Reklamı Kapat

Türkiye’nin cahillikle ve yoksullukla yönetimi

Toplumların “cahillikle ve yoksullukla yönetimi”, dünyada yaygın uygulanan bir yönetim sistemi. Bir toplumu “cahil” ve “yoksul” bırakırsan, kolay yöne...

Toplumların “cahillikle ve yoksullukla yönetimi”, dünyada yaygın uygulanan bir yönetim sistemi.

Bir toplumu “cahil” ve “yoksul” bırakırsan, kolay yönetirsin.

Eğitimsiz insan, cahil insan, sormaz sorgulamaz.

Çıkarı nerededir bilmez.

Söylenen yalanlara inanır, kandırması kolaydır, verilene şükreder.

Yoksul insan da “birey” olamamış insandır.

Mesleği ve işi yoktur.

Dağıtılan yardımlarla geçinir.

Bu nedenle de kendisine düzenli yardım edene bağlıdır.

Kuldur, köledir…

Cahillik ve yoksulluk, aslında birbirini tamamlar.

İnsanlar genellikle cahil olduğu için yoksuldur, yoksul olduğu için cahildir.

“Cahil” derken, yanlış anlaşılmasın, sadece “okul okumayanları” kastetmiyorum.

Okumuş olanlar arasında da “doğru ile yanlışı ayıramayan” o kadar çok cahil var ki!

Tabii, fazla okul okumamışlardan da gerçekleri görebilen nice aydınlar çıkabiliyor.

Önemli olan, “fazla okul okumak” değil, “okur-yazar” olmak!

 “Okuma yazma bilmek” başka, “okur- yazar olmak” başka…

 Hep karıştırılır.

Oysa iki kavram arasında dağlar kadar fark var.

“Okuma-yazma bilmek” başka.

“Okur-yazar olmak” başka.

Birinci kavram, basit bir becerinin anlatımı…

Yani, falanca kişi okuma ve yazmayı biliyor.

Önüne bir şey konduğu zaman, okuyabiliyor…

“Adını yaz” dendiğinde, yazabiliyor.

Bu yönüyle baktığımızda, Türkiye nüfusunun yüzde 95’i okuma ve yazma biliyor.

Peki, “okur-yazar olmak”, ne demek?

Düzenli gazete, kitap ve dergi okuyorsan; eline kalem alıp gördüklerini, duyduklarını, düşüncelerini yazıya döküyorsan; sen bir “okur-yazar”sın.

İşte ikisinin arasında böylesine “dağlar kadar” fark var.

Türkiye’de “okuma-yazma bilenlerin” oranını yazdım, yüzde 95.

İşte geriye kalan yüzde 5, “okur-yazar” oranımız.

Yani düzenli kitap, gazete ve dergi okuyanların; gerektiğinde duygu, düşünce ve gözlemlerini yazanların toplam nüfus içindeki varlığı sadece yüzde 5!

Türkiye’nin acı gerçeği bu!

Özellikle ülkemiz yöneticileri, “Nüfusumuzun yüzde 95’i okuma yazma biliyor” diye övünürler.

Bence “okuma yazma bilme” oranının yüzde 95 olmasının hiçbir önemi yok.

Okuyup yazmadıktan sonra, “okuma yazma bilmenin” ne anlamı olabilir ki?

UNESCO verilerine göre, Türkiye, “kitap okuma oranında” dünyada 86’ıncı sırada.

Yoksul Afrika ülkeleriyle aynı kategorideyiz…

O derece!

Kısa adı TÜİK olan Türkiye İstatistik Kurumu’na göre ise Türkiye’de kitap, ihtiyaç listesinin 235’inci sırasında.

Yani ihtiyaç listesinin “olmasa da olur” bölümünde.

Özetle…

Kitap, gazete ve dergi okumak, Türk toplumunun günlük yaşamında yok!

Okumayan insan, araştırmaz.

Okumayan insan, ilerisini düşünmez.

Okumayan insan, daha iyinin peşine düşmez.

Bu nedenle, çektiğimiz sıkıntılarda ülkemizde okur-yazar sayısının azlığının payı büyük!

Okur-yazar sayısının azlığı, doğal bir sonuç değil.

Ülkemizi yönetenlerin bir projesi!

“Türk toplumunu cahil bırakıp kolay yönetme” projesinin bir parçası…

 
Köy okulları neden kapatıldı dersiniz?

                        

Köy okullarının kapatılması da, “Türkiye’yi cahillik ve yoksullukla yönetme” projesinin bir parçası.

Uygulamaya 1989-1990 ders yılında iki pilot ille başlandı, bugün 80 il uygulama kapsamında.

Toplam 15 bin 550 köy okulunun kapısına kilit vuruldu.

Amaç neymiş, köy çocuklarına “daha nitelikli öğrenim olanağı” sunmakmış.

Yalan!

Amaçları, köy okullarını kapatıp köylerden öğretmenleri çekmek ve köylüyü sadece imamla baş başa bırakmaktı.

Başardılar…

Köylünün kanaat önderini öğretmen olmaktan çıkarıp imam yaptılar.

Oysa Cumhuriyet’in aydınlanma projesi; ne kadar küçük olursa olsun tüm maliyeti göğüsleyerek her köye okul yapıp öğretmen göndermek, köy çocuklarını eğitmek ve köylüyü aydınlatmaktı.

Cumhuriyet’in, aklın, bilimin ışığını köylere ve köylüye yaymaktı.

“Köylü milletin efendisidir” diye Atatürk boşuna dememişti.

15 bin 550 köy okulu kapatıldı, köylerde “aydınlanma dönemi” sona erdirildi.

Artık o köylerde milli bayramlar kutlanmıyor…

Türk Bayrağı dalgalanmıyor…

İstiklal Marşı söylenmiyor…

“Andımız” zaten okunmuyor…

500 bin civarında atanamayan öğretmen var, ama köylerimiz okulsuz ve öğretmensiz.

Peki, siz hiç “atanamayan imam” duydunuz mu?

Özetle…

“Taşımalı eğitim yaparak öğrencilerin nitelikli öğrenime kavuşturulması” filan hikâye!

Köy okullarının kapatılmasının bir tek nedeni var.

Halkı iyice “cahil” bırakmak!

Ne diyor ünlü Alman Filozof Karl Marks?

“Cehalet, ayrıcalıklı sınıfın ustaca kullandığı bir silahtır.”

Ayrıcalıklı sınıfın, yani yönetenlerin diğer silahı da, yoksulluk.

Halkı “cahil” ve “yoksul” bırakarak istedikleri gibi, kolayca yönetiyorlar.

Yaşadıklarımız, olup biten her şey planlı!

Halkın “yoksullukla” yönetilmesi

Türkiye, sadece AKP döneminde değil, daha önceki dönemlerde de “cahillik ve yoksullukla” yönetiliyordu.

Ama AKP geldi, bu yönetim sisteminin kitabını yazdı.

Cahil ve yoksul bırakılan kesimin oylarıyla yıllarca iktidarını sürdürdü.

Eğitim sistemimiz, “bilimsel taban”dan “dini taban”a dönüştürüldü…

Sürekli halkın dini duyguları okşandı…

Halk mesleksizleştirildi ve üretimden uzaklaştırıldı, iktidar eliyle dağıtılan “sosyal yardım”a muhtaç hale getirildi.

Bakın bakalım şöyle çevrenize kaç “birey” göreceksiniz.

Şimdi diyeceksiniz ki, “Her insan, bir bireydir.”

Değil işte.

Birey, bağımsızdır.

Kendi mesleği vardır, kendi kazancı vardır, kendi düşünce ve duyguları vardır.

Kimseye bağımlı değildir.

Kendisi karar verir, kendisi uygular.

Aklını kiraya vermez, iradesini satmaz.

Eğitim sistemimizi araştırın, “birey” yetiştirebiliyor mu?

Üniversiteyi bitirenlerin yüzde kaçı “meslek sahibi” olabiliyor ve iş bulabiliyor?

Tarım politikamızı inceleyin…

“Doğrudan Gelir Desteği” uygulaması, ne demek biliyor musunuz?

Uzun bir konu, özeti şu:

Devlet, “ürün”e değil, “tapu”ya destek veriyor.

Yani demek istiyor ki, “Siz çalışmayın, üretmeyin, tapunuzu getirin ben size para vereyim…”

Türk köylüsü böyle böyle topraktan koparıldı.

Çalışıp, üretip, kazancıyla geçinmeyi bıraktı, hükümetin verdiği “Doğrudan Gelir Desteği”ne muhtaç hale getirildi.

Köylü, “köle” yapıldı.

“Doğrudan Gelir Desteği” veren hükümete biat eder hale getirildi.

Geçimini; kendi kazancıyla değil de, başkasının verdiği parayla sağlayanlar, “bağımsız” hareket edebilir mi?

Farklı tercihlerde bulunabilir mi?

Kendisine para verenin deresine doğru akmaya mecbur!

 Peki, bu sürdürülebilir bir sistem mi?

Tamam, cahil ve yoksul toplumları yönetmek kolaydır, ama nereye kadar?

Bu yöntemi tercih ederek ülkemize yazık etmiyor muyuz?

Bu tembelliğin, bu üretimsizliğin, bu cahilliğin, bu bilinçsizliğin sonu nereye varacak?

Bu özelliklerimizle dünyada kendimize nasıl “onurlu” bir yer bulabileceğiz?

İlerleyen, kalkınan, çağdaşlaşan ülkelerle nasıl yarışacağız?

Bu filmin sonunun nasıl biteceğini kestiremiyor muyuz?

 
 

Gerçeklerle bugün yüzleşmezsek, yarın çok geç olabilir

                                               *******

Günlük ıvır zıvır olaylardan uzaklaşıp şu soruları kendi kendimize bir soralım:

*Yeteri kadar çalışıyor muyuz?

*Yeteri kadar üretiyor muyuz?

*Yeteri kadar ihracat yapabiliyor muyuz?

*Bilimde istenilen düzeyde miyiz?

*Yeteri kadar teknoloji üretebiliyor muyuz?

*Yeteri kadar tasarruf yapabiliyor muyuz?

*Yatırım için yeterli sermayemiz var mı?

*Evrensel hukuk düzenine sahip miyiz?

*Yine ülkemizdeki ifade özgürlüğü, evrensel normlarda mı?

*Neden “koruyucu sağlık” sistemi uygulamıyoruz da, “tedavi edici sağlık” sistemini tercih ederek insanlarımızı önce hasta edip sonra tedavisi için milyarlar harcıyoruz? Neden Türkiye, dünya ilaç ve tıbbi cihaz tekelinin sömürgesi durumunda?

*Türkiye; sanayide, tarımda, ticarette, sağlıkta “dışa bağımlı olmaktan” ne zaman kurtulacak?

*Türkiye, ne zaman “borç ekonomisi”nden “üretim ekonomisi”ne geçecek? Ne zaman, “ayaklarımız üzerinde durabilecek” hale geleceğiz? Ne zaman, “borç alan emir alır” kıskacından kurtulacağız?

Bunlar, beğensek de beğenmesek de, canımızı acıtsa da bizim gerçeklerimiz.

Artık “lay lay lom dönemini” geride bırakmalıyız.

Gerçeklerimizle yüzleşmemiz şart!

Bugün yüzleşmezsek, yarın çok geç olabilir, unutmayalım.

Acilen bir “durum tespiti” yapmalıyız.

Aslında durumumuz yukarıda sıraladığım sorularda gizli.

Bunları tekrar etmeyeceğim.

Başka bir pencereden bakalım konuya.

Bütün sanayi devrimlerini kaçırdık, hep arkasından yetişmeye çalıştık ya…

Uzmanlar, Türkiye’nin halen “Endüstri 2.0-Endüstri 3.0” arasında bir yerde olduğunu kabul ediyorlar.

Yani “Elektrik-Otomasyon” arasında bir yerdeyiz.

Bugüne kadar sanayi devrimlerini ıska geçmekle elbette çok şey kaybettik.

Telafi etmeye çalışıyoruz…

Ama şunu unutmayalım, “Endüstri 4.0” diye adlandırılan yeni devrimi kaçırmanın bedeli bize çok daha ağır olacak.

Kaçırmayalım da, Türkiye “Endüstri 4.0”ı yakalamaya hazır mı?

Eğitim sistemi, bilgi birikimi, bilim düzeyi, teknolojiye yatkınlığı, bu yeni devrimi yakalayabileceği konusunda ipucu veriyor mu?

Evet, hazır mıyız “Endüstri, 4.0”a?

Üretim için gerekli robotları yapabilecek durumda mıyız?

Dijital sistemimiz buna uygun mu?

Değil…

Çünkü ülkemizin eğitim sistemi “bilim” değil, “din” ağırlıklı.

Bilim liselerinin sayısını artıracağımıza, ha bire imam hatip liselerini çoğaltıyoruz.

Eee, nasıl olacak bu iş?

Bu eğitim sistemiyle mi “Endüstri 4.0”ı diğer ülkelerle eşzamanlı yakalayacağız?

Tabii yakalamamız mümkün değil.

Öyle bir niyetimiz var, ama hepsi lafta!

O halde ne yapacağız?

Diğer ülkelerde yapılmış robot, dijital makine ve bunların çalışma programlarını satın alıp üretim tesislerimize monte edeceğiz.

Yani yine “teknolojik ürün satan” değil, “teknolojik ürün alan” olacağız.

Sonuçta o robotları, o dijital makineleri yapanlar ve çalışma programlarını yazanlar kazanacak, biz onlardan borç alıp aldığımız borç paralarla yine onların ürünlerini satın almaya devam edeceğiz.

Onlar kazanacak, biz ağzımızı açacağız.

Onlar yine “kazanan ülke” olacak, biz yine “borçlanan ve sömürülen ülke” olarak kalacağız.

Durumumuz değişmeyecek, daha kötüleşeceğiz.

O halde ne yapmalıyız?

Yapılması gereken, eğitim sistemimizin zaman geçirilmeden dönüştürülmesi!

Eğitimde tümüyle “bilimin” egemen kılınması…

Yapılması gereken bu!

Bu yapılmadan Türkiye’de hiçbir konuda ilerleme kaydedilmesi mümkün değil.

Önce kafaların değişmesi lazım!

Kafaları da ancak eğitim sistemi değiştirir.

Bilimden uzak eğitim sistemiyle “bir arpa boyu” yol gitmemiz mümkün değil.

Bizim yolumuz, “akıl” ve “bilim” yolu olmalı.

Mustafa Kemal Atatürk, yıllar önce “Hayatta en hakiki mürşit (yol gösterici) ilimdir” demiş, bizlere her konuda “bilimi” esas almamızı öğütlemiş, ama biz “bilim”den uzaklaşıp kalkınmayı, refahı, aydınlığı başka noktalarda aramaya başlamışız.

Sonuç ortada!

Eğer niyet, Türkiye’yi “bilim”den uzaklaştırmaksa…

Eğer niyet, kolay yönetmek için Türk halkını cahil ve yoksul bırakmaksa…

O başka!

Eğer niyet buysa, onlarca yıldır ülkemizi yönetenlerin tuttuğu yol doğru.

Ama gelin, “kolay yönetmek” gibi küçük hesap uğruna, bu topluma kıymayalım.

Toplumumuzu; akıl ve bilim yolunda yürüyen, çalışan, üreten, kazanan, ayakları üzerinde durabilen, başkalarına el açmayan, birey olabilmiş, onurlu insanların toplumu haline getirelim.

Hepimiz, böyle bir toplumun ferdi olmanın onur ve gururunu yaşayalım.

Bize düşen görev bu!

Bize yakışan da bu!

Ama gördüğüm, Türkiye 1950’li yıllarda “karşı devrimciler” tarafından teslim alınmış, Ortaçağ karanlığına, Ortadoğu bataklığına doğru sürükleniyor.

 

Yarın: Aydınlıktan karanlığa savrulan Türkiye

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar M.Tanzer Ünal - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Kocaeli Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Kocaeli Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Kocaeli Valiliği'nin aldığı koronavirüs tedbirlerini yeterli buluyor musunuz?