Reklamı Kapat

Yaşı 70’i geçenlerin hikâyesi

Bir süredir şehir dışındayım.

Doğduğum ve ilk gençlik yıllarımı geçirdiğim topraklarda.

Isparta, Antalya…

Her defasında aynı şey oluyor.

Soluduğum hava, yıllar öncesine alıp götürüyor beni.

50’li, 60’lı yıllara…

Geçen yüzyılın ilk yarısında dünyaya gözlerini açan bizlerin hikâyesi bambaşkadır.

1948 doğumluyum.

Yani cumhuriyetimiz delikanlılık yaşındayken dünyaya gelmişim.

Atatürk’le yoğrulduk, cumhuriyetle büyüdük biz.

Aydınlık Türkiye’nin çocuklarıyız.

70 yıldaki değişimi çok net gözleyebiliyorum.

Anadolu kökenli olup, yaşı 70’i deviren bizlerin hikâyesi hep aynıdır.

Bizim o yıllarda çocukluğumuz hep sıkıntılarla geçmedi.

Her nedense ergenliğe geç girdik, çocukluğumuzu uzun yaşadık.

Oyun alanlarımız çoktu.

Bahçemiz, bağımız, evimiz kadar güvenli sokağımız…

Çeşitli oyunlar oynardık.

Misket (bilye), aşık atma, gazoz kapağı, elim sende, kömbe, çember sürme, birdirbir, uzuneşek, saklambaç, yağ satarım bal satarım ustam ölmüş ben satarım, topaç çevirme, körebe, istop, beştaş, çelik çomak, yakar top, aç kapıyı bezirganbaşı, sek sek, mendil kapmaca, köşe kapmaca, elim sende, üç taş…

Bugünkü neslin asla oyun olarak kabul etmeyeceği şeyler, bizim için oyundu.

Neşeyle oynar, birbirimize üstünlük sağlamaya çalışırdık.

Hele o “bez topla” yaptığımız mahalle maçları…

Yalın ayak, toz toprak içinde…

İlk “naylon top”un çıktığını hatırlıyorum.

Yalvaç Belediye Başkanı İstanbul’dan oğluna getirmiş, ilk gördüğümüzde “Vay canına” demiştik.

O top ilçede günlerce konuşulmuştu.

Ve tabii yine o yıllarda çıkan “naylon ve lastik ayakkabılar”…

Yazın giydiklerimize, “naylon ayakkabı” denirdi.

Üsten bağcıklıydı, çıplak ayakla giyilirdi, bir süre sonra iz bırakırdı.

Kışın mestlerin (biz kısaca mes derdik) altına da lastik ayakkabı giyerdik.

İlk elektrikle ve ilk radyo ile tanıştığımız günleri de daha dün gibi hatırlıyorum.

İlk termosifon, ilk gazocağı ve ilk lüks lambasını da…

Herkes ne üretirse, onu tüketirdi

1950’li yıllar…

Kapalı ekonomi…

Sadece devletten maaş alanlarda para var.

Diğer vatandaşların parayla bir işi yok.

Bağında bahçesinde ne yetiştiriyorsa, onu yiyip içiyor.

Tarlasından ekin geliyor, harman yapıp buğday elde ediyor, kışlık ununu, bulgurunu, keşkekliğini hazırlıyor.

Bağından üzün geliyor, pekmezini kaynatıyor.

Dana, koyun kesiyor, kışlık etini “sızgıç-kaburga” olarak hazırlıyor.

Salamura olarak veya küp içinde kışlık peynirini hazır ediyor.

Her evde zaten tavuk, inek ve koyun var, süt, tereyağı, kaymakyağı, yumurta bol.

Böyle bir hayat!

Komşular arasında inanılmaz bir dayanışma vardı, kimse aç ve açıkta bırakılmazdı.

Kimse kimseye üstünlük taslamaya kalkmazdı.

Kimsenin gizlisi saklısı yoktu.

Açık bir hayat yaşanırdı.

Eğer bir ailenin o yıl erzakı (unu, bulguru, pekmezi) yetmemişse, bir yıl sonraki hasatta vermek üzere komşusundan isterdi.

Yardımlaşma, “ürün değiştirme” şeklinde de olurdu.

Herkes herkesin yardımına koşardı.

Bağ bozumunda, ekin ekilirken, harman kaldırılırken, bulgur kaynatılırken, keşkeklik döverken; aileler “imece” yöntemiyle birbirine yardım ederdi.

Mutlu günlerdi…

Daha doğrusu küçük şeylerden mutlu olmasını iyi bilirdik.

Uzun kış gecelerinde içilen semaver çayların tadı hâlâ damaklarımızda.

Şeker yerine pekmezle tatlandırılan kaymaklı veya cevizli baklavalar…

Kıymalı veya peynirli incecik su börekleri…

Mahalle fırınında pişirilen ev ekmekleri…

Yüzlerce yıldır sofralardan eksik olmayan “hamırsızlar”…

Daha hangi birini sayayım?

O yıllarda komşuluk bağları çok güçlüydü.

Komşu, komşuyla hayat bulurdu.

Komşu, komşusuz edemezdi.

“Bir maniniz yoksa akşam annemler size gelecek” sözü bizi çok mutlu ederdi.

Öğrencilik günlerimiz

O yıllarda öğrenciler arasında “eşitlik” vardı.

Hepimiz “siyah önlük” giyer, “beyaz yaka” takardık.

Ayağımızdaki ayakkabılar da aynıydı.

Yazsa, sandalet şeklinde beyaz naylon ayakkabı…

Kışsa, mest altına siyah lastik ayakkabı…

Çantalarımız tahtadandı.

Kitap ve defterlerimizi özenle kaplardık.

Okulun ilk günü defter-kitap nasıl kaplanır, öğretmenlerimiz bunu öğretirdi bize.

Tahtadan, telden, ağaç dallarından oyuncaklar yapardık.

Yaratıcı, yetenekli, paylaşımcı çocuklardık.

Yuvarlak, köşeli kurşun kalemlerimizle; düz, eğik, süslü, italik okunaklı yazılar yazardık.

Ne omuza asmalı deri, renkli çantalarımız, ne 0,5 uçlarımız, ne kokulu silgilerimiz vardı.

Tahta sıralı, varil sobalı sınıflarda, karatahta başı heyecanlar yaşadık biz.

Nohutlu ve fasulyeli matematik derslerimiz, “Cin Ali” serisi okuma saatlerimiz olurdu.

Andımız…

Gençlik marşımız…

Cumhuriyet şiirlerimiz…

Ömer Seyfettin, Dede Korkut hikâyeleri…

Battalgazi, Köroğlu destanları…

Uzun kış gecelerinde uyuklayarak dinlediğimiz masallar, askerlik anıları…

Amerikan yardımı süttozundan hazırlanmış beslenme saatlerimizi unutmak mümkün mü?

Ya sabahları üzerine tereyağı veya süzme yoğurt sürülmüş ekmek, taze yumurta ve pekmezle yapılan kahvaltıları…

Soğuk kış sabahlarının “bulamaç çorbasını” nasıl unuturuz?

Kış aylarında her pazar sabah yenilen, mahalle fırınında sabaha kadar pişmiş çömlekte keşkeği unutmak mümkün mü?

O günlerin tadı bambaşkaydı.

Hayatımızda iz bırakanlar

Geriye baktığımda, belleğime nokta nokta düşen şeyler:

Tommiks, Teksas el kitapları…

Hayat ve Ses mecmuaları…

Akbaba…

Radyoda “arkası yarın” yayınları…

Liseler arası bilgi yarışması…

Vietnam ve Kore haberleri…

Radyo tiyatrosu…

Bizimkiler…

Kaynanalar…

Erkan Yolaç’ın “Evet mi, hayır mı?” yarışması…

Orhan Boran’ın Yuki’si…

Bunlar o dönemde hayatımızın bir parçasıydı.

Yine unutamıyorum…

Soğuk kış günlerinde, buzlu yollarda, tahta okul çantamızı kızak yapar çığlıklar atarak kayardık.

60’lı sıkıntılı yılların sonunda, Amerika Apollo 11’i aya gönderirken, bizim ilk yerli otomobiliz Anadolu’muz, arkasından 124 Hacı Murat’ımız vardı.

Emniyet kemersiz, radyosuz, otomatik klimasız, CD çalarsız ve de hava yastıksız…

Çatılarda, televizyonların iyi görüntü vermesi için, ölüm tehlikesini hiçe sayarak dolaştığımız o günleri hatırlıyor musunuz?

Anteni sağa kaydır, sola kaydır…

Karlı, silik görüntülerden kurtulmak için canımız çıkardı.

Ama yine de televizyonda bir şeyler seyretmek bizi mutlu ederdi.

Komiser Kolombo’yu unutmak mümkün değil.

70’li yılların başı…

Televizyonu olmayanların, olanlara “televizyon misafirliğine” gittiği yıllar…

Hiç cambazlı panayırlara gittiniz mi?

Pamuk şeker…

Horoz şeker…

Şeker elma…

Kâğıt helva…

Okullarda düzenlenen yerli malı haftaları…

Bizi para biriktirmeye teşvik eden kumbaralarımız…

Kıbrıs Barış Harekâtı…

Sonrası, sokakta şeker, yağ, benzin kuyrukları…

Postaneden yazdırmalı telefon görüşmelerimiz…

Muşamba kaplı odalarımız…

Kestane pişirdiğimiz kuzine sobamız…

Mutfaklarımızdaki tel dolaplarımız…

Duvarda asılı “Saatli Maarif” takvimimiz…

At arabası, süslü faytonlarımız…

Austin, Magirus, Ford…

Bagajı üstünde şehirlerarası otobüslerimiz…

Ya futbolcularımız, hatırlıyor musunuz onları?

Metin Oktay’ı, Lefter’i, Şenol-Birol’u, Kadri’yi, Sanlı’yı, kedi kaleci Varol Ürkmez’i, Can Bartu’yu, Sabri Dino’yu, Metin Kurt’u, Cemil Turan’ı…

Sinemayla aranız nasıldı?

Ayhan Işık’ı, Belgin Doruk’u, kötü adam Tarık Tekçe’yi, Göksel Arsoy’u, Filiz Akın’ı, Fatma Girik’i, Ediz Hun’u, Yılmaz Güney’i özlüyor musunuz?

O dönemin sanatçılarını da hatırlamaya çalışalım.

Müzeyyen Senar’ı, Behiye Aksoy’u, Emel Sayın’ı, Zeki Müren’i, Berkant’ı, Erol Büyükburç’u, Erkin Koray’ı…

Aşk dolu, duygu dolu, hüzünlü şarkılar söylerlerdi.

Ve diğerleri…

70’li yıllarda muhtıralar…

Sağ-sol çatışmaları…

Üniversitelerde komünist-faşist kavgaları…

Fabrikalarda sendika mücadeleleri…

Grevler…

Emeğin patronları…

Sendika ağaları…

Okullarda devrimci-ülkücü kavgaları…

Bölünmüş öğretmenler…

Bölünmüş polisler…

Siyasi cinayetler…

Kurtarılmış bölgeler…

Paylaşılmış şehirler, mahalleler, köyler…

O dönemde moda nasıldı?

Erkeklerde İspanyol paça pantolonlar…

Geniş gösterişli kravatlar…

Uzun saç ve favoriler…

Siyasi görüşe uygun bıyıklar…

Yukarı, aşağı, kalın…

Deri çizmeler…

Asker postalları…

Parkalar…

Kalın kemerler…

Palaskalar…

Kalpaklar…

Arka cepte ince dişli taraklar…

Yuvarlak aynalar…

Gömlek cebinde Gelincik veya Bafra sigaraları…

Bunlar erkek modasıydı.

Kızlarınkini de sayalım mı?

Lüle lüle saçlar…

Küpeler…

Allıklar…

İnce belli mantolar…

Yüksek topuklu rugan ayakkabılar…

Döpiyesler…

Jarseler…

Koyu kırmızı rujlar…

Kalın kemerler…

Kınalı eller…

                                      *******

Biliyorum, yazı uzadı, bitiriyorum.

Biz, yaşı 70’i geçenler o günleri özlüyoruz.

Bütün olumsuzluklara rağmen…

Bütün yokluklara rağmen…

Şimdi dünyamız teknolojik gelişmelerle dolu.

Bilgisayar, internet, cep telefonu, televizyon, kredi kartı…

İletişim ve ulaşımla ilgili akıl almaz olanaklar var.

İnsanların bir eli yağda, bir eli balda.

Ama huzur yok.

İnanılmaz bir “paylaşım kavgası” yaşıyoruz.

Bizi biz yapan değerler kayboldu.

Vefalı dostluklar, ölesiye arkadaşlıklar, derdini dert edinen komşuluklar artık yok.

Sizi bilmem, ama ben çocukluğumu özlüyorum.

Uçurtmamı…

Beslediğim güvercinleri ve keklikleri…

El yapımı oyuncaklarımı…

Bağ bozumunu…

Bugün sizlerle paylaşmaya çalıştığım her şeyi.

Doğup büyüdüğüm topraklara seyahatim bana eski günlerimi hatırlattı, sizlerle paylaşmaya çalıştım.

Sanıyorum, anlattıklarım, yaşı 70’i geçen herkesin hikâyesi.

İyi pazarlar!

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar M.Tanzer Ünal - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Kocaeli Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Kocaeli Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.

05

Ahmet Turan - Tanzer bey eline sağlık sizden bin kilometre uzakta da durum birebir aynıydı.zenginle fakir arasında çok az fark vardı omlarında buzdolabı yoktu bizimde .bayramlarda mahallede sıradan her eve gider el öperdik

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 11 Ekim 13:02
04

Fahri Kayadibi - bize geçmişimizi yaşattığınız için teşekkürler...

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 11 Ekim 12:51
03

Mustafa Tuğ - tanzerciğim ortak yıllarımızı,yokluk ve sıkıntılarımıza rağmen mutluluğu bu kadar güzel özetlediğin için teşekkür eder,gözlerinden öperim mustafa tuğ

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 11 Ekim 11:54
02

Cenk Cemil - Sayın T.Ünal,

Bu yazınız kalite ve okunabilirlik yönünden karamsarlığın ve kötümserliğin zirveye ulaştığı iktidara salvo atışların yapıldığı yazılarınıza 10 basar ! Bana göre , Politik yazılar yazmak yerine bunları tercih etmeniz size daha çok şeyler kazandırabilir.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 11 Ekim 11:02


Anket Yeni alınan karardaki tedbirleri yeterli buluyor musunuz?