Reklamı Kapat

Frankfurt'tan mektup: Çalışan mı, yoksa köle mi?

Ülkemiz’den ayrılalı bu ay, tam iki senemiz doldu ve bundan iki yıl önce bizzat yaşadığım bir olayı anlatmakla yazıma başlamak istiyorum:

Ülkem’den ayrılana kadar yıllarca ben, Türkiye’nin önde gelen telekomünikasyon firmalarının ikisinin de Genel Müdürlükleri’nde, IT (Information Technology / Bilgi Teknolojileri) bölümünde çalıştım ve projeler yaptım (bu yazıda geçen şirketlerin ve kişilerin isimlerini vermeyeceğim). Araya not olarak şunu da düşeyim: üniversiteden mezun olduğum zaman bu telekomünikasyon firmalarından birinin Billing & Charging Systems (Faturalama & Ücretlendirme Sistemleri) Bölümü’nde “Billing Analyst (Faturalama Analisti)” olarak çalışıyordum.

Yine Türkiye’den ayrılmadan önce çalıştığım telekomünikasyon şirketinin iç sisteminden bana bu ilk çalıştığım pozisyon - yukarıdaki paragrafta bahsi geçen bölüm - ile ilgili teklif geldi. Şirkette o an başka bir bölümde ve pozisyonda görev yaparken “Faturalam Analisti” için iş görüşmesi yaptım. İş görüşmesine üç bey girdi. Bunlardan biri, İşe Alım Uzmanı; diğeri, ilgili birimin Takım Müdürü; diğeri ise o birimin Grup Müdürü. Şunu belirtmemde de fayda var ki; ilk dikkatimi çeken şey, iş görüşmesini gerçekleştirdiğimiz odaya girerken daha ilk selamlaştığımız anda Grup Müdürü ile tokalaştığımızda isteksiz bir şekilde tokalaşması, tokalaşırken de dahil olmak üzere iş görüşmesi boyunca benimle Grup Müdürü’nün çok az göz teması kurmasıydı.

Sırasıyla ilk önce İşe Alım Uzmanı klasik sorularını sordu; sonra Takım Müdürü gerek teknik, gerek geçmiş deneyimlerimle ilgili sorular, gerekse de çapraz sorularla dikkatimi ölçen sorular sordu. En son da Grup Müdürü, öncelikle bu şirkette 15 yıldır çalıştığını ve IT alanında da daha uzun yıllar profesyonel olarak deneyim sahibi olduğunu belirttikten sonra bazı teknik sorular sordu. Bu teknik sorularda da cevaplarımın doğruluğuna emin olduğumu da belirtmek istiyorum. Normalde iş görüşmelerinde İşe Alım Uzmanı ve Takım Müdürü nötr bir tavır sergilerler. Görüşmenin olumlu mu, olumsuz mu olduğunu pek hissedemezken; ben İşe Alım Uzmanı’nın ve Takım Müdürü’nün tavırlarından olumlu havayı çok net sezmiştim. Grup Müdürü’nün de teknik soruları bittikten sonraki aramızda geçen diyaloğu eksiksiz size olduğu gibi aşağıda aktarıyorum:

İşe Alım Uzmanı:

-          “Teknik sorulardan sonra size bazı kişisel sorular sormak istiyorum. Müsaade eder misiniz?”

Ben:

-          “Elbette!”

İşe Alım Uzmanı:

-          “Ailenizde sizin gibi bilgisayar mühendisi olup da telekomünikasyon sektöründe veya başka şirketlerde çalışan yakınınız / akrabanız var mıdır?”

Ben:

-          “Ailemizdeki ve akrabalarımız içindeki tek bilgisayar mühendisi, benim. Gerek telekomünikasyon, gerekse de diğer şirketlerde bu alanda çalışan herhangi bir yakınım / akrabam bulunmamaktadır.”

İşe Alım Uzmanı:

-          “Annenizin mesleğini öğrenebilir miyim?

Ben:

-          “Ev hanımı!”

İşe Alım Uzmanı:

-          “Peki, babanızın mesleğini öğrenebilir miyim?

Ben:

-          “Ziraat mühendisi!”

İşe Alım Uzmanı:

-          “Kardeşiniz var mı?”

Ben:

-          “Hayır, kardeşim yok. Ben, ailemin tek çocuğuyum.”

Göründüğü üzere buraya kadar her şey normal... Veee her şey, asıl buradan sonra başlıyor; lişte, hayatımda gördüğüm ve de göreceğim ilk ve son, o beklenen an! Bu cevabımdan sonra devreye birden Grup Müdürü girdi. Elleri masanın üzerinde birbirine kenetlenmiş, kafası önüne eğik bir şekilde masaya bakıyor ve bana aynen şunları dedi; bunu da büyük harflerle yazmak istiyorum:

Grup Müdürü:

-          “ZATEN VERDİĞİN CEVAPLARDAN SENİN TEK ÇOCUK, ANNENİN DE EV HANIMI OLDUĞUNU ANLAMALIYDIM!”

Dedikten sonra, bu duyduklarıma inanamadım! Evet, yanlış okumadınız; bana söylenen cümle, aynen buydu! Ve bu insan; Türkiye’nin önde gelen telekomünikasyon şirketinde Grup Müdürü seviyesine gelmiş bir yönetici, bir profesyonel; ama sadece lafta, pratikte değil! İşe Alım Uzmanı ve Takım Müdürü’nün de böyle bir cümle beklemediği, her ikisinin de yüzlerinden okunuyordu ve donmuş bir şekilde benim ne diyeceğimi beklediler. Tabi Grup Müdürü, bana bunları söylerken yukarıda da belirttiğim gibi asla ve asla bana bakmıyordu. Ben de kafamı kendisine çevirdim; ama kendisi bana bakmadığı için bakışlarımı da asla görmedi. “Peki, sen ne cevap verdin?” dediğinizi duyar gibiyim. Ben mi? Ben, sadece sustum! Çünkü; bazen susmak en güzel cevaptır... Yüzlerce sayfalık kelime de kullansanız, bazen susmanın anlattıklarını anlatamaz... “Susmak, mana eksikliğinden değil; belki mananın derinliğindendir” demiş Hz. Mevlana. Alman Klasik Edebiyatı’nın önde gelen isimlerinden olan Goethe de şöyle tanımları susmayı, “Konuşmak, ihtiyaç olabilir; ama susmak, bir sanattır!”

Ya da  susmak yerine, “bu pozisyonda çalışabilmem için annemin hangi meslekten olması gerekiyor, benim de kaç kardeşimin olması gerekiyor? Mesela, 3 kardeş mi olmamız gerekiyor benim bu pozisyonda çalışabilmem için?” diye demem mi gerekiyordu? Gerçi, susmamı da anlamış mıdır bilemiyorum; ama bu zihniyette olan bir insanın bu sözleri söylemiş olsaydım da anlayacağını pek sanmıyorum. Aslında susarak, böylece onun seviyesine de inmemiş oldum. Çünkü; ailenizden öğrendikleriniz, aldığınız eğitim, okuduğunuz kitaplar, edindiğiniz deneyimler sizin karakterinize ve davranışlarınıza yansımıyorsa - isterseniz profesör olun - boştur! Ben yine de nezaketimi koruyarak ve medeni bir şekilde, “Vakit ayırdığınız için teşekkür ederim!” diyerek odadan ayrıldım. Kendisinin de bu şirkette 15 yıllık deneyimi olmasına rağmen aslında profesyonel olmadığını, bu yaşına gelmiş olmasına rağmen hayatını boşa yaşadığını ve aklı sıra Anneciğimin de “ev hanımı” olmasını küçümseyerek “İNSAN” olma erdemine de erişemediğini çok net görmüş oldum.

Aradan iki gün geçtikten sonra “sizinle yaptığımız görüşmenin olumsuz olduğu bildirmek isteriz” diye bir elektronik posta aldım. İletide hiçbir sebep göstermeden sadece bu yazıyordu. Grup Müdürü; Kraliçe’nin 3. Kuşak torunu, annesi de muhtemelen Prenses Hazretleri olması gerek ki; benim gibi kanında Kraliyet kanı taşımayan, halktan birisini saltanatlarına niye kabul etsinler dimi yani(?) Benimki de soru mu(?) Sonradan öğrendim ki; aslında bu şirkette açılan pozisyonlar için gelecek kişi, önceden zaten belliymiş. Bu görüşmeler, sadece prosedürmüş. Yani kısaca, ben ve benim gibi hiçbir partiyi arkasına almamış, arkasında hiçbir dayısı olmayanların umutlarıyla oynadıkları bir yolmuş. Yani, ilgili pozisyonlara kendi adamlarını alıyorlarmış. Ben de işte safım, nereden bileyim böyle dolaplar döndürdüklerini... Aslında Allah’ın sevgili kuluymuşum ve de iyi ki; bu görüşme olumlu olmamış. Aksi takdirde, ben belki hala daha Türkiye’de olacaktım ve bu saçma düzende boğulmaya devam edecektim. “Her şeyde bir hayır vardır” diye boşuna dememişler işte...

Hani sonuçta bu şirket, Türkiye’nin önde gelen telekomünikasyon şirketlerden + kurumsal + etik değerlerine bağlı bir şirket ya(!) Bağlı derken? Kocaman bir soru işareti!!! Aslında ne kurumsallar, ne de profesyoneller; kocaman birer ÇÖPLER... Bu kadar açık ve net! HEPSİ BİRER ÇÖP! Nitekim, 26 Eylül 2019 günü İstanbul’da gerçekleşen 5.8’lik depremde de gördük ne kadar kurumsal ve profesyonel olduklarını... 21. YY’da, üstelik de bu teknoloji çağında insanların iletişimini sağlayamamak nedir? Türkiye haricinde başka bir ülke yoktur ki; afet anlarında ilk önce iletişim çöksün. Türkiye gibi deprem kuşağı üzerinde olan hepimizin bildiği ülke, Japonya’da neden iletişim çökmüyor? İstanbul’da daha 5.8’lik depremde bile tüm Türkiye’yi etkileyen iletişim sorunu, Japonya’nın 7.8’lik depreminde neden yaşanmıyor? Çünkü; aklı, mantığı ve bilimi en üst seviyede tuttukları için olabilir mi? Japonya’daki veya diğer gelişmiş ülkelerdeki telekomünikasyon şirketlerinin ilgili Grup Müdürleri, ilgili pozisyon için görüştükleri kişide annelerinin ev hanımı olup olmamasıyla veya o kişinin tek çocuk olup olmamaları ile ilgilenmiyor olabilirler mi?

Neyse konumuzun dışına çok çıkmadan ve iş dünyasında kalarak yıllarca bir dünya absürd insanlarla çalışıp abuk sabuk olaylar yaşamış olsam da Türkiye’de yaşadığım saçmalığın en üst noktası, yukarıda belirttiğim bu olaydı. Bu olayı kime anlatsam verdikleri tepki, “kamera şakası mı?” olsa da bir o kadar gerçek! Bu olay bir nevi, Türkiye’deki iş hayatının ve sosyoekonomik yaşamın geldiği hali gözler önüne seriyor. Birçok şirket, “al birini, vur ötekine” durumda... Çoğu şirketlerdeki çoğu insanların egosu o kadar tavan yapmış durumda ki; bu yaşadığım olay da insanlardaki bu egonun dışa vurumu aslında... Toplumumuz, hasta bir toplum; sağlıklı değil ve bu hastalık, iş hayatında da olduğu gibi her alanda karşımıza çıkıyor ne yazık ki...

Ülke’den ayrıldıktan sonra bu geçen sürede gördüklerimiz ve deneyimlediklerimiz ile Türkiye’deki iş ortamlarını kıyaslayınca haliyle arada uçurumlar var. Türkiye’deki çalıştığım yılları düşününce aklıma ilk gelenler; karamsarlık, boğucu ortam, bir şey bilmediği halde sırf birinin yakını diye tepeme getirilmiş yönetici, insanların birbirini ezerek bir yerlere gelmeye çalışması, mesaini ödemediği halde sürekli mesaiye kalmanızı istemeleri, mesaiye kalmadığın zaman da - sanki senin bir ailen, evin veya özel hayatın yokmuş gibi - sabah işe geldiğinde sana karşı asık suratlar, iş dışında gece / haftasonu / resmi tatil / kişisel tatil demeden sürekli çalan telefonlar, yöneticinin sana sürekli rica yerine emir vererek bir şeyler yaptırmaya çalışması, tatile çıktığında dahi tatilini burnundan getiren elektronik posta uyarıları, tatile çıkmadan önce işlerini devretsen dahi döndüğünde tatilinin hıncını çıkartan görev atamaları, vs... Tam bir kabus!

Avrupa’daki İş Görüşmeleri

“Peki, bu iş ortamları diğer ülkelerde de Türkiye’deki gibi mi?”,  “Avrupa’daki iş ortamları nasıl?”, “Avrupa’da iş görüşmeleri nasıl oluyor?” gibi soruları da bu yazımda yanıtlamaya çalışacağım.

Avrupa’daki iş görüşmelerinde işverenin sizden beklediği tek şey, o işi yapacağınıza dair garanti, güven ve yetkinliktir; tek çocuk olmanızın, annenizin ev hanımı olması, cinsiyetinizin, dininizin, ırkınızın, hangi siyasi görüşe sahip olduğunuzun işveren ve şirket için bir önemi yoktur. Başarılı bir iş görüşmesinden sonra işe alındığınızda 3 ay ile 6 ay arasında deneme süresine tabi tutulursunuz. Vadettiğiniz iş becerinizi kanıtlayamazsanız, işveren sizi işten çıkarma hakkına sahiptir. Bu nedenle, iş görüşmelerinde olabildiğince dürüst olmanızda fayda vardır. 6 ayı doldurduktan sonra hiçbir güç - siz istemedikten sonra veya herhangi bir yüz kızartıcı suç işlemedikten sonra - sizi o işten çıkartamaz.

Polonya ve Almanya’daki İş Ortamları

Daha önceki yazılarımı da okuyanlar, göçmenlik maceramıza Polonya ile başladığımızı bilirler. İki yılımız tam dolmadan da Almanya’ya geldik ve nasip olursa bundan sonraki yıllarımızı da burada geçirmeye karar verdik. Ben, Polonya’da kapitalist düzendeki gibi bir şirkette çalışmadım. Bunun yerine birkaç ülkeye uzaktan erişim (remote connection) ile freelance (bağımsız) olarak uzmanlık alanımda proje yaptım. Türkiye’deki gibi gece / haftasonu / resmi tatillerde aranmadım. Çünkü; Avrupa’da mesai saatleri dışında gece / haftasonu / resmi tatillerde - çok ama çok kritik veya acil bir durum olmadığı müddetçe - aramak, iş sözleşmenizde belirtilmediyse aranmazsanız ki; zaten etik de değildir. Mesaiye kaldığınızda, yani iş saatleri dışında da çalışmanız gerektiğinde MESAİNİZ KESİNLİKLE ÖDENİR. Türkiye’deki gibi insanları bedavaya sömürüp de on adamlık iş yaptırıp üstüne mesai yaptırıp da size yine bir adamlık iş gücünün parasını vermezler. Projenin Müdürü tarafından aradığımda ve bir şey yapmamı istediğinde ise rica ederek işi istiyordu. Evet, yanlış okumadınız; RİCA EDİYORDU! Türkiye’deki yöneticilerin davranışlarından alışık olmadığımız hareket bunlar...

                Hatta eşimin Polonya’da çalıştığı şirketten bu konuyla ilgili bir örnek vermek istiyorum. Geçtiğimiz Kış, bir Cumartesi günü Varşova’nın ünlü caddesi Nowy Świat Caddesi’ndeki bir kafede oturuyorduk. Yanımıza da o gün kendi kişisel projelerimizle ilgili çalışırız diye eşim dizüstü bilgisayarını aldı. Polonya’da bulunduğumuz süre içinde eşimin Yöneticisi’nin iş saatleri dışında aradığı hiç olmamasına rağmen o gün, bunca süre boyunca ilk defa aradı. Ve söylediği aynen şu: “Merhaba, çok ama çok özür diliyorum; biliyorum, bugün Cumartesi. Seni haftasonu arayıp da rahatsız etmek ve gününü bölmeyi asla istemezdim; fakat durum cidden acil. Ve bu işi bugün, yapmamız gerekiyor. Rica etsem, sisteme bağlanıp bu görevi yapabilir misin?” Türkiye’de hangi yönetici size bu şekilde hitap eder; hayatımda bir kez bayan yöneticim oldu ve O da gerçekten böyle bir yöneticiydi. Ki; O da istisna idi. O’nun haricinde hiçbir yönetimden ben, böyle bir incelik görmedim.

Neyse, eşim sisteme bağlandı ve yapılması gereken ve gerçekten de “acil” ve “kritik” olan görevi yaptı. Her saat başı elektronik posta ile yöneticisini ve ilgili ekibi durumdan haber ederek bilgilendirdi. Eşim, Cumartesi günü akşamını 5 saat bu işleme ayırdı. İşlem bittikten sonra eşimin yöneticisi tekrar arayarak aynen şunları söyledi: “Merhaba, emeğin için ve özellikle haftasonu, dinlenmen gereken zamanda bu işi yapman gerektiği için çok teşekkür ederim. Tekrar kusura bakma, gününü böldüğüm için. Cumartesi, çalışmak zorunda kaldın. Pazartesi veya istediğin herhangi bir iş gününü, bugünün yerine işe gelmeyerek kullanabilirsin” dedi ve haliyle maaşına da Cumartesi gününü yansıttılar. Avrupa’da iş saatleri dışında eğer yöneticiniz sizi arıyorsa o iş, gerçekten “acil” ve de “kritik”tir. Türkiye’deki gibi “acil” ve “kritik” kelimelerinin içi boş değildir. Çünkü; Türkiye’deki iş ortamlarında bu iki kelimenin de cılkı çıkmış durumda. Mesai yapmak durumda kalırsanız da hakkınızı ve emeğinizin karşılığını alıyorsunuz. Kimse sizi sömürmüyor; zaten iş sözleşmelerinde de mesaiye kaldığınızda ödemesi yapılacağına dair ibare mevcuttur. Türkiye’deki sözleşmelerde ise “esnek çalışma saatlerine uymanız beklenmektedir” diye belirtilen cümle, aslında “sizin etinizi de kemiğinizi de iş saatleri dışında bir kuruş vermeden sömüreceğiz” demektir. “Esnek çalışma saatleri” diyerek gerçek niyetlerini bu cümleye sıkıştırmışlardır. Yani, yukarıda da belirttiğim gibi Avrupa’daki yöneticiler sizden “rica ediyor”, emir vermiyor! Size “İNSAN” olduğunuzu hissettiriyorlar; köle veya robot değil...

Öte yandan şirket, ne kadar büyük olursa olsun CEO’su veya şirketin Ülke Sorumlusu ile mutfakta veya asansörde rastlaşıp rahatlıkla sohbet edip karşılıklı kahve içmeniz gayet doğal. Çünkü; kimse makamından dolayı Türkiye’deki gibi kendini kasmıyor ve bir o kadar da mütevazidirler. Saygı çerçevesinde herkes birbiri ile - yönetici de dahil - espri yapıp gülüp eğlenebilmektedir. Örneğin Türkiye’deyken kendi Yöneticim ile asla şakalaştığımı hatırlamam; çünkü Avrupa’daki gibi çok rahat bir ortam yoktu. Avrupa’da ise bu, gayet doğal bir durumdur ve iş ortamları da Türkiye’den daha rahattır. Hatta öyle ki; CTO ile toplantı için masaları yerleştirmeniz de zaman zaman olabilir. Türkiye’deki CEO’ların veya CTO’ların kaç tanesi çalışanları ile bu kadar yakın?

Çalışma Saatleri

Biraz da çalışma saatlerinden bahsetmek isterim. Gün içinde, 8 saat işyerinde olmanızı veya uzaktan çalışıyorsanız da sisteme bağlı olup çalışmanız beklenir. Saat 08:00’de işyerine ilk girişinizi yaptığınızda, akşam 17:00 gibi iş gününü tamamlamış olursunuz. Eğer ki; işiniz bitmediyse ve fazladan çalışırsanız bu tamamen sizin insiyatifinizde olmakla beraber, isterseniz ertesi gün işe geç gelebilir veya normal saatinizde gelip maaşınıza mesai ücretinin yansımasını sağlayabilirsiniz. Eğer mesai ücreti yok ise fazladan çalıştığınız saatleri bir sonraki gün veya haftalarda işe geç gelmek ya da biriktirip işe bir gün gelmeyerek değerlendirebilirsiniz. Sorumluluk sahibi bir çalışan olarak işe geç geleceğinizi, gelmeyeceğinizi veya o gün uzaktan çalışacağınızı bir önceki günden haber vermeniz, sizin işi ne kadar sahiplendiğinizi gösterecektir.

Avrupa’da İşyerinde Kahvaltı ve Öğle Yemeği Nasıl Oluyor?

Polonya’da kahvaltı için sabah 07:30’da işe gelip 08:00’de iş başı yapanlar da vardı; hiç kahvaltı yapmadan öğle saatinde yemeğe çıkan da vardı. Kahvaltı, şirket politikalarına göre değişiklik gösterebilir. Polonya’da ve Almanya’da gördüğümüz bir diğer durum ise yemek saatlerinin esnek olması. Eğer saat 12:00’de yemeğe çıkarsanız, 13:00’de geri gelmeniz beklenir. 12:00’de çıkıp 13:30’da gelirseniz, akşam işten çıkmadan önce fazladan 30 dakika çalışmanız gerekir. Türkiye ile ortak bir nokta var; o da öğle yemekleri için yemek biletleri (ticket, sodexo, vs.) verilmesidir. Ama Türkiye’den farklı bir uygulama ise Almanya’daki birçok markette gıda ürünlerinde para yerine kullanabiliyorsunuz. Türkiye’de ise son düzenlemelerden sonra ticket kullanımı marketlerde tamamen engellenmiştir. Bir diğer nokta ise iş yerlerinde mutfak olması. Evet, her işyerinde kocaman bir mutfak var; 5 – 10 tane mikrodalga fırın, yemeğinizi koyabiliceğimiz tabaklar ve çatal bıçaklar gibi mutfakta ihtiyaç duyulan her şey mevcuttur. Yemeğinizi yedikten sonra tabağınızı sudan geçirip (bir zahmet) bulaşık makinesine yerleştiriyorsunuz. Bizdeki gibi yemekhane ya çok az, ya da hiç yok; çünkü ne ben, ne de eşim hiç denk gelmedik. Okul, hastane gibi yerler hariç tabi...

Ulaşım

                Polonya’da ve Almanya’da Türkiye’deki gibi iş yerine servisle ulaşım yok. Yol paranız, genellikle şirket tarafından karşılanmaktadır; tabi bu şirketlerin kendi politikalarına göre değişebilmektedir. Örneğin, eşime verilen aylık otobüs kartı, haftaiçi akşam 19:00’dan sonra, haftasonu beni de kapsamaktadır. Benim de aylık kartım olmasına rağmen haftaiçi akşam 19:00’dan sonra ve haftasonu benim için ücretsizdir; tabiki eşimin yanımda olması gerekmektedir. Dip not olarak; Almanya’daki toplu taşımalarda bilet kontrolü sırasında geçerli bir bilet / kart göstermezseniz, 60 Euro gibi bir para cezası ödemek zorundasınız.

 

***

                Sonuç olarak; Türkiye’deki çoğu iş ortamları ile Avrupa’daki iş ortamları arasında kapanamayacak kadar bir fark oluşmuş durumda. Türkiye’deki birçok kurumsal şirketler, iş yapabilirlikten çok, siyasi görüşüne veya torpiline göre işe alım yapmakta. Çoğu patron şirketleri ise her işi yapan, fazla fazla çalışan ve hatta iş yerinde sabahlayan; ama az maaş alan ve de mümkünse asgari ücet ile çalışan personel peşinde. Böyle bir anlayış ile ne iş veren, iş yaptırabilir; ne de çalışan, iş yapabilir. Her ne kadar “kölelik” sistemi yok dense de Türkiye’deki çoğu iş ortamlarında böyle bir üzen ve sömürü anlayışı hakim. IT alanında çalışan biri olarak benim gibi bu alanda çalışan meslektaşlarım, Ülkem’de “dijital köle” olarak adlandırılabilir. Çünkü; bir zamanlar biz de birer dijital köleydik...

Ülkem’de daha fazla iş üreten, daha mutlu çalışanların olduğu yarınların ümidi ile bir sonraki ay, yeni yazımda tekrar buluşuncaya dek sevgiyle kalın...

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Pınar Kaya - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Anket İzmit Belediyesi 190 aracı kiralamalı mı, satın mı almalı?