Reklamı Kapat

12 Eylül 1980 darbesine dair

Türkiye’nin siyasî hayatında darbeler ülke geleceğini şekillendirmede önemli rol oynamıştır.  Her darbe arkasından yaşanan toplumsal değişimler, genellikle diğer bir darbeye zemin hazırlar nitelikte taşımıştır. Bu durumun demokrasi tarihimizde kısır bir döngü içerisinde devamı 12 Eylül 1980 darbesine kadar süregelmiştir.

1980 darbesini meydana getiren nedenlere baktığımızda, ilk olarak siyasal ve ekonomik birçok olumsuzluğun söz konusu olduğunu görüyoruz.

Partilerin demokrasiye yakışmayacak biçimde birbirlerini itham etmeleri, en hayatî devlet meselelerinde dahi ortak bir noktaya varılamaması, bu çekişme ve kutuplaşmalar neticesinde parlamentonun yasama ve denetleme işlevlerini yerine getirememesi gibi sıkıntılar, siyasi manadaki olumsuzlukların başlıcaları olarak dikkati çekmektedir.

Söz konusu durum, özellikle ülkenin gidişatı için endişelenen gençlerin bu endişelerini sokak çatışmaları şeklinde yansıtmalarına sebep olmuş, sağ-sol, Alevi-Sünni çatışmaları adı altında yaşanan şiddet olayları ve buna bağlı kayıpların sayısı hızla artmaya başlamıştır. Nitekim bu çatışmalar esnasında verilen kayıpların Sakarya Meydan Muharebesi’nde verilen şehit sayısı kadar olduğu bilinmektedir. Bu durum aynı zamanda üniversitelerdeki eğitimi de olumsuz etkilemiş, eğitimi adeta imkansız hale getirmiştir.

Ekonomi alanında da durum iç açıcı değildir. Dövize bağlı olarak ülke adeta iflasa sürüklenmektedir ve et, pirinç, şeker, benzin, tuz, kömür gibi birçok temel tüketim maddesini temin etmek neredeyse imkansızdır.

Önemli bir tarihçi olan Ferouz Ahmad ise, ülkede bir askeri harekât yapılmasını, bahsi geçen meselelerden ziyade, dünyada gelişen olayların bir neticesi olarak değerlendirmekte ve şunları ifade etmektedir:

 “Sürüp giden siyasî şiddet ve akan kan generalleri müdahaleyi düşünmeye sevk etmedi. Öyle olsaydı, daha önce müdahale edebilirlerdi ve etmeleri gerekirdi. Generallerin müdahalesinin nedeni, İran devriminden sonra Batı için aniden stratejik olarak önemli olmaya başlayan Türkiye’nin istikrarı ile ilgili kaygı ve tazyik duygularıydı.”  

Nitekim ABD Başkanı J. Carter’ın, görevinden ayrıldıktan sonra yaptığı bir gezi esnasında Türkiye’ye uğradığı sırada, “12 Eylül darbesiyle ABD’nin ferahladığını, Afganistan ve İran’dan sonra Türkiye’nin istikrarının da kendileri için son derece önemli olduğunu” ifade etmesi, Ahmed’in tespitini doğrular nitelik taşımaktadır.

Meselenin dünyadaki gelişmelere bağlı olan kısmı siyasî olduğu kadar ekonomik alanda da söz konusudur. Zira 12 Eylül darbesinden önce kurduğu azınlık hükümetinin başbakanı olarak Demirel, ülkenin ekonomik çöküşüne bir çözüm getirmek maksadıyla IMF’nin desteklediği ve “24 Ocak Kararları” olarak bilinen bir program sunmuştur. Para arzının kademeli olarak kısılması, devletin sağlık ve eğitim gibi sosyal harcamalarının azaltılması, vergilerin arttırılması, işçi ve memur maaşlarındaki artışların kısılması yolu ile iç talebin düşürülerek enflasyonun indirilmesi gibi tedbir paketlerini içeren program, özellikle işçi sendikalarının ve muhalefetin sert tepkileriyle karşılaşsa da hükümet tarafından kabul edilir.

Ekonomik programı IMF’nin talepleri doğrultusunda uygulamaya koyan kişi ise Turgut Özal olacaktır. Amaç, Türkiye’yi “serbest piyasa ekonomisi”ne geçirmektir.

İşte bu noktada Ahmad, 1980 darbesinin bir başka amacının “24 Ocak Kararları”na uygun zemini hazırlamak olduğunu belirtmektedir: “1980 askeri müdahalesinin amaçlarından biri kesinlikle buydu: Özal’ın istediği, hiçbir biçimiyle muhalefetin bulunmadığı sükûnet ortamını sağlamak. Müdahalenin Türkiye’nin geleceği açısından eşit derecede ciddi anlamı olan başka bir amacı da vardı, yani bütün toplumu “depolitize” ederek uzun erimli bir istikrar sağlayarak yeni bir siyasî yapılanma yaratmak.”

Peki, sonuçta ne olmuştur?

12 Eylül darbesi ile bir türlü önüne geçilemeyen anarşi ve terör olayları “bir gecede” bitmiştir!

Olaylar bitmiş ancak tutuklamalar, işkenceler, idamlar gibi toplumun hafızasında ve vicdanında derin acılar bırakan hadiseler yaşanmış, çatışmalardaki kayıplara binaen ülkenin özellikle yetişmiş, okuyan ve ülkesi için derdi olan birçok genci bu hadiselerle ya hayatlarını kaybetmişler ya da ciddî sıkıntılara maruz kalmışlardır.

Bahsi geçen sıkıntılar, “depolitize” bir neslin oluşumuna da zemin hazırlamıştır. Ki 12 Eylül darbesi neticesinde daha rahat uygulanma imkanı bulan 24 Ocak kararları ile böyle bir toplum yapısının hedeflendiğini söylemek de mümkündür. Zira bu kararlar ile Türkiye ekonomisinin değişimine paralel olarak toplum yapısında da değişimlerin başladığı bir gerçektir.

Bu değişimlerin olumsuz yönlerine tepki gösterecek refleksler ise 12 Eylül darbesiyle genel manada kırılmıştır. Çünkü yaşananlara binaen, başta aileler çocuklarının siyasetle uğraşmaması için azamî çaba içinde olmuşlardır.

Böylece 1983’ten ölümüne kadar ülke yönetiminde söz sahibi olan Turgut Özal’ın ekonomik programları kadar toplumda zihniyet değişimine yönelik siyasî programları da ciddi mesafe almıştır.

Bütün değişimlerin olumlu ve olumsuz yönlerinin bulunduğu muhakkaktır. Bu manada ekonominin canlanması fakat enflasyonun artması, ihracatın hayali ihracatı da beraberinde getirmesi, özel sektörün ve yabancı sermayenin desteklenmesine mukabil KİT’lerin yüksek zarara uğraması, serbest faiz politikasıyla birlikte faize dayanan bir yaşamın hakimiyeti ve sonrasında birçok kişinin iflası, ulaştırma, haberleşme ve iletişim alanlarındaki ciddi projelerin yanında bunların hayata geçirilmesinde görülen yasa ihlalleri vb. 80’li yıllara damgasını vuran değişimin bu ikili yönüne örnek teşkil etmektedir.

Çokkültürlülük gibi kavramların ülke gündemine hakim olmaya başlaması da bu ikili yönün bir parçasıdır.

Ve neticede 12 Eylül “askerî” darbesi “sosyal ve ekonomik” yapının değişiminde “belirleyici” bir rol oynamıştır.

Görülen odur ki darbelerin asıl fonksiyonları da budur.

İşte tam da bu nedenle, günümüz ekonomisinin içerisinde bulunduğu dar boğaz ve dış dünyada İran’a yapılması ön görülen bir müdahele senaryoları konuşulurken, geçmişe bakıp ders çıkarmak ve “nasıl bir değişimin hedeflendiği üzerinde kafa yormak” hepimiz için elzemdir.

Aksi halde darbeleri konuşmanın, acıları deşmek dışında, hiçbir manası kalmayacaktır…

Saygılarımla…

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Nihal Özgirgin - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Anket İzmit Belediyesi 190 aracı kiralamalı mı, satın mı almalı?