Reklamı Kapat

Önce yağlarımız bozuldu, sonra sağlığımız

Eskiden yediğimiz içtiğimiz her şey“organik”ti.

Yağlarımız…

Ekmeğimiz…

Meyvemiz, sebzemiz, yumurtamız, etimiz, sütümüz…

Hani bugün sadece çok zenginlerin alışveriş yapabildiği “organik pazarlar” kuruluyor ya, eskidenher ailenin bahçesinde yetiştirdiği ürünler de, pazarlarda satılanlar da organikti.

Ama biz onların organik olduğunu bilmezdik.

Öyle bir kavram yoktu…

Ne zaman yağlarımız bozuldu, ekmeğimiz bozuldu, meyvemiz sebzemiz etimiz sütümüz bozuldu, işte o zaman anladık eskiden yediklerimizin ne kadar değerli olduğunu, organik olduğunu.

Ağzımızın tadı bozulunca anladık ve eski günlerin yiyeceklerine özlem duymaya başladık.

Eskiden “yağ” denince akla ne gelirdi, biliyor musunuz?

Trabzon yağı…

Urfa yağı…

Sadeyağ…

Tereyağ…

Kuyrukyağı…

İç yağ…

Zeytinyağı…

Kaymakyağı…

Haşhaş yağı…

Bu yağların kendilerine özgü tatları ve kokuları vardı.

Mis gibi…

Kaymakyağlı bulgur pilavı, ekmek arası kıkırdak

Çocukluk günlerimden hatırlarım.

2.Dünya Savaşı sonrası…

Anadolu’da ailelerin kendi yiyeceklerini kendileri ürettiği günler…

“Kapalı ekonomi” günleri…

Tarlanda buğdayını yetiştireceksin, harman yapıp kaldıracaksın, kış gelmeden ununu, bulgurunu ve keşkekliğini istifleyeceksin.

Haftada bir mahalle fırınında ekmeğini yapacaksın.

Bağ bozumunda pekmezini, pestilini hazır edeceksin, üzüm kurutacaksın.

Dolmalık biber ve patlıcanları kurutup hazır edeceksin.

Ahırındaki inek, koyun ve keçilerin sütünden peynir yapıp tuzlayacaksın, küplere tulum peyniri basacaksın.

Kar bastırmadan, beslediğin koyun veya keçilerden birkaçını kesip kışlık etini hazırlayacaksın.

Dün gibi belleğimde…

Kuyruğu ne kadar büyük olursa, koyun o kadar makbuldü.

“Bizim koyunun kuyruğundan şu kadar yağ çıktı” diye övgüyle söz edilirdi.

Ara sıra koyunun kuyruğu elle şöyle yukarı kaldırılıp “tartıyor gibi” yapılır, beğenildiyse “Maşallah” denirdi.

Koyunun kuyruğu ve iç yağları çok önemliydi.

Tencerede kavrulur, yağlar eridikten sonra ortaya çıkan kıkırdaklar ayrılırdı.

Bu kıkırdakların üzerine tuz döküp ekmek arasında yemek, biz çocukların çok hoşuna giderdi.

Kıkırdak ve kuyrukyağı; kaplara konur, dondurulur, saklanır, yemeklerde kullanılırdı.

Yağ, öyle bugün olduğu gibi marketlerde-dükkânlarda satılmazdı.

Ya her aile kendisi üretirdi veya hayvanı yoksa yağ-yoğurt pazarından satın alırdı.

Bugünle karşılaştırıyorum da…

Eskiden pişirilen mercimekli bulgur pilavının üzerine gerçek “manda kaymağı” eritilip dökülürdü.

Manda kaymağı o kadar boldu ve ucuzdu.

Şimdi bulabilirsen, bul!

Alabilirsen, al!

1950’li yıllarda “sağlıklı beslenme düzeni” de bozulmaya başladı

Bazı kesimler, 1950’li yılları “gururla” anar.

Ama bence 50’li yıllar, Türkiye’nin, Mustafa Kemal Atatürk’le başlayan “aydınlanma dönemi”nin sona erdiği yıllardır.

“Türkiye’nin emperyalizme teslimiyetinin” başlangıcıdır…

Türkiye’yi yolundan döndürme gayretleri, bu yıllarda başladı.

İşte bugünkü konumuz olan “sağlıklı beslenme” düzenimiz de bu yıllarda bozulmaya başladı.

Türkiye, ilk bu yıllarda “margarinle” tanıştı.

Margarin büyük kentlerden itibaren ailelerin mutfağında başköşeye yerleşirken, bizim geleneksel yağlarımız ortadan kaybolmaya başladı.

Zaman içinde margarin, büyük kent küçük kent, kasaba köy demeden Türk mutfağını tamamen istila etti.

VİTA, SANA ve benzeri margarinlerle tanışmayan hiçbir aile kalmadı ülkemizde.

Yağ deyince, margarin deyince SANA ve VİTA akla gelir oldu.

Ambalajlıydı, ucuzdu, tadı da bizim geleneksel yağlarımızın tadına benzetilmişti.

Tereyağının yerini margarin, zeytinyağının yerini ayçiçeği yağı almıştı artık.

Türkiye’yi margarinle tanıştıran firma, “Unilever”dir.

Unilever, Türkiye’nin en eski yabancı yatırımcılarından biridir.

İlk 1952 yılında İstanbul’da kurduğu margarin fabrikasıyla ülkemize adım attı.

Sonra temizlik, diğer gıda ürünleri ve kişisel bakım ürünleri üreten fabrikalar kurdu.

Unilever, Hollanda-İngiltere ortaklığıdır.

Yeri gelmişken, SANA ve VİTA’nın ne anlama geldiğini de yazayım.

İkisi de Latince kökenli.

SANA “sağlık”, VİTA “yaşam” demek.

Yıl, 1952…

Yıl, 2020…

Aradan 68 yıl geçmiş.

Türkiye, 1952’den başlayarak margarine teslim olmaya başladı, bu teslimiyet 1960’dan sonra zirveye çıktı, bugün margarin hâlâ saltanatını sürdürüyor.

Margarinin saltanatının devam etmesinin elbette pek çok nedeni var.

Baş neden de, ülkemizin onlarca yıldır doğru dürüst yönetilememesi…

Toplumun sağlıklı beslenmesi için, gerekli önlemlerin alınmaması…

Halkın sağlıklı beslenme konusunda bilinçlendirilmemesi…

Tereyağı gibi geleneksel yağlarımızın bol miktarda üretilebilmesi için gerekli olan hayvancılığın geliştirilmemesi…

Bunların hepsi birbirine bağlı!

İneğin, koyunun, keçin çok olacak ki, bol miktarda tereyağı üretebilesin.

Biz tarımdan uzaklaştık, hayvancılıktan uzaklaştık veya planlı bir şekilde uzaklaştırıldık, şimdi margarine bağımlıyız.

Bir de belirtmeden geçemeyeceğim…

Bu ülkenin bazı doktorları, uzun yıllar bu ülkede yaşayanlara ihanet ettiler.

Üç kuruşa bu ülkenin insanlarını sattılar.

Yıllarca “Kalbe zararlıdır” nutukları atarak bu millete tereyağı yedirmediler.

Kuyrukyağı yedirmediler…

“Hayvansal yağlar kolesterol yapar” dediler.

 Margarine “övgüler” düzdüler.

“Margarin kuşağı” yaratıldıysa, bir nesil margarinle çürüdüyse, bunda, “tereyağını kötüleyen” o kampanyalara katılan doktorların vebali büyük!

Bugün, ülkemizde bu kadar hastane ve bu kadar hasta neden var, neden millet avuç avuç hap yutuyor, hiç düşündünüz mü?

Hâlâ sağlığımızla ilgili olup bitenin farkında değiliz.

Sağlık emperyalizmi, Türkiye’yi kuşatmış iliğimize kadar sömürüyor, bunu görmüyoruz.

Belki de görmek istemiyoruz…

Bir bakanlığımız var, adı “Sağlık Bakanlığı”, ama “sağlıkla” değil” “hastalıkla” uğraşıyor.

Belki genç kuşak “sağlıklı beslenme” konusunda neler kaybettiğimizi görmüyor, ama yaşı 70’i geçmiş bizler, kaybettiklerimizin çok net farkındayız.

İyi pazarlar!

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar M.Tanzer Ünal - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

01

Levent - Benim yaşım 52 ama ben de doğal beslenmenin mevsiminde üretim ve tüketimin belki son demlerine yetişen biri olarak yazınızı çok beğendim.Çok doğru tespitler yapmışsınız.Şu andaki gençler ve de çocuklar sebze meyvelerin mevsimlerini dahi bilemez haldeler.Yazık çok yazık.........

Yanıtla . 5Beğen . 0Beğenme 05 Ocak 11:12

Anket Koronavirüs ile mücadelede sokağa çıkma yasağı uygulanmalı mı?