1960’lar İzmit’inden…

1960’lar İzmit’ine öykünmeden duramıyor insan. Sadece İzmit’in değil, Türkiye’nin Rönesans ve Aydınlanma dönemi.Yeni Anayasa, özgürlük, laik ve (görece diyelim, ama yine de çok önemli) fırsat eşitliğine olanak sağlayan eğitim sistemi… İzmit Türkiye’nin sanayi merkezi olarak hızla gelişmekte, yoğun göç alıyor; ama şehir merkezinden geçen demiryolu ve çınar ağaçlarıyla, komşu ilçe ve beldeleri birbirine bağlayan şehir hatları vapurları dönüşümlü seferleriyle şehir rengarenk ve cıvıl cıvıl. Elbette ki benim çocukluk günlerimin umut dolu coşkusu Türkiye’nin bu özgürlük ortamından da beslenmekte.

Sanayi kenti aynı zamanda sanayi işçisi ve örgütlenme demek. İşçiler önce sendikalar, sonra giderek yepyeni bir kıvılcımla karşılaşıyorlar: Türkiye İşçi Partisi Kocaeli Teşkilatı kurulmak üzere. Türkiye İşçi Partisi’nin kuruluşundan bu yana elli dokuz yıl geçti. TİP’in tarihi, bir anlamda Türkiye işçi sınıfının bir sınıf olarak bilinçlenme tarihini anlatıyor. TİP’in kuruluş günlerine dair bu ilginç tarihçeyi ilk elden, partinin genel merkez yönetim kurulu üyesi ve Kocaeli il başkanı avukat Şinasi Yeldan’dan dinledim. Şinasi Yeldan’ın aktardıklarını aşağıdaki satırlarda sizlerle paylaşıyorum:

***

İkinci Dünya Savaşı sonucu faşizmin yenilgisi ülkemizde yeni demokratik adımların atılmasını zorunlu kılmıştı. Çok partili yaşama geçiş, Cemiyetler Yasası’nın değişimiyle birlikte sendika kurma ve sendikalaşma olanağı doğmuştu. Ancak, sendikalara toplu iş sözleşmesi ve grev yapma hakkı tanınmamıştı. Bunun yanında sendikalar çeşitli baskılar altındaydı. Sendika liderleri ise neredeyse “doğal suçlu” konumundaydı. 

Tüm olumsuzluklara karşın işçi sınıfı sendikalarda örgütlenmesini sürdürmekteydi. 1952 yılında Türk-İş Konfederasyonu kurulmuştu. Sendikalar siyasetten dışlanmış ancak siyasi partilerce oy kazanımı amacıyla kullanılmaktaydı. O günlerde “silahsız asker” diye tanımlana gelen Türk sendikacılığının bu yapısı 27 Mayıs 1961 tarihli Anayasa’nın yürürlüğe girdiği güne kadar sürdü. 

Yeni anayasa, grevi “sosyal bir hak” olarak tanıyordu. Bu dönemde sendikalar büyük bir coşku ve birlik içinde meydanlardaydılar. 1961 Aralık ayında İstanbul’da Saraçhane başında on binlerce işçinin katılımıyla oluşan gösteri işçi sınıfı tarihinde önemli bir yer tutmakta olup, işçi sınıfının grevli, toplu sözleşmeli sendikacılığa yasal olarak da kavuşmasını sağladı. 

İşçiler bu haklarını almakla da yetinmediler. Siyaset alanında da söz ve karar sahibi olmak için 13 Şubat 1961 tarihinde Türkiye İşçi Partisi’ni kurdular. İstanbul Sendikalar Birliği öncülüğünde 11 sendikalı işçinin ve bir şoförün kuruculuğu ile siyasal yaşamda yer alan parti, bütün yurtta yankılandı, ilgi gördü.

1961 seçimleri yaklaşmıştı. Ancak seçim yasasının aradığı “15 ilde, ilçeleriyle birlikte örgütlenmeyi” tamamlayamadığı için partinin seçime katılma olanağı olmadı. Bu arada parti başkanı Avni Erakalın partiden ve üyelikten istifa edip, Yeni Türkiye Partisi’nden bağımsız milletvekili olmak için aday oldu. Parti başkansız kaldı. Başkanlık arayışları sürerken beklenmedik bir gelişme daha oldu. Türk-İş Başkanı Seyfi Demirsoy, Çalışanlar Partisi isimli bir parti kurmak için faaliyete geçti. Çalışanlar Partisi tüzüğü Sadun Aren ve Türkkaya Ataöv’ün katılımıyla hazırlanmış, basında da yankılanmıştı. Demirsoy ayrıca TİP’ten bir istemde bulunuyordu: TİP henüz genel kurulunu toplamamış olduğundan kurucular partiyi feshetmekte yetkiliydiler. Tam da bu günlerde, Türk İş’in 22-29 Ocak 1962 tarihleri arasında Ankara’da çalışma meclisi toplantısı yapılacaktı. Toplantıya tüm illerden sendikacılar, bu arada parti temsilcileri de katılacağından partinin fesih veya devamı konusunun bu toplantıda ele alınmasına karar verildi. 


Çalışma meclisi, çalışmaları sırasında gündüz sendikalarla ilgili görüşmeler yapıyor, akşam Tahir Öztürk’ün (fukara Tahir) İnşaat İşçileri Sendikası çalışma odasında (salon demek daha doğru) toplanılıp partinin kapatılma istemi ve diğer sorunları tartışılıyordu. Sert tartışmalar oluyordu. Kuruculardan sadece Yıldız Özkarabay Çalışanlar Partisi’ne karşı çıkanlar arasındaydı. Karşı duruş daha çok ve etkili biçimde parti tabanından geliyordu.  Özellikle, Gaziantep, Adana, Kocaeli, İzmir, İçel ve Ankara illeri başı çekiyordu. Anadolu inançlı ve kararlıydı. Özellikle Gaziantep kuruluşu ile de özeldi. Şöyle ki; Gaziantepliler eski küçük bir yapıyı onarırlar; duvarını, sıvasını, badanasını yaparlar; tabelasını yazıp asarlar.  Ancak, ellerinde parti tüzüğü yoktur. Genel Merkez’e de ulaşamazlar. Yakın il Adana’ya başvururlar. Adanalıların verdikleri yanıt ilginçtir: “Partiyi kuranlar bizim işçi arkadaşlarımızdır.  Partiyi kurun”.  Zira Adanalıların da ellerinde tüzük yoktur.  Ayrıca kuruluşları için genel merkezden de kimse gelmemiştir.  Gerçekte çoğu il de böyle kurulmuştur.  Tartışmaların en hararetli döneminde Gaziantepli bir partili şöyle der: “Biz ekini ektik, (göğsünü göstererek) bu boya getirdik, davara yedirmeyiz”.

Kuruculara rağmen partinin tabanı direnir, partinin kapatılması oyununu bozar; varoluşunu sağlar. Türkiye İşçi Partisi 1961’in 13 Şubat’ında doğar. Partinin aşağıdan yukarı doğru kuruluşunun kanıtı da budur.

***

O günlerden bu yana çok sert dönüşümler yaşadık. Babamın Demiryolu Caddesi’ne bakan eski Emlak Bankası İş Hanı’ndaki yazıhanesindeki pencereden 16 Haziran yürüyüşünü ilgiyle izlediğimi dün gibi hatırlıyorum. Türkiye çeyrek yüzyılı aşkın bir süredir neoliberal küreselleşme politikalarının cenderesine sokulmuş durumda. Uluslararası finans şebekesi ve ulus-ötesi şirketlerin, IMF ve Dünya Bankası gibi kuruluşlar aracılığıyla dayattığı serbestleştirme ve kuralsızlaştırmaya ilişkin politikaları ülkemizde önce 12 Eylül’ün baskıcı dikta rejimi ile, daha sonra da “Yakın İzleme Anlaşması”, “Güçlü Ekonomiye Geçiş programları” ve “Yeni Türkiye” sloganlarının ardına gizlenen dayatmaları aracılığıyla kurumsal bir nitelik kazandı. Bu süreçte Türkiye bir tür “sürekli yapısal uyum reform” şantajı içinde tutuldu ve üzerine düşen reformları yapmadığı takdirde yeni krizlerin geleceği tehdidiyle karşı karşıya kaldı.

Günümüzde de kapitalizmin neoliberal küreselleşme aşamasında gelişmiş kapitalist metropoller, ulus-ötesi şirketler ve uluslararası finans sermayesi, bir kolektif güç olarak, üçüncü dünyanın azgelişmiş ekonomilerini tahakkümü altına alma savaşımı içinde gözükmektedir. Samir Amin ve Prabhat Patnaik gibi iktisatçılar tarafından “kolektif emperyalizm” diye tanımlanan bu sürecin yürütücülüğünü ise Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Ticaret Örgütü ve Dünya Bankası üstlenmiş durumdadır.

Kolektif emperyalizmin ülkemize yönelik saldırısı ise en somut örneğini, Tüpraş, Erdemir, Türk Telekom gibi stratejik ve karlı kamusal varlıklarımızın bir oldu bittiye getirilerek “özelleştirme” adı altında elden çıkartılması ve İzmit’in göz bebeği SEKA kağıt fabrikasının rant uğruna kapatılarak, arazisine el konulmuş olmasında sergilenmektedir. Bir yandan “biz adam olmayız” ve “yabancı sermayeye ihtiyacımız var” gibi medyatik propagandalarla yürütülen bu saldırıya karşı durulması hem demokrasi hem bağımsız egemenlik hem de anti-emperyalist bir savunma hattı oluşturulması açısından çok önemli bir görevdir.

Tüm İzmitli hemşehrilerime bu uzun soluklu görevde başarılar diliyorum. Dostça selamlarımla.

Prof. Dr. A. Erinç YELDAN

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Erinç Yeldan - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.



Anket Cumhurbaşkanı'nın açıkladığı normalleşme sürecini nasıl karşılıyorsunuz