Reklamı Kapat

Suriye’de Yeni Dönem

Geçtiğimiz hafta içinde sonlandırılan Barış Pınarı Harekatı öncesi ve sonrasıyla ülkemizin yakın tarihinde çok önemli bir süreç olarak uzun yıllar anı...

Geçtiğimiz hafta içinde sonlandırılan Barış Pınarı Harekatı öncesi ve sonrasıyla ülkemizin yakın tarihinde çok önemli bir süreç olarak uzun yıllar anılacak. Bu harekat, Zeytin Dalı ve Fırat Kalkanı harekatlarının bir tamamlayıcısı olarak Türkiye’nin sınır güvenliği açısından oluşturduğu stratejinin son hamlesiydi. Suriye sınırımız boyunca, iç savaştan yararlanarak ve küresel güçlerin destekleriyle bölgede hakimiyeti eline almış olan terör örgütünün, ülkemize tehdit oluşturan yapılanması bir ölçüde kırılmış oldu.

Öncelikle şunu belirtmek gerekiyor. Türkiye artık “zorlayıcı diplomasi” konseptine geçmiş bulunuyor. Bu tespiti yapan YouTube’da 23 Derece kanalıyla dış politika yayınları yapan gazeteci Gökhan Özbek’in analizlerini izlemenizi öneriyorum. Zorlayıcı diplomasi, de facto (fiili) durumlar oluşturarak; sonrasında diplomatik çerçeveyi bu yeni durum çerçevesinde ele alan bir yaklaşım. Önce eylem, sonra müzakere denebilecek bir yaklaşım. ABD, Rusya, İsrail gibi ülkelerin sıklıkla kullandığı bu yöntemi biz de daha önce iki kere yakın tarihimizde uyguladık.

Bunların ilki, Kurtuluş Savaşı yıllarında Mudanya Ateşkes Anlaşması öncesinde ordumuzun tüm Anadolu’yu düşman askerlerinden temizleme süreci olmuştur. Büyük Taarruz başladıktan ve Yunan tahkimatları dağıtılıp, cepheleri yarıldıktan sonra İngilizler alelacele bir diplomatik girişimde bulunarak ateşkes önermişlerdi. Ankara Hükümetiyse bu ateşkes önerilerine karşı diplomatik taleplerle yanıt vererek süreci uzatmış ve Ege’deki düşman varlığını sonlandırana kadar masaya oturmamıştı. Büyük Taarruz öncesinde Mustafa Kemal Paşa, dış işleri bakanını Londra’ya göndermiş ve barış için görüşmeler yapmasını istemişti. Amacı, taarruzdan önce tüm diplomatik kanalları kullanmak ve karşı tarafa bir istismar payı bırakmamaktı. Londra’da Ankara Hükümetinin dış işleri bakanını kimse ciddiye almadı, taarruz edebileceğimize zerre kadar ihtimal vermiyorlardı.

Bir diğer durum da Kıbrıs Barış Harekatı sürecinde yaşandı. Türkiye, harekat öncesinde tüm diplomatik kanalları olabildiğince zorladı, görüşmelerde iç çatışmanın sona erdirilmesi için İngilizlere ve Yunanlılara iyi niyetle tüm önerilerini sundu ancak iyi niyetli ve barıştan yana tavrının karşılığını alamadığı için çıkartma yapıldı. Sonrasında da KKTC kuruldu. Bugün KKTC hala bir de facto durumun neticesi olarak varlığını sürdürüyor. Dünyada bizim dışımızda hiçbir devlet KKTC’yi tanımıyor ancak fiilen egemenlik hakkını elinde tuttuğu bölgeyi yönetmeye devam ediyor.

Barış Pınarı harekatının bu iki olaydan öncesi ve sonrasıyla elbette çok büyük farkları var. Ancak askeri ve diplomatik yaklaşım olarak benzerliğine dikkat çekmek gerekiyor. Bugün Suriye meselesi bizim için büyük bir sorun haline geldiyse; diğer iki tarihi olaydan farklı olarak bizim çok büyük hatalarımız sebebiyle başımıza açılmış bir iş olduğu gerçeği ortada duruyor. Bundan sonraki zorlayıcı diplomasi hamlemizin de Doğu Akdeniz’de petrol arama çalışmalarıyla hayata geçeceğini öngörebiliriz.

ABD VE RUSYA’NIN İKİ YÜZLÜ SİYASETİ

Önce ABD sonra da Rusya ile harekat sonrasında yapılan görüşmelerde Türkiye kısa vadeli olarak istediklerini aldı. Bunu dünya medyası da açıkça dile getiriyor. ABD’de konu “Trump, Suriye’de bütün inisiyatifi Rusya’ya bıraktı” görüşü çerçevesinde şekilleniyor. Rusya’da ise elde ettiği avantaj; Türkiye – Suriye arasında yeniden diyalog sürecinin başlaması ve iki ülkenin anlaşması neticesinde ABD etkisinin bölge iyice azalması ekseninde konuşuluyor.

Ancak bizim ülkemize tehdit olarak gördüğümüz ve operasyonla müdahale ettiğimiz terör örgütünün üst düzey yöneticileri hem ABD hem de Rusya tarafından dünya kamuoyuna birer özgürlük savaşçısı olarak yansıtılmaya devam ediliyor. Trump Twitter’da bir terör örgütü liderine methiyeler düzüyor, Putin’le yaptığımız anlaşmada bu örgüt bahsedilirken terör kelimesi geçmiyor ve Rus üst düzey askeri yetkilileri bu kişilerle video konferansla görüşmeler yapıp; görüntüleri devlet kanalı aracılığıyla dünyaya servis ediyorlar. Avrupa ülkelerindeyse öyle bir kutsanma yapılıyor ki anlatmaya kalksak sayfalar yetmez.

Türkiye, askeri gücünün caydırıcılığını kullanarak ABD ve Rusya’yı; bu iki devletin himaye ettiği terör örgütlerini hazırlıksız yakalayarak fiili bir durum yarattı. Sınır boyunca terör unsurları çekildi ve bir süreliğine de olsa bu konuda rahat bir nefes alındı. Ancak bu süreç boyunca terör örgütü liderleri dünyanın en güçlü iki devleti tarafından doğrudan, hiçbir çekince duyulmadan dünya kamuoyunun önünde resmen muhatap alındı.

KİM NE YAPTI?

Terör örgütünün güçleri, Suriye Rejiminin ordusuna katılacaklar gibi görünüyor ve yarın öbür gün yeniden sınırımıza gelmeleri durumunda bu sefer askeri bir müdahale yapma şansımız; karşımızda bir devletin resmi askerleri olduğu için çok daha zor olacak ve çetrefilli bir sürece bizi itecek. Bu durumu aşmanın tek yolu Esad Rejimiyle diyalog kurmak ve ilişkileri normalleştirmek adına iletişim süreçlerini yürütmek gibi görünüyor. Aksi halde kendimizi bir devletle karşı karşıya savaş durumunda bulmamız an meselesi. Esad rejimi klasik iki yüzlü siyasetini bir kez daha ortaya koydu, ülkesindeki teröristlerle Türkiye’ye karşı anlaştı.

Öte yandan işin bir de İran ve Arap dünyası boyutu var. Hiçbir Arap devleti Türkiye’nin yanında durmadı ve hatta bizi kınayan açıklamalar yaptılar. Bu da gösteriyor ki iktidarın çok uzun yıllardır sürdürdüğü Ortadoğu politikası iflas etmiştir. Zaten en başından beri, küresel güçlerin sustalı maymunu Arap diktatörlerinin hiçbirinden bize bir hayır gelmeyeceği; bunların ne milliyetlerinin bir kimlik, ne dinlerinin bir iman meselesi olmadığı açık seçik ortaydı. Tek değer verdikleri şey para, lüks ve şehvet olan bu yönetimlerin; bizim milletimiz ve devletimizle hiçbir ortak noktası tarih boyunca olmadı, gelecekte de olmayacaktır. “Ne Şam’ın şekeri, ne Arap’ın yüzü” sözü boşuna uydurulmuş bir laf değildir. Birinci Dünya Savaşında yaptıkları ihanetleri unutmuş olmamız sebebiyle bugün sürüklendiğimiz nokta ortadadır.

İran meselesine gelince de yine Araplara benzer bir durum ortaya çıkıyor. En yoğun yaptırımlar altında boğulmaya çalışılırken İran’a destek olan üç beş ülkeden biri olan Türkiye’ye yönelik İran’ın bu operasyon sürecinde tutunduğu ters tavır her şeyi ortaya yeniden döküyor. Tarih boyunca bu coğrafyada hakimiyet rekabetinde olduğumuz İran, ne yazık ki sapkın bir molla rejimi tarafından; dünyanın gerçeklerinden, insanlığın geleceğinden uzak bir mantıkla yönetiliyor. Bağnaz, kinci ve düşmanlıktan beslenen bu yaklaşımıyla İran’ı baş başa bırakmak ve küresel eğilimlerde İran’a karşı en net tutumu alan ülkeler arasında yerimizi almamız gerektiği artık görülmüştür. Suriye’deki ayrılıkçı terör yapılanması sorunu çözülmedikçe, kendi batı sınırlarındaki terör yapılanmasının güçlenmesine sıra gelmeyeceğini düşünen İran adeta; “Türkiye bunlarla uğraşsın, bunlar da Türkiye’yle uğraşsın ki sıra bize gelmesin” diyor. Suriye’nin toprak bütünlüğü adı altında terör belasını bize ciro etmeye çalışıyor.

Türkiye’nin yapması gereken bu açmazlardan çıkmak, iki büyük gücün arasında sıkışmaya doğru giden pozisyondan kurtulmak adına, kısa vadede Esad rejimiyle belli bir seviyede görüşerek sorunu çözmek için hamleler yapmak ve makul çerçevede uzlaşı yaratmaktır. Esad’ın arkasında Rusya ve İran, teröristlerin arkasında ABD ve Rusya yer alıyor ve sürecin çözümü bizim için oldukça meşakkatli olacak. Ancak diplomasi mekanizmaları yeniden güçlendirilir ve ön plana çıkartılırsa; son süreçte tüm dünyaya bir kez daha gösterdiğimiz ordumuzun caydırıcı gücü bir arada ahenk içinde kullanılırsa; orta ve uzun vadede kendimizi süper güçlerin pençesinden bir süreliğine de olsa kurtarabiliriz.

Zorlayıcı diplomasi bugün coğrafyamızın içinde olduğu durum gereğince uygulanması gerekli bir enstrüman gibi duruyor. Ancak iletişim diplomasisini geri plana bırakırsak, bir anda karşımızda bize çevrilmiş onlarca farklı namlu bulabiliriz. Akıl gücü ve bilek gücü birlikte çalışmadıkça, bu coğrafyanın bataklığı bizi yutabilir.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Arda Süar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Kocaeli Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Kocaeli Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.

01

Aydın Kerem - Kurtuluş savaşının zorlayıcı diplomasi açısından anlatımını çok beğendim. İngiliz askerlerinin olduğu yerlere askerimizin gidip tek mermi atmadan düşmanı psikolojik olarak boğması gerçekten büyük bir olaydır tarihi dikkatli okuyanlara. Kurtuluş ve cumhuriyet filmlerinde çok güzel anlatılır

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 27 Ekim 11:02


Anket Kocaeli Valiliği'nin aldığı koronavirüs tedbirlerini yeterli buluyor musunuz?