazgeçmedikleri iki yöntem.

*Parti için mücadele ediyor gibi görünüp, hep kişisel çıkarlarını ön planda tutuyorlar.

*Hep “ben merkezli” siyaset yapıyorlar.

*Herkes kendini “vazgeçilmez” görüyor.

*Motivasyon kaynakları, hep kişisel çıkarları!

*Sadece kendi yerleşik seçmen kitlesine önem verir, diğer kesimi hor görür.

*Kendilerini okumuş ve elit görürler, başkalarını hep küçümserler.

*Empati yoksunudurlar.

*Rakip olur diye kapılarını hep kapalı tutarlar.

*İktidarı eleştirir, ama kendilerine bakmazlar.

*Sevgisiz ve vefasızdırlar.

*Başarısızlığın hesabı sorulmaz.

*Diğerleri bir belediyeyi kaybetmeyi “başarısızlık” kabul ederken, bir belediye seçimini kazanmak burada “zafer” olarak kutlanır.

*Yenilenemiyor, değişemiyor, çoğalamıyor…

*Her seçimde aday listesinde olmayı, kendilerine hak görüyorlar.

*Partilerinin seçim kazanması için değil, kendilerinin seçilmesi için siyaset yapıyorlar.

*Delege yapısı, ahbap-çavuş ilişkisinden ileri gitmiyor.

*Planlı ve disiplinli çalışmayı sevmiyorlar, ne yapacaklarını bilmiyorlar.

*Toplumu tanımıyorlar, insan ilişkileri zayıf.

*Seçim zamanı ortadalar, diğer zamanlarda kayıplar.

*Örgüt yapıları çok zayıf!

CHP’de benim bir çırpıda tespit edebildiklerim bunlar.

CHP, bu yapısıyla Türkiye için “umut” olamaz.

Hızla kendini yenilemeli, çoğalmayı bilmeli, “kalıtımsal” hale gelen hastalıklarından kurtulmalı.

Kendisine faydası olmayan, lime lime dökülen bir parti, Türkiye’nin sorunlarını çözebilir mi?

Dost acı söyler, söyledim.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar M.Tanzer Ünal - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Anket İzmit Belediyesi 190 aracı kiralamalı mı, satın mı almalı?