Reklamı Kapat

“YAŞAMSAL SATRANÇ” kitabını okurken altını çizdiklerim

Kitabı okuyalı aylar oldu.

Talat Çiftçi, “Sevgili dostum Tanzer Ünal, keyifli okumalar. 13.3.2019” diye imzalayıp göndermiş, sıra bekleyen diğer kitapların önüne aldım, hemen okudum.

Prof.Dr.Talat Çiftçi’yi İzmit’te PAKMAYA Genel Müdürü olarak çalıştığı dönemden hatırlarsınız.

Öncesinde ve sonrasında neler yaptı, bunların hepsini yazmaya kalksam, sayfalar tutar.

Kitap eleştirmeni değilim, işlediği konu da ilgi alanım dışında…

Ancak dikkatle okuduğumu, okurken notlar aldığımı, önemli gördüğüm satırların altını çizdiğimi, çok yararlandığımı söyleyebilirim.

Size de okumanızı öneririm.

Kitabın ismi, “beyin, nöroestetik, stratejik yaratıcılık” gibi sözcükler ve yazarın profesör olması, sizi korkutmasın.

Kitap, “akademik” değil.

İyi kurgulanmış, sohbet havasında yazılmış, son derece akıcı…

Kitapta; beynin sağ ve sol lobunun işlevleri ayrıntılarıyla incelenmiş.

Beynin bölümlerinin kullanımı “satranç taşlarına” benzetiliyor.

Talat Çiftçi, insan davranışlarını satranç taşlarıyla eşleştiriyor.

Yaratıcı kimliği vezire, bilge kimliği kaleye, duygusal kimliği file, bedensel kimliği ata ve fizyolojik kimliği piyona benzetiyor.

Çiftçi, canlıların doğadaki mücadelelerini “Yaşamsal Satranç” olarak tanımlıyor, “Bu oyun, her bir canlının, sürekli değişen önceliklerine göre, çok sayıda rakip oyuncuya karşı oynanır. İnsanı hayvanlardan farklılaştıran büyük beyin ve becerikli eller, ona bu oyunda büyük üstünlük sağlar” diyor.

Talat Çiftçi’nin önemli bir tespiti de şöyle:

*Bilgisayar ve yapay zekâ gibi insan kurgusu sistemler, “stratejik davranış prensibine” göre çalışırlar.

*Ayakta kalabilen stratejiler oluşturulursa, hayatta başarı şansı artar.

YAŞAMSAL SATRANÇ, Destek Medya Grubu tarafından yayınlandı.

Mutlaka okuyun!

Dünyaya bakış açınızı değiştirecek bir kitap.

Altını çizdiğim satırlar

Yazımın bundan sonraki bölümünde söz tamamen Talat Çiftçi’nin.

*Bence içinde hazineler saklanmış bir tarla gibi, yeterince iyi tanımlamadığımız beynimiz de bizim için büyük fırsatlar barındırıyor. Tarladaki hazineyi bulmak için taşları ayıklamak ve tarlayı sürmek gerekiyor. Beyindeki hazineye ulaşmanın yolu ise önyargılardan kurtulup eğitim ve deneyim kazanmaktır.

*Eğitimin hedefi ezberlemek yani bilmek değil, bir şeyleri anlamak hatta laboratuvara girip yapabilmekti. Yani çok bilen değil, yapabilen insan yetiştirilmeye çalışılıyordu. Sınavlarda ise her türlü kitap ve defter açıktı. Önemli olan bir bilgiyi kâğıda yazabilmek değil, onu kullanabileceğini örnek vererek göstermekti. Kopya ise sadece bir öğrencinin başka öğrenciden yardım almasıydı. Eskilerin deyimiyle, bizde malumat, orada marifet aranıyordu. (ABD’de gözlediği eğitim sisteminden söz ediyor)

*İnsan doğada diğer canlılar ile birlikte rekabet ve işbirliklerini içeren bir satranç oyunu oynuyor. Bu oyunu ‘Yaşamsal Satranç’ olarak tanımlıyorum. Bu kitap ile herkesin bilerek veya bilmeyerek oynadığı Yaşamsal Satranç’a ışık tutmaya çalışacağım.

İnsan beyninin özellikleri

*Yetişkin insan beyni, ortalama bir buçuk kilogram kadar olmasına karşın çok fazla enerji tüketir. Normal şartlar altında, insanın kullandığı enerjinin yüzde 20’si kadarı beyne gider. İnsan vücut ağırlığının sadece yüzde 2’sinin beyin olduğu düşünülürse, diğer organlara oranla on kat daha fazla enerji gerektirdiği ortaya çıkar. Dinlenme halinde ise, beynin enerji kullanma payı yüzde 30’a yükselir. Uyku durumunda da bazı beyin bölümleri çalışmaya devam eder.

Doğumdan yetişkinliğe kadar, beyin dört kat büyürken, vücut on kat büyüklüğe ulaşır. Beynin büyümesi kadar, sinir hücreleri arasındaki bağlantıların oluşması da zihinsel yetkinlikler açısından önemlidir. Eğitim ve deneyim, bu bağlantıların artmasına neden olur. Öte yandan, suç işleyenlerin beyinlerinde bazı bölgelerin gelişmediği veya hasar gördüğü belirlenmiştir.

Sürüngen beyni

*MacLean’e göre, insan beyninin alt seviyesinde, sürüngenlerdeki beyin yapılarına benzeyen bir bölüm bulunur. Sürüngen beyni olarak adlandırılan bu bölüm; avlanma, kavga ve çiftleşme gibi temel bedensel eylemleri gerçekleştirir.

Özetle, yoğun korku, şiddet ve cinsellik içeren durumlarda, sürüngen beyni devreye girince mantıklı düşünmek zorlaşır.

“Yaşamsal Satranç”, eksik taşla oynanmaz

*Beyin yapısını oluşturan bölümleri “Yaşamsal Satranç” oyununda taşlar olarak düşünürsek, şah oyun kurucu bireyi tanımlar. Fizyolojik kimlik piyon, bedensel kimlik at, duygusal kimlik fil, bilge kimlik kale, yaratıcı kimlik ise vezir olarak tahtada yer alır. Yaratıcı kimlik oluşturamayan kişilerin, “Yaşamsal Satranç” oyununda, vezire yani en güçlü taşa sahip olmadan oyun oynamak zorunda kalacaklarını söyleyebiliriz. Bu kişilerin beyinlerinin kısırlaştığından bahsetmiştik. Kısırlaştırılmış beyinler “Yaşamsal Satranç” oyununda başarılı olamazlar.

*”Yaşamsal Satranç” oyunu bireysel ölçekte olduğu gibi küresel ölçekte de oynanıyor. Uluslararası rekabet “Bilge ve Yaratıcı Kimlikler”e sahip oyuncuların oluşturduğu takımlar arasında oynanıyor. Yeterince eğitim ve deneyimli insanlara sahip olmayan toplumlar, küresel ölçekte yaşanan olayları anlamakta zorlanıyorlar ve ciddi sorunlarla karşılaşıyorlar. Azgelişmiş toplumlar; doğal kaynakları, yetenekli ve yetişmiş insanlarıyerel sorunları çözmek için kullanıyorlar. Hatta eğitimli insanları beyin göçü ile kaybediyorlar.

*Azgelişmiş toplumlar için gündem; fizyolojik, bedensel ve duygusal kimlik hedeflenerek oluşuyor. Yemek, spor, aşk ve magazin konuları medyada ön olana çıkıyor. Bu toplumlarda gündem yerel ve güncel konularla sınırlı kalıyor. Gelişmiş toplumlarda ise, keşif, icat ve gelecekle ilgili konular da medyada yer alıyor.

*Başka bir deyişle, dünyada gelişmişlik seviyesine göre farklı oyunlar oynanıyor. Gelişmiş toplumlar arasında; keşif, icat ve tasarımlar üzerinden karmaşık bir “Yaşamsal Satranç” mücadelesi yapılıyor. Buna karşılık, eksik taşlarla oyun kurmakta zorlanan azgelişmiş toplumların ise kabaca “dama” oynamaya çalıştıklarını söyleyebiliriz.

*Edgerton tarafından “hasta toplumlar” olarak tanımlanan ortamlarda insanlar, sadece fizyolojik kimlik, bedensel kimlikler ve duygusal kimlik sahibi olarak görülürler. Eğitimsiz insanlar, düşük katma değer yaratan bedensel kimlikler veya kas gücü olarak çalışabilirler. Gençlere; bilge kimlik ve yaratıcı kimlik kazanmalarını sağlayacak eğitim ve deneyim kazandırılmaz ise yüksek katma değer üretme potansiyelleri kaybedilir. Artan nüfus, yeterince eğitim verilemediği durumlarda, sosyal sorunları birlikte getirir. Bu toplumlar, “Yaşamsal Satranç’ı eksik taşlarla oynar ve kaybederler.

Fen cehaleti, sefalet getirir

*Çeşitli kaynaklara dayanarak, 19.yüzyılın sonunda Osmanlılarda okuryazarlık oranının yüzde 5-20 aralığında olduğunu söyleyebiliriz. Aynı dönemde, İngiltere’de bu oranın yüzde 90’a yaklaştığı ve ABD’de yüzde 70 civarında olduğu hesaplanıyor. 19.yüzyılda açılan misyoner okullarının, eğitim alanındaki boşluktan yararlanarak kurulduğu anlaşılıyor.

*Kuran, İtalya’da 12.yüzyılda Latinceye çevrildi ve 1542’de basıldı. 1683’te Hollanda’da Kuran’ın tercüme edilerek matbaada basıldığı biliniyor. Buna karşılık, 18.yüzyılda bile, İbrahim Müteferrika’nın Kuran’ı basmasına izin verilmedi. Osmanlılarda ilk Kuran basımı, ancak 19.yüzyılda gerçekleşebildi. İslam dünyasında geliştirilen bilimsel eserler, Batı tarafından tercüme edilerek alınmıştı, buna karşılık, Batı’daki gelişmelere İslam dünyası ilgi göstermedi.

Batı kaynaklı birçok yenilik “gavur icadı” diye isimlendirilerek küçümseniyordu.

Osman Bahadır fen alanında çalışanlara karşı takınılan olumsuz tavırdan dolayı zarar görenleri kitabında anlatır. Örneğin, Ali Kuşçu’nun öğrencisi matematikçi Molla Lütfi, 1494’te Sultanahmet Meydanı’nda asıldı. Müderris Sarı Abdurrahman da dinsizlikle suçlandı ve asıldı. Matematikçi Gelenbevi İsmail Efendi ise medresedeki görevinden alınarak kadı tayin edildi. Osmanlı’da ilk anatomi kitabını yazan Şanizade Ataullah Efendi de Bektaşi olduğundan sürgün edildi.

*Osmanlı’da, 19.yüzyıla kadar Müslüman gençlerin, eğitim için yurtdışına gitmesine izin verilmemişti. Yurtdışında yaşama engeli olmayan azınlıklar ise, dil ve teknik eğitim fırsatını çok iyi değerlendirdiler. Yurtdışında çalışmaya ve oradaki şirketlerle işbirliği yapmaya başladılar.

İcat çıkarma! Eski köye yeni adet getirme!

*Akşam olup odasındaki lamba yandığı zaman, babaannem icat eden kişi için dua ederdi. Onun bir ecnebi olduğunu da biliyordu. Otomobile binmek ve radyodan haber dinlemek çok hoşuna gidiyordu. Belli ki insan hayatını kolaylaştıran yaratıcı eserler nereden gelirse gelsin takdir ediliyordu. Buna karşılık, bizde “icat çıkarmak” ve “eski köye yeni adet getirmek”, huzur bozucu davranış olarak kabul edilirdi. Çocukların ve gençlerin farklı görüşte olmasına izin verilmezdi. Uslu durmak ve yerine oturmak, büyüklerin işlerine karışmamak, gerekiyordu. Eğitimin hedefi, uyumlu ve uslu bireylerin yetiştirilmesiydi. Hayal gücü alaya alınırdı. Aklı küçümsemek için, ükela (akil insanlar) sözcüğü de hakarete dönüştürülmüştü.

Doğu ile Batı arasındaki uçurum

*Doğu’nun temsilcisi olarak İslam dünyasında bilimsel merakın azalması ile eş zamanlı olarak Barı’da ekonomi, sanat ve fen alanlarındaki gelişmeler nedeniyle, 16.yüzyılın sonu “stratejik yaratıcılık” alanında bir devir teslime sahne oldu. 17.yüzyıldan itibaren İslam dünyasında durgunluk giderek yaygınlaşırken, Batı’da yükselen keşif ve icatlar, sanayi devriminin altyapısını hazırlamaya başladı.

Gelecek nasıl olacak?

*Şimdi yeni bir dünyanın kurulmaya başladığını görüyoruz. Bu kitabı yazarken kullandığım bilgisayar, Amerika kıtasında tasarlanmış ve Çin’de üretilmiş bir Pasifik Okyanusu ürünüdür. Uzakdoğu’daki gelişmeler, acaba Doğu-Batı tartışmasının artık sonunu mu getiriyor?

*Gelişmiş ülkeler, Çin’deki üretimden ve Hindistan’daki yazılımdan nasıl etkileneceklerini veya nasıl yararlanabileceklerini hesaplıyorlar. Şimdi yeni sorular akla geliyor. Gelecek nesiller, Çince öğrenmeden yaşayabilecekler mi? PISA ve sayısal okuryazarlık sıralamalarında yükselmeden üçüncü bin yılda rekabet mümkün olabilir mi?

*İnsanlar yaşadıkça, “yaratıcı kimlik”lerin merakı öne çıkacak ve “stratejik yaratıcılık” alanındaki yarış devam edecektir. Bu yarışa katılabilecek “yaratıcı kimlik” sahibi bireyleri yetiştirebilen ülkeler küresel rekabette yerlerini alacaklardır. Bunu başaramayanlar ise geri kalacaklar, hatta yeni düzene ayak uyduramadıkları için sömürüleceklerdir.

*Benim bu olaylardan çıkardığım ders, medeniyetin ilerlemesi için savaş şartlarında bile bilginin öğrenilmesinin ve paylaşılmasının gerekli olduğudur. Daha da önemlisi, bilgiyi en kısa zamanda uygulamaya geçirecek insanların refahı sağlanmalıdır. El Cezire’nin söylediği gibi, bilgi, uygulamaya geçerek insanlara refah getirdiği zaman anlam kazanır.

Artık geleceği konuşmanın zamanı

*9.yüzyıldan itibaren “stratejik yaratıcılık” konusunda liderlik koltuğuna yerleşen İslam dünyası, 16.yüzyıldan itibaren uykuya daldı. Şimdi soru şu: Türkiye 21.yüzyılın başında bu uykudan uyanmak için neler yapmalı?

*Türkiye’nin, “stratejik yaratıcılık” olimpiyatlarında nasıl yer alacağı sorusu, kolay yanıtlanamaz. Ancak, ilk adımın en zor alanda eğitimde atılması gerekiyor. Uzun soluklu bir eğitim seferberliğine ihtiyaç var. Eğitim uzmanları; öğretmenlerin ve annelerin eğitim seviyesi yükseltilmeden eğitimli bir nesil yetiştirilemeyeceğini söylüyorlar.

*Sonuç olarak; 500 yıllık uykudan uyanmak için “yaratıcı kimlik”e sahip bir nesil yetiştirmek gerekir. Bu amaçla, vakit geçirmeden fen eğitimi ve sanayi politikaları, üçüncü bin yılın gereklerine göre yeniden yapılandırılmalıdır. Yoksa fen yarışını kaybetmek bize pahalıya mal olacaktır.

Üçüncü bin yıl için bir sayfa açıp; nüfus, çevre, tıp, beyin, yapay zekâ, bilişim, uzay gibi fen alanları için öngörüleri konuşur olmalıyız. Yakın gelecekte Pasifik Okyanusu etrafında oluşacak gelişmeleri takip etmeliyiz.

Şimdi artık geleceğe odaklanma zamanıdır. Küresel ölçekte oynanacak YAŞAMSAL SATRANÇ oyunları için üstün nitelikli genç beyinlerin yetiştirilmesi en büyük önceliğimiz olmalıdır.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar M.Tanzer Ünal - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Anket Corona virüsü için alınan tedbirleri yeterli buluyor musunuz?