Reklamı Kapat

Parayla Saadet Ülkeleri

Sizlerle iki haftadır Orta ve Doğru Avrupa’da sürmekte olan hem iş hem tatil seyahatinden sosyal ve politik notları paylaşıyorum. Bu hafta da Almanya...

Sizlerle iki haftadır Orta ve Doğru Avrupa’da sürmekte olan hem iş hem tatil seyahatinden sosyal ve politik notları paylaşıyorum. Bu hafta da Almanya ve Belçika ile devam edelim. Bu iki ülkenin bizim açımızdan diğer Avrupa ülkelerine göre öne çıkan en temel özelliği; çok yüksek oranda Türk nüfusuna sahip ülkeler olmaları.

Almanya’da uzun süredir devam eden Merkel’in merkez sağ iktidarı ülkenin sosyal dokusunda oldukça kapsamlı dönüşümler yaratmış. Görüştüğüm hemen her ortalama Alman vatandaşının gözünde Merkel bunca yıla rağmen halen daha “ibresi belli olmayan ve hatalar yapan” bir siyasetçi. Hıristiyan Demokrat bir koalisyonun başındaki lider için “Alman değerlerini” yeteri kadar savunmamak gibi bir eleştiri öne çıkıyor. Özellikle üç konu başlığı var, bunların ilki mülteciler meselesi.

Merkel’in ülkeye kabul ettiği mülteci sayısı 2015’ten bu yana yaklaşık olarak 2 milyon. Son bir senedir Almanya’da iş gücü piyasasına ayda ortalama olarak 5 ila 10 bin mülteci dahil oluyor. Bu durumun yarattığı düşük ücrete çalışma eğilimi tüm dünyada ve ülkemizde olduğu gibi işverenlerce iyi bir gelişme olarak görülürken; bu istihdam piyasasında yer bulmaya çalışan bir iki kuşaktır orada yaşayan göçmenler ve tabi Almanlar nezdinde büyük bir problem yaratıyor. Avrupa Birliği’nin ekonomik durgunlukta olması da işin içine eklendiği zaman, mülteci meselesi hem sosyal hem kültürel hem de ekonomik bir açmaz halini alıyor.

İkinci konuysa yine mülteciler başlığıyla ilgili ancak daha farklı bir sosyal dokuya temas eden bir mesele. Merkel’in Alman değerlerini savunmadığını, çıkarcı bir politika izlediğini söylüyorlar. Bu durum da geniş merkez sağ tabanın aşırı sağ partilere yönelmesine sebep oluyor. Alman milletinin en büyük travması olan Hitler döneminin yükselişine benzer bir süreci de tekrardan canlandırıyor. Merkez siyasetten umudunu kesen sağ görüşlü kişiler giderek daha fazla radikal partilere yöneliyorlar. Almanya’da sağ radikalizm, Doğu toplumlarının aksine din merkezli değil; milliyetçilik merkezli bir şekilde diğer Avrupa ülkelerindeki gibi bir forma sahip olduğu için de bu süreç kontrol altına alınmazsa gelecek 20 sene içerisinde yeniden aşırı ırkçı bir Alman siyasi partisinin güç kazanması gözlemlerime göre çok olası.

Üçüncü meseleyse ne yazık ki ülkemizi de doğrudan ilgilendiren bir durum. Merkel’in Türkiye’yle olan ilişkileri çok geniş eleştiri alıyor. PKK ve yancısı yapıların Batı Avrupa genelinde çok ama çok ciddi bir medya ve propaganda üstünlüğü var. Ülkemizin yetkilileri bu konuda zayıf kalıyorlar ve milli çıkarlarımızı anlatmak konusunda gerçekten iyi işler çıkartmıyorlar. Belçika’da da benzer bir durum söz konusu. Bu kulaklar PKK’nın var olmadığı iddiasını bile duydu.

AVRUPA’NIN BAŞKENTİ

Belçika’nın başkenti Brüksel, NATO ve AB merkezi kurumlarının tümünün bulunduğu bir şehir. Avrupa’nın Washington’u olarak da tanımlayabiliriz. Bu ülkede çok uzun yıllardır sürekli hükümet krizleri yaşanıyor. Aylarca partiler arasında bir hükümet kurulması görüşmeleri sürüyor ancak devletin işleyişinde bir tek bile aksama olmuyor. Kısacası sistem askıda kalmıyor ve düzen sıfır problemle işlemeye devam ediyor. Bu sebeple de sıradan insanların gündelik yaşamında politikanın ya da devlet işlerinin pek bir önemi yok.

Burada da mülteciler meselesi ciddi bir sorun, üstelik daha geniş bir açıdan günlük hayatın içinde görülebiliyor. Sokaklar, metrolar, otobüs durakları… Her yerde evsiz mültecilere rastlıyorsunuz. Üstelik Orta Doğu savaşlarından gelenlerin yanı sıra çok büyük bir oranda siyahi evsize ve kaçak göçmene denk geliyorsunuz. Zamanında Afrika’da sömürü yarışında önemli bir konumu olan Belçika, bugün sahip olduğu zenginliğin diyetini bir parça da olsa her köşe başında evsiz bir Afrikalıyla ödüyor. Sahra Altı Afrika’nın siyahileri kadar Kuzey Afrikalı Magriplileri de çok yoğun bir şekilde görebilirsiniz.

Görüştüğüm politikacı, akademisyen, bürokrat ve gazetecilerin genel kanısı, ülkenin başkentindeki politik atmosferin Avrupa Birliğinden ibaret olduğu yönünde. Ülkenin kendi hükümetinden ve politikalarından ziyade, AB politikaları ve gelişmeleri ülkenin entelektüel sınıfının hayatında öne çıkan gündem maddesi. Zaten iki farklı milletin sahip olduğu bölgelerden oluşan bu ülkede Fransız kökenli Valonlar ve Hollanda kökenli Flamanlar hemen hiçbir konuda anlaşamıyorlar. Ülkede resmi olarak iki dil var ve etnik aidiyetleri olan ülkelere sınır olan bu bölgelerde adeta iki farklı Belçika var. Başkent Brüksel’se AB ile yatıp AB ile kalkan ve yerel yönetim meselelerinde dahi iki etnik grubun hiçbir meselede anlaşamadığı bir ülke. Benim önerim olan çözümüyse gülümseyerek karşılayanlar oldu. Valonlar Fransa’ya, Flamanlar Hollanda’ya bağlansın, Brüksel de Lüksemburg gibi bir devletçik olsun.

TÜRKLERİN DURUMU

İki ülkede de Türkler diğer göçmen ve mülteci milletlere göre daha iyi bir konumdalar. Türkiye’den gidenlerin artık neredeyse üçüncü kuşakları hayata karışmış ve büyük ölçüde entegre olmuş durumda. Emek yoğun işlerde Türkleri yaygın şekilde görüyorsunuz. Taksiciler, altyapı inşaatları gibi alanlarda Türkler genellikle çalışan grup. Brüksel’in en gözde mahallelerinden birisi olan Schaerbeek bir Türk mahallesi olmuş. Afyon Emirdağ’ın nüfusundan daha fazla Emirdağlı Brüksel’de yaşıyor.

İki ülkede de Türkler adeta dev bir network. Bir iş yerinde bir konuma geldikleri zaman diğer Türklerin işe alınmasını, bir yerde çalışıyorlarsa oradan hizmet alacak Türklere daha uygun fiyatlar sunarak maksimum indirimleri yapmak gibi bir görünmeyen arka plan ağına sahipler. Bu durum göçmen psikolojisiyle hayatta kalmak adına bir aidiyet grubuna bağlanma eğilimiyle açıklanabilir. Ancak şu da var ki Batı Avrupa’nın sömürge döneminde elde ettiği kaynaklarla yaşadığı zenginlik ve refah ortamı Türkler başta olmak üzere diğer göçmenlerin emek yoğun çalışmalarıyla ayakta kalıyor. Yolları tamir edenler, çöp toplayanlar, taksi ve tramvay kullananlar Türkler ve diğer göçmenler.

Türkler arasında ne yazık ki diğer ülkelerde olduğu gibi bir birliktelik ve sivil toplum hayatında örgütlülük söz konusu değil. Öte yandan Batılı küresel medyanın çok ciddi anlamda desteklediği PKK ve türevi yapılanmalarla ilintili gruplar oldukça organizeler ve sürekli öne çıkarıldıkları için Batı Avrupa adeta bir yalan makinesiyle insanların beynini yıkama faaliyetlerini sürdürüyor. Türkiye’nin haklı ve onurlu davası olan sınır güvenliği ve toprak bütünlüğü meselelerine kimse inanmıyor.Birçok kişi son iki yılda Suriye’ye yapılan güvenlik operasyonlarını “Kürtlere yönelik bir katliam” olarak tanımlıyor. Türklere karşı tarihten gelen nefret duygusu, Cumhurbaşkanı Erdoğan üzerinden sembolize ediliyor. Türkiye’nin sadece Erdoğan’dan, iktidar partisinden ve bu politikalardan ibaret olmadığını anlattığınız zaman hiçbir şey anlamıyorlar ve suratınıza boş boş bakıyorlar. Anti-Erdoğan propaganda, tarihsel Türk düşmanlığıyla birleştiği zaman karşınıza küstah ve cahil Batı Avrupalı portresi beliriyor. Onların gözünde Fatih Sultan Mehmet, Atatürk, Erdoğan… Hepsi aynı şey. Entelektüel cehalet seviyesi bizim mütareke aydınlarını andırıyor.

Türkiye’nin bu kısır propaganda döngüsünü kırması çok zor. Son yıllarda bu ülkelere giden ve Türkiye aleyhtarı propaganda makinasına katılan FETÖ mensuplarını da ekleyince, zaten temelinde önyargı yatan bu anlayışı kırmak çok mümkün değil zira karşınızda gerçeklerle değil; kafasındaki politik senaryolarla yaşayan bir yapı var. Devletinden milletine, kurumlarından sokağına, entelektüelinden cahiline kadar tüm kıtada Türkiye karşıtlığı zirve yapmış durumda. Bu sürecin tersine çevrilmesi pek mümkün değil ve Türkiye’nin AB konusunu yeniden ele alması gerektiğinin bir göstergesi.

Sıkı bir AB üyeliği yanlısı olan birisi olarak ciddi anlamda bu süreci yeniden her yönüyle ele almak ve değerlendirmek gerektiğini düşünüyorum. Brexit konusunda da herkesin İngiltere’de yapılacak erken seçimlerde İşçi Partisi’nin iktidara gelmesi ve yeniden bir referandum yapılarak bu karardan vazgeçilmesi beklentisi hakim. Açıkça bunu söylemiyor olsalar da arka planda bu yönde ciddi bir çalışma ve umut var. Ancak süreç tersine dönmezse; Brexit sonrası tamamıyla Almanya’nın arka bahçesine dönüşecek olan AB’nin ne askeri ne de politik bir gücü kalmıyor ve tamamen enerji üzerinden Rusya’ya bağımlı bir ekonomik dev, siyasi cüceyle karşı karşıya kalan dünyanın AB’ye bakışını kökten yargılaması gerekecek. Bu yeniden güç elde etmek isteyecek olan AB’yi Türkiye’yi yeniden değerlendirmeye itecektir ancak ölmekten olan bir AB’yi de bizim yeniden ele almamız gerekiyor.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Arda Süar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Kocaeli Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Kocaeli Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Kocaeli Valiliği'nin aldığı koronavirüs tedbirlerini yeterli buluyor musunuz?