Reklamı Kapat

Türkiye gerçekleri… Türkiye’nin biat kültürü içinde kalkınması mümkün mü?

Konu derin, yazılacak çok şey var…

Türkiye gerçeklerini ve CHP’yi yazmaya birkaç gün daha devam edeceğim.

Önce yazının başlığındaki soruya cevap vereyim.

Türkiye’nin biat kültürü içinde kalkınması mümkün değil.

Neden değil, bakın anlatayım.

Dün yazdım, biat kültüründe “karşı tarafın söylediklerini aynen kabul etmek” vardır.

Soramazsın, sorgulayamazsın.

Karşındakinin buyruklarına aynen uyacağına, emirlerini itirazsız yerine getireceğine göre, düşünmene, kafa yormana da gerek yok.

Çünkü sen kafanı kiraya vermişsin.

Kafanı kiraladığın kişi senin yerine düşünüyor, karar veriyor, sana alınan kararlara kayıtsız şartsız uymak kalıyor.

Sen, artık “sen” değilsin.

Sen, “biat ettiğin kişi”sin.

Biat ettiğin kişi ne diyorsa, onu yapmak zorundasın.

Ne veriyorsa, verilenle yetinmek zorundasın.

Aksine davranırsan…

Biat etmekten vazgeçersen…

Tebaa olmaktan cayarsan…

Kafanı kaça kiraya verdiysen, kira bedelini alamazsın.

Seni “sosyal yardım” listesinden silerler.

Odun, kömür, gıda kolisi göndermezler.

Çocuğunu işe almazlar.

Sen artık “onlardan” değil, “karşı taraftan”sın.

İşte bu nedenle, biat kültürlü toplumlarda ilerleme ve kalkınma olmaz.

Düşünmeyen insan, “bilim” üretebilir mi?

Her şey ifade özgürlüğüyle başlar

Düşünmüyorsan…

Düşündüklerini ifade etmene izin verilmiyorsa…

Düşündüklerini yaşama geçirmen de mümkün değildir.

Bu nedenle “ifade özgürlüğü” çok önemlidir.

İlerlemenin temelinde, kalkınmanın temelinde ifade özgürlüğü yatar.

Bir yerde “düşünce” ve “ifade özgürlüğü” kısıtlanmışsa, orada “bilim”in yeşermesi mümkün değildir.

Her şey ifade özgürlüğüyle başlar.

Bu yönüyle ele aldığımızda, insanlık tarihinin en karanlık dönemi Ortaçağ’dır.

Çünkü o çağda din, düşünmeyi ve ifade etmeyi yasaklamış, dolayısıyla bilimin önüne set çekmişti.

İnsanlığın Ortaçağ karanlığından çıkması, büyük ölçüde “dinde reform” ile gerçekleşti.

Reformla birlikte ifade özgürlüğü gelişti, arkasından Rönesans geldi.

Bu, insanlık tarihinin dönüm noktasıydı.

Aydınlanma dönemi ve bilimsel ilerlemeler başladı.

Keşifler, icatlar, buluşlar…

Düşünce ve ifade özgürlüğü, demokrasiyi doğurdu.

Her şeyi kabul eden insanın, yani biat edenin; bilime, sanata, ilerlemeye, özetle insanlığa katkıda bulunamayacağı anlaşıldı.

Batı’da durum böyleydi de, İslam dünyasında durum neydi?

İslam dünyası maalesef “aydınlanma dönemi” yaşayamadı

İslam dünyası, Hıristiyan dünyası gibi bir reform yaşayamadı.

İfade özgürlüğü, dün de İslam dünyasının en büyük sorunuydu, bugün de en büyük sorunu.

Türkiye’de Atatürk devrimleriyle böyle bir reform başlatıldı, ama bu reform dalga dalga İslam dünyasında yayılamadı.

Ülkemizde de Atatürk’ün ölümünden sonra, özellikle 1950’den sonra “geriye dönüş” başladı ve bu süreç halen devam ediyor.

Bilimsel eğitimde ilerleyeceğimize, dinsel eğitime geri döndük.

Reform başlangıcında “Çağdaş nesiller yetiştirmek” hedeflenmişti, geriye dönüş sürecinde “dindar ve kindar nesiller yetiştirmek” hedefi benimsendi.

Diğer İslam ülkelerinin hali de ortada!

Şu sorular, İslam dünyasının acıklı durumunu bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor.

Soruları okuyun, cevap bulmaya çalışın, bakalım bulabilecek misiniz?

Neden, neden?

*Neden Müslümanların insanların yaşamını kolaylaştıracak, insanlığa hizmet edecek, acıları dindirecek bir tek buluşları yok?

*Neden sadece İslam ülkeleri dünyanın en geri kalmış ülkeleri?

*Neden İslam ülkelerinin tamamı, gizli ya da açık Batı’nın sömürgesi?

*Neden Ortadoğu yeryüzünün en zengin doğal kaynaklarına sahip, ama Ortadoğu yeryüzünün en yoksul insanlarının vatanı?

*Neden Müslümanlar; bir geminin ambarında, bir TIR’ın kasasında veya bir lastik botla kendi ülkelerinden kaçıp kurtuluşu Hıristiyan ülkelerinde arıyorlar?

*Müslüman ülkeleri; neden ölüm, zulüm, acı ve gözyaşı içinde? Neden Müslüman, yüzlerce yıldır hep Müslüman’ı öldürüyor?

Neden, neden?

Nedeni açık, biat kültürü!

Düşünmenin ve düşündüğünü ifade etmenin yasaklandığı veya kısıtlandığı bir ülkede; kalkınma, refah, ilerleme olur mu?

Sen, küçücük çocukların beyinlerini “din” diye “hurafeler”le yıkarsan…

Sen, şaklaban din tüccarlarına televizyonlarda din diye masal ve hurafe anlattırırsan…

Sen o minnacık yavruları “Bu dünya boş, asıl olan öteki dünya” mantığıyla yetiştirirsen…

Böyle bir ortamda yetişen nesil de, “nasıl olsa boşmuş diye” bu dünya için bir şey yapmaz.

Sonra ne olur?

Buluş yapan kuşaklar yetiştiremezsek, buluş yapan ülkelerin sömürgesi olmaya devam ederiz.

Peki, o zaman Türkiye kalkındığı dönemlerde nasıl kalkındı?

Biat kültürü sisteminde; bilimsel eğitim yapmak, teknoloji geliştirmek, buluş yapmak madem mümkün değil de, Türkiye kalkındığı dönemlerde nasıl kalkındı?

Aklınıza böyle bir soru gelebilir.

Öyle ya, şöyle geriye baktığımızda Menderes dönemi (1950-1960 arası), Özal dönemi(1983-1993 arası) hep “kalkınma dönemi” olarak hatırlanır. 

Yine, 2002 yılında başlayan içinde bulunduğumuz dönem, “kalkınma dönemi” olarak kabul edilir.

Bu üç dönem, “efsane” olarak anlatılır.

Madem “biat kültürü” etkisi altındayız, Türkiye kalkındığı bu dönemlerde nasıl kalkındı?

Farklı bir “eğitim sistemi” mi uygulandı?

Sadece bu dönemlerde “bilimsel eğitim”e mi geçildi?

Buluş mu yapıldı, teknoloji mi geliştirildi?

Bu nedenle mi “refah artışı” yaşandı?

Ne oldu?

Bu dönemlerde refah artışının nedeni?

Menderes, Özal ve Erdoğan dönemlerinde…

Refah artışının nedeni…

Kesinlikle “farklı bir eğitim sistemi” değil, “bilimsel eğitim uygulaması” değil, “buluş” değil, “teknoloji geliştirme” değil, “üretimin olağanüstü artması” değil!

Ya ne?

Türkiye bu dönemlerde; “önceki dönemlerin birikimini” ve “geleceğin gelirini” harcayarak refah artışı sağladı.

Refah artışının sırrı burada!

Nasıl oldu?

Ne demek, “önceki dönemlerin birikimini” harcamak?

Ne demek, “geleceğin gelirini” bitirmek?

Menderes dönemine bakalım.

Ben çocuktum hatırlamıyorum, ama büyüklerimiz anlatırdı:

İnönü döneminde “kıtlık” vardı, Menderes geldi “bolluk” oldu…

Vay canına! Acaba neden?

Bu bolluğun sebebi ne?

2.Dünya Savaşı yılları…

1939-1945 arası…

Tamam, Türkiye savaşa girmedi, ama ihtiyatlı.

Yani her an savaşa girebilirim endişesiyle, harcamalarını ölçülü yapıyor.

Bu nedenle de günlük yaşamda her şeyin sıkıntısı yaşanıyor.

Sonuç:

Türkiye savaşa girmedi, ortalık biraz sakinleşti, 1946’da “çok partili döneme” geçildi, 1950’de Demokrat Parti iktidara geldi.

Toplumun yemeyip içmeyip biriktirdiklerini harcayarak büyümenin önünü açtı.

Tabii bu arada ABD’den “teslim olma” karşılığı gelen yardımların yarattığı “yapay bolluk” da yaşandı.

Ama sonuçta “Demokrat Parti geldi, bolluk oldu, kalkınma yaşandı” dendi.

Para bitince, gelişme de durdu.

Çünkü kalkınmayı sürekli kılacak “düzenli üretim” planlamamız yoktu.

ABD’nin baskısıyla sanayileşme hamlesi de hız kesmişti.

Her yönden ABD’ye bağımlı bir ülke olmuştuk.

Özal döneminde yaşananlar

80’li yıllar dünyada küreselleşmenin başladığı yıllardı.

Sermaye, bütün dünyada serbestçe dolaşabiliyordu.

12 Eylül darbesi, Türkiye’yi “küreselleşme kapsamına” alabilmek için yapılmıştı.

Darbe sonrası 1983 yılında yapılan ilk seçimde de “küresel sermayenin temsilcisi” durumunda olan Turgut Özal iktidara getirilmişti.

Özal, kamu yatırımlarına ağırlık vermek istedi, ama devletin bu yatırımları karşılayacak parası yoktu.

Bir taraftan borçlandı, diğer taraftan küresel sermayenin yönlendirmesiyle “özelleştirme” çalışmalarını başlattı.

Özelleştirme İdaresi, ilk o dönemde kuruldu.

Cumhuriyet döneminin ekonomik işletmeleri ilk o dönemde satılmaya başladı.

Dünya finans piyasasından para dilenmeler o dönemde artmıştı.

“Serbest piyasa ekonomisi” bütün kurum ve kurallarıyla işler hale getirilmişti.

Mevduata yüksek faiz yine ilk kez o dönemde uygulanıyordu.

Ve bir şey daha…

Piyasanın ahlakı ilk o dönemde bozulmaya başladı.

Siyasetçi-işadamı-bürokrat arasındaki “rant ilişkileri” o dönemde ayyuka çıktı.

Özal dönemi de bollukla anılır, ama bu bolluk “özelleştirme” ve “iç-dış borç bolluğu” idi.

Geçiciydi, sürdürülemezdi, 2000’li yılların başında çöktü.

Ve Erdoğan dönemi

Bilmem uzun uzun anlatmama gerek var mı?

İçindeyiz, yıllardır yaşıyoruz…

İktidara gelir gelmez önce “özelleştirme”ye sarıldı.

Geçenlerde yazdım, bugüne kadar 64.9 milyar dolarlık özelleştirme yaptı.

Bunun yanı sıra…

“Üretime dayalı büyüme modeli”ni değil, “borçlanmaya dayalı büyüme modeli”ni seçti.

Devlet, borçlandı.

Şirketler, borçlandı.

Kişiler, borçlandı.

Özetle hayatımız, çalışarak ve hak ederek yaşadığımız bir hayat değil, “borçla satın aldığımız hayat” haline geldi.

AKP’nin iktidar olduğu yıl, yani 2002 yılı sonunda, Türkiye’nin toplam dış borcu 129.6 milyar dolardı.

Bugün bu borç yükü 500 milyar doları aştı.

Hani “Türkiye, eski Türkiye değil” diyorlar ya, doğru, Türkiye gerçekten eski Türkiye değil.

Bugünkü Türkiye’yi; aldığımız borçlara, halk ağzıyla “gâvurun parasına” borçluyuz.

Yine bugünkü Türkiye’yi, elimizde avucumuzda ne varsa Cumhuriyet’in bütün ekonomik işletmelerini satmaya borçluyuz.

Yaşadığımız refah, aldığımız borç paralarla yarattığımız “sahte refah”!

Aldığımız borçları “üretim araçlarına” değil, taşa-toprağa ve lüks arabalara yatırdık, şimdi geri ödeme zamanı geldi, para yok, ne yapacağız diye kara kara düşünüyoruz.

Borcu borçla kapatmak istiyoruz, ama notumuz kötü, eskisi kadar “düşük maliyetle” borçlanamıyoruz.

Özetlersek:

Para bitti…

Borç bulmak zorlaştı…

Ekonomik kriz başladı.

Hatta bu yaşadığımız “ekonomik kriz” değil, “ekonomik buhran”!

Zor durumdayız.

Size bugün Menderes, Özal ve Erdoğan dönemlerinde yaratılan “sahte cennetleri” anlattım.

Şunu unutmayalım:

Çalışmayan, üretmeyen, eğitimini bilimsel temellere oturtmayan, mirasyedi gibi elindeki bütün ekonomik işletmeleri satan, aldığı borçları akıllı kullanmayan hiçbir ülke kalkınamaz, refaha ulaşamaz.

Yarın: Türkiye’nin cahil ve yoksullukla yönetimi

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar M.Tanzer Ünal - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Kocaeli Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Kocaeli Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Kocaeli Valiliği'nin aldığı koronavirüs tedbirlerini yeterli buluyor musunuz?