Çevre sorunlarına genel bir bakış

Çevre sorunu, günümüzde en güncel ve önemli bir sorun haline geldi. Biz insanlar, bencilliğimiz, israfımız ve sınırsız isteklerimiz nedeniyle dünyamızı yaşanmaz hale soktuk. Dünyamızdaki doğal dengeyi bozduk. Su, hava ve toprak kirlendi. Küresel ısınmanın olumsuz etkileri altında sıkıntılar çekmeye başladık. Anormal iklim değişiklikleri yaşıyoruz. Buzullar eriyor, su kaynakları kuruyor, ormanlar yok oluyor, kasırgalar çıkıyor, seller oluşuyor, bitki ve hayvan türleri gittikçe azalıyor. Dünya çölleşiyor. Ozon tabakasının delinmesi, sera etkisi, zehirli gazların atmosferi kirletmesi, asit yağmurlarının görülmesi gibi nedenlerle hastalıklar artıyor. Bütün canlılar hayatî tehlike içindeler.

Eğer Yaratanın bize hediye olarak sunduğu doğayı, onun istediği şekilde kullansaydık şu anda çevre sorunlarının tehdidi altında olmayacaktık. Çevreyi kirletmekle insanlığa karşı suç, topluma karşı suç, gelecek nesillere karşı suç, bitkilere karşı suç, canlılara karşı suç, dünyaya karşı suç ve de Yaratana karşı suç işlenmektedir.

 ÇEVRECİLİĞİN GELİŞİMİ

 Çevre sorunları insanın çevreden yararlanma isteğiyle başlamıştır.  İnsanın doğadan sınırsız bir şekilde bencilce faydalanması tahribata yol açmıştır. Sorunların giderilmesi için yapılan çalışmalar ise yetersiz olmuştur. Bu nedenle doğayla insan arasındaki denge bozulmuştur. Çevre tehlikeleri karşısında çevrecilik zamanla bir bilim dalı haline gelmiştir.

Çevre konusundaki çalışmaların tarihi eskidir. tarihi eskidir. Aristo doğa tarihi üzerine yazdığı yazılarında çevredeki hayvan davranışları ve bitki topluluklarından söz eder. El-Birûnî ve İbni Haldun da şehirlerin nereye ve nasıl kurulması konusunda görüşleri vardır. Aynı zamanda Birunî (m..973-1051) “Her şey bir ölçü ve bir miktar içinde yaratılmıştır” (Kamer.49) âyetinde belirtilen tabiattaki bu düzene “Tabi Ekonomi” veya “Tabiat Ekonomisi” adını vermiştir. Daha sonraları bunun adına “ekolojik denge” denmiştir.  Fakat çevreciliğin sistematik bir bilim dalı olarak ortaya çıkışı biraz geçtir. 1869 yılında Alman Biyoloji uzmanı Ernst Haeckel’in ekoloji ilmini biyolojiden ayrı kullandığını görmekteyiz.

1900’lü yıllarda ekoloji, biyoloji bilim dalının dışında yer almıştır. Ekoloji terimini, “insan ve diğer canlıların birbirleriyle ve çevreleriyle olan ilişkilerini inceleyen bilim dalı”[1] veya “canlı varlıklar ile onların çevresi arasındaki münasebetleri inceleyen bir ilim dalı”[2] veya “canlıların çevre ile uyum içinde yaşamlarını sürdürmelerini inceleyen bilim dalı”[3] şeklinde tarif etmektedirler.

Sanayi ve teknolojinin ürettiği kirlilik arttıkça çevre sorunları ile ilgilenenlerin sayısı artmıştır.

Çevre sorunlarına çare getirmek amacıyla 1972 yılında İsveç’in başkenti Stockholm’da yapılan Birleşmiş Milletler Çevre Konferansında “5 Haziran Dünya Çevre Günü” olarak kabul edilmiştir. 3-14 Haziran 1992 tarihleri arasında Brezilya’nın Rio De Janerio şehrinde Birleşmiş Milletler Çevre ve Gelişme Konferansı (UNCED) yapıldı. Kısaca Rio Zirvesi denilen bu konferansa 178 ülkeden birçok delege ve diplomatın yanında hükümet ve devlet başkanlarının da bulunduğu büyük bir katılım oldu. Bu toplantıda Gorbaçov : “Hızlı bir trenle uçuruma doğru yol alıyoruz. Zamanında uyanmaz ve gerekli tedbirleri almazsak. Hepimizi toplu bir felaket beklemektedir.” diyerek çevre felaketi tehlikesini çarpıcı bir şekilde dile getirmiştir.

Kısaca istatistiklere bir göz attığımız zaman gerçekten de uçuruma doğru yuvarlandığımızı görürüz:

Uzmanların bildirdiğine göre dünyada her gün bir canlı türü yok olmaktadır.   Havadaki karbondioksit oranı endüstri öncesi yoğunluğa göre %26 fazladır ve gittikçe de artmaktadır. Her yıl 17 milyon hektar orman yok olmaktadır. 1.2 milyar insan sağlıklı su içmekten mahrumdur. Kirlilik fazlalaştıkça tüm canlılar temiz su içmekten mahrum kalacaktır. Her yıl sağlıksız su içmekten, kötü beslenmeden dolayı 20 milyona yakın insan hayatını kaybetmektedir.

Gelişmiş ülkeler, 70 bin ayrı cins kimyasal madde üretmekte ve bunların kontrolsüz ve dikkatsiz kullanımıyla bütün canlıların hayatı tehdit edilmektedir.

Sadece Akdeniz’e yılda yaklaşık 650 bin ton petrol türevleri, 120 bin ton mineral yağ, 60 bin ton deterjan, 100 bin ton civa, 38 bin ton kurşun, 21 bin ton çinko, 320 bin ton fosfor ve 800 bin ton azot akıtılıyor. Her yıl 7 milyon ton kirli atık denizlere karışıyor. Bu istatistikler açıkça gösteriyor ki denizler zehirli atıklarla dolmuş, çöplük olmuş ve canlı hayatı tehdit altındadır.

1952’de Londra’da şehir içinde havadaki kükürt dioksit ve kömür tozu yoğunluğundan 3000 kişi solunum yolu yetmezliği nedeniyle öldü.

1985’de Hindistan’ın Bhopal kentinde bir kimya tesisinde havaya karışan metilisosiyanot gazı 4000 kişinin ölümüne, 300 bin kişinin de zehirlenmesine yol açmıştır.

Amerika’da her yıl 5 milyar ton toprak yok oluyor, sadece atılabilir çocuk bezi üretimi için 1 milyon ağaç kesiliyor, yalnız Pazar günleri atılan gazete kâğıtları 500.000 ağacın kesilmesine eşdeğerdir.

Son 100 yılda 30 bin bitki türünün kaybolduğu ve tedbir alınmazsa bitki türlerinin hızla yok olacağı bildirilmektedir.

Türkiye’de yılda erozyonla denizlere giden ve bir daha kazanılması mümkün olmayan verimli toprakların miktarı, Kıbrıs adasının yüzeyinde 10 cm kalınlığında oluşturacak miktardadır.[4]

Ozon tabakasının delinmesi, küresel ısınma, su kaynaklarının kirlenmesi veya kuruması ve iklim değişiklikleri çeşitli hastalıkların çoğalması ve tarım ürünlerinin azalması gibi tehlikeleri beraberinde getirmiştir.

Kuzey Kutuptaki buzulların son otuz yılda %20’si eridi. Buzullar 1970’e göre %40 inceldi. Tedbirler alınmazsa bu gidişle 2070’de tümünün yok olacağı hesaplanıyor.

BM İklim Raporu: Dünyanın katili insanın kendisidir. Küresel ısınmada sorumluluk %90 insanlarda. Sıcaklık artış ortalaması 2,5 santigrada çıkarsa canlı türlerinin %30’ u yok olabilir.

İsraf, günümüz insanının en önemli hastalığı oldu. Bir damla suyu, bir yudum gıdayı israf etmemiz buna muhtaç olan insanların ölümüne neden olmaktır. Sadece İstanbul’da her gün üretilen 15 milyon ekmeğin 1,5 milyonunun çöpe atılarak israf edildiğini üzülerek basından öğreniyoruz.

Çevreyi korumamak susuz, havasız, gıdasız, aç ve sağlıksız kalmak demektir.

Çevre sorunları sınır tanımaz. Bir yerde çevre felâketi oldu mu bundan bütün dünya zarar görür. Çernobil nükleer santral felaketi bunun en açık örneğidir. Dünyanın bir yerinde olan kirlilik bulutlarla, rüzgarla, yağmurla, su akıntılarıyla dünyanın her yerine ulaşarak zarar vermektedir.

Aslında doğanın yakasını bir bırakabilsek doğa kendisini belli bir zaman sonra düzeltebilecektir. Çünkü Doğa, kendi kedinin ustası ve doktorudur. Kendi haline bırakılırsa kendisini tamir ve tedavi eder. Ama menfaatlerimiz buna izin vermiyor.

Çevre (doğa), bütün insanlığın ortak değeridir. Bu değerlerden herkesin yararlanabilmesi ve gelecek nesillere aktarılabilmesi için bütün dünyada bir eğitim seferberliği olmalıdır.

Biz insanların çevreden faydalanması, çevreye hiç zarar vermeyecek şekilde olmalıdır. Çevreden faydalanma tıpkı bir bal arısının çiçeklerden yararlandığı gibi olmalıdır. Bal arısı, balını yapmak için çiçeklerden gerekli malzemesini toplar ama ne çiçeğin kokusuna ne de güzelliğine zarar verir. Bu durum, ancak insanlar arasında ortak bir çevre bilincinin oluşturulmasıyla sağlanabilir.

Unutulmamalıdır ki: Yalnız bir dünya var ve dünya yalnız insanların değildir. “Allah dünyayı bütün canlılar için yaratmıştır.”[5] Bitkilerin ve hayvanların da insanlar kadar bu dünyadan hakları vardır. Ama kirleten, tüketen ve yok eden insanlardır. Bu kötü gidişata dur demek ve kurtuluş tedbirlerini de almak biz insanların görevidir.

Dinler, çevreyi kirleterek doğadaki ekolojik dengenin bozulmasına asla müsaade etmezler. Doğal çevrenin korunmasını ve daha da güzelleştirilmesini isterler. İnsan ile doğanın barışık olması esastır. Cennet dahi güzel çevre tabloları ile tasvir edilmiştir. Cehennem ise kötü çevre ile tasvir edilmiştir.

 şte bunun için tarih boyunca tüm insanlığı etkilemiş olan dinlerin ve mensuplarının çevre felaketinin önlenmesi için ne yapması gerektiği, bu konudaki ilahi buyrukların ve tedbirlerin neler olduğu ileriki yazılarımda ortaya konacaktır. Böylece dünyamızın en önemli konusu haline gelen çevre sorunlarının çözümüne ışık tutulacaktır.

İklim değişikliklerinin, susuzluğun, kirliliğin dünyamızı bunalttığı, ileride de daha sıkıntıya sokacağı düşünülerek bu konu gelecek yazılarımızda genişçe işlenecektir.

Bu bağlamda ülkemizde ağaçlandırma kampanyalarının yapılması ve vatandaşlarımızın buna katkıda bulunmaları sevindiricidir. Ancak dikilen fidanların bakımı, korunması ve yetiştirilmesi ihmal edilmemelidir.

Ağaç dikiminin önemi için Hz. Peygamber: “Ölüm karşınızdan gelse bile elinizdeki fidan dikiniz” buyurmuştur.  Böyle bir bilinçle hareket etsek dağlar-taşlar yemyeşil olurdu.

Acaba halkla birlikte diktiğimiz Körfez İlçesi su deposu arkasındaki orman ne durumda? Meraktayım…


[1] Mine Kışlalıoğlu-Fikret Berkes, Ekoloji ve Çevre Bilimleri, İstanbul 2001, s.13.
[2] Yılmaz Mutlu, Ekoloji ve Çevre Sorunları, İstanbul 2000, s.1.
[3] Kemal Görmez, Çevre Sorunları ve Türkiye, Ankara 1997, s. 7.
[4] Kaynak: Çevre ve İnsan, sayı 15, Çevre Bakanlığı.
[5] Rahman, 10.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Fahri Kayadibi - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.


Anket Kocaeli'de en başarılı bulduğunuz milletvekili kim?