Reklamı Kapat

Hangi aşı

Koronavirüs salgınının neredeyse birinci yılına yaklaştık. Son yetmiş yılda insanlık olarak yaşadığımız en enteresan seneyi geride bırakıyoruz. Hemen hemen tüm günlük yaşam pratiklerimiz bu süreçte büyük bir değişime uğradı ve ne kadar süre daha bu şekilde olağanüstü hal gibi bir durumda devam edeceğimiz belli değil. Öyle bir noktadayız ki yeni normallerimizi kanıksadık ve gelecekte birçok şey eskisi gibi olmayacak.

Son bir aydır tüm dünyada aşı çalışmaları konusunda çok güzel gelişmeler oluyor. Almanya’da yaşayan Türk bilim insanlarının Pfizer için geliştirdikleri aşı İngiltere’de kullanılmaya bugün yarın başlıyor. Astra Zeneca ve Moderna firmaları da son aşamaya geldiler. Ancak tabi iş burada bitmiyor. Bu aşıların üretimleri bir mesele, tedarik zincirinin oluşturulması ayrı bir mesele.

Bir de ülkemizin 50 milyon doz alacağını açıkladığı Çinli Sinovac şirketinin aşısı CoronaVac ve Rusya’nın geliştirdiği Sputnik V adlı aşılar var. Toplamda beş adet aşı çalışmasının teoride başarıya ulaştığı söyleniyor. Ancak hangileri gerçekten işe yarayacak, hangileri bu salgının önünün kesilmesinde başarıya ulaşacak hiçbir fikrimiz yok zira bu hastalığın tüm geçmişi sadece bir sene ve uzun vadede olası başka kalıcı hasarlar bıraktı mı, bu aşıların uzun vadede ortaya çıkacak yan etkileri olacak mı gibi yanıt bekleyen sorular var ve ne yazık ki bu yanıtları bize zaman verecek.

AŞILARIN TEKNOLOJİ FARKI

Oxford Üniversitesinin Astra Zeneca firmasıyla birlikte geliştirdiği aşı, Çin menşeili CoronaVac aşısı ve Rusların Sputnik V aşıları geçmişten beri hali hazırda kullanılmakta olan “viral vektörel aşılar” kategorisinde. Bu aşılar hepimizin bildiği üzere, insanı hasta yapma kabiliyeti kalmamış inaktif yani baygın bir virüsün bir kısım katkı maddeleriyle birlikte vücuda enjekte edilmesiyle yapılıyor. Vücut dışarıdan gelen bu yabancı unsur olan virüse karşı hemen savunma düzenine geçiyor, onu öldürüyor ve bu bilgiyi öğrenmiş olarak gelecekte tekrar karşılaştığında daha önceden bilgisi olan savaş yöntemini uygulamaya geçiyor. Hepimizin çocuklukta olduğu aşılar bu yöntemle geliştirildi.

Moderna ve Pfizer’in ürettiği aşılarsa mRNA tekniğiyle üretilen ve daha önce kullanılmamış bir yöntem. 1970’lerden bugüne üzerine teorik çerçevede akademik makaleler yazılmış ve bilim insanlarının özellikle 2012 sonrasında ciddi olarak geliştirilmesi konusunda faaliyetler gösterdiği bir alan. RNA hepimizin biyoloji derslerinden hatırladığı üzere ribonükleik asit demek. DNA gibi çift zincirli değil, tek zincirli bir biyomoleküler. Evrim Ağacı platformunun kurucusu olan Dr. Çağrı Mert Bakırcı Hocamızın basit bir dille anlattığı makalesinden birkaç alıntıyla bu mekanizmanın nasıl çalıştığını aktarmak istiyorum.

“Mesajcı RNA (mRNA), hücre çekirdeğinden geçerek sitoplazmaya ulaşabilir ve DNA'da saklanan genetik bilgiyi; ribozom adı verilen ve proteinlerin sentezlenmesini sağlayan organele taşıyabilir. mRNA tarafından DNA'dan ribozoma taşınan bu bilgiler, tRNA isimli bir diğer RNA molekülünün yardımıyla, tek tek aminoasitlerin üretilmesini ve bunların birleştirilerek hem hücrenin inşasında, hem de hücre içi süreçlerin çalışmasında rol alan proteinlerin oluşturulmasını sağlar. Yani mRNA, DNA'mız ile her şeyi mümkün kılan proteinler arasındaki iletişim aracıdır. DNA'dan mRNA oluşumuna transkripsiyon, mRNA'nın okunması sonrasında taşıyıcı RNA (tRNA) yardımıyla proteinlerin üretilmesine translasyon adı verilir.

mRNA aşıları, "hücrelerin aptallığından" faydalanır. Hücre dediğimiz şey, ne kadar karmaşık ve akıl almaz gözükürse gözüksün, en nihayetinde milyarlarca yıllık evrimsel süreçte şekillenmiş, bilinci veya zekası olmayan bir makineden ibarettir. Karmaşıklığı, zekasından değil, milenyumlardır belli işleri yapabilecek şekilde rafine edilmesinden ve en zorlu şartlar altında, en uyumlu kombinasyonların seçilmesinden kaynaklanmaktadır. Bu durum, dışarıdan bakıldığında dudak uçuklatacak bir karmaşıklığı mümkün kılsa da, en basit kandırmaları bile mümkün kılmaktadır. İşte mRNA aşıları, bunu hedefler.

Bir hücre, bünyesindeki mRNA'nın kendisine mi ait olduğunu, yoksa yabancı bir mRNA mı olduğunu ayırt edemez. mRNA, eğer hücre içerisinde varsa, ribozoma gidip burada okunabilir. İşte bir mRNA aşısında olan, SARS-CoV-2 ve diğer koronavirüslere ismini ve o meşhur "korona" ("taç") görünümünü veren mızrak proteinlerine (İng: "spike protein") ait bilgileri barındıran bir mRNA kullanılmasıdır. Bu mRNA, vücudumuzdaki hücrelerde okunarak mızrak proteinlerine dönüştürülür. Bu mızrak proteinleri, virüsün geri kalanı olmaksızın hiçbir işe yaramaz; tamamen anlamsız bir şekilde hücre içerisinde veya dışarısında süzülürler. Ancak savunma hücreleri bu proteinleri gördüğü anda, "yabancı madde" olarak algılar ve savunma molekülleri (antikorlar) üretmeye başlar. Böylece, yine, vücudumuz hastalığa yakalanmadan ve COVID-19 ile ilişkili berbat semptomları çekmeden, hastalığı tanımamız mümkün olur.”

Yani kısacası mRNA teknolojisiyle geliştirilmiş aşılarda, vücudumuza hiçbir şekilde ilgili hastalığın mikrobu ya da virüsü girmeden, bu hastalıkla mücadele için gerekli bilgiyi sisteme yüklüyoruz ve ilgili hastalığa sebep olan virüs vücuda girdiğinde hemen yok ediliyor. Klasik aşılardan en temel farkı virüsü bünyeye sokmuyor olmak.

HANGİ AŞIYA GÜVENECEĞİZ

Bu konu benim popüler bilim seviyesinde olan bilgimin çok üzerinde ve net bir şey söylemek hem haddim değil hem de insanlar açısından yanıltıcı olabilir. Vebali büyük bir konu. Ülkemizdeki mesnetli uzmanların hepsi, Ekim ayından bu yana Çin aşısının ülkemizde deneklerde uygulandığını, semptomların takip edildiğini, Acil Kullanım Prosedürü açısından mevcut bilginin yeterli olduğunu söylüyorlar. Her ne kadar menşei Çin olduğu için hepimizde bir gerginlik yaratıyor olsa da tıp insanları ve bilim insanları ne diyorsa onu yapacağız.

Klasik aşılardaki baygın virüsleri bir arada tutmak için kullanılan ve esasen vücuda belirli oranda zarar veren ağır kimyasalları gündeme getirenler var. Bunlar elbette teorik olarak doğru ancak unutmamak gerekir ki ilaç ve zehir arasındaki fark sadece kullanılan dozdur. Bu sebeple klasik aşılarda yer alan adjuvantlar yani baygın virüsleri bir arada tutan maddeler, alüminyum temelli oldukları için eleştiriliyor ama yapacak bir şey yok. Öldürücü hastalıklardan kurtulmak için ömür boyu toplasanız 40 tane aşı olmuyoruz. Bu oranda bir yan etkili maddeyi kullanmak çok abartılacak bir şey değil. Her gün yediğiniz bir parça peynirde bile 50 miligram kadar alüminyum var.

mRNA aşılarına gelirsek, bu teknikle yapılmış hiçbir aşı daha önce onay almadı. Bunun sebebi de henüz genetik biliminin son 10 senede yaşadığı teknolojik sıçrama ve bu aşı sürecinin etkilerini daha yeni yeni tespit edebiliyor, öngörebiliyor ve somut veriler elde edebiliyor oluşumuz. Böyle bir salgın karşısında da bilim dünyası eldeki bilgileri çok daha mobilize olmuş bir şekilde topyekun bir çalışmayla ele almaya ve bu alana kaynak aktarmaya başladığı için mRNA aşılarının geleceği de herhalde bu salgınla şekillenecek.

GÜVEN FAKTÖRÜ BİLİMSEL DEĞİL

Çin aşısına oldukça yüksek derecede bir güvensizlikle bakılıyor. Bunun sebepleri bilimsel yaklaşımlardan ziyade politik ve kültürel. Örneğin hiçbir AB ülkesi ve ABD bu aşıyı kullanıma alacağına dair bir açıklama yapmadı. Bu aşının tehlikeli ya da etkisiz olduğu yönünde bir açıklamaları da yok. Çin’le aralarındaki gerilimin bir sonucu olarak görebiliriz. Öte yandan Rusya ve Çin gibi hem dünya kamuoyuna hem de kendi halklarına çok rahat yalan söyleyebilen kapalı rejimlerden çıktıkları için de genel bir güvensizlik mevcut. Ancak mRNA aşılarının da uzun vadeli olası etkileri henüz yeni oldukları için bilinmiyor.

Ayrıca işin bir de ekonomik tarafı var. mRNA aşılarını üretmek çok daha ucuz, kolay ve hızlı. Bu sebeple tıbbi onaylarını almış bir mRNA aşısını tüm ülkeye yapmak daha çabuk sona erecek bir süreç. Ancak Pfizer’ın 2021 yılı boyunca sadece 50 milyon doz üretebileceğini de not etmek gerek. Yani hızlı ve kolay dediğimiz süreçte elde edilebilecek aşı miktarı bu denli az. 2022’de de öngörülen miktar en fazla 200 hadi bir kısım yatırımlar yapılsa 500 milyon doz. Her bir kişi 2 doz aşı oluyor. Bir de karşımızdaki hastalığın mikrop değil virüs sebepli; yani belirli zaman dilimlerinde yaşadığı mutasyonlarla aşıların etkisiz kalacağı gerçeği de işin içine girince önümüzü görmek çok mümkün değil.

Bugün yoldan 100 kişiyi çevirip insanlara “Çin ve Rusya’nın mı halkına yaptığı aşıya güvenirsin yoksa Almanya İngiltere ve ABD’nin mi” deseniz çok büyük oranda yanıt ikincisi olacaktır. Bu da demokratik rejimlerin küresel ölçekte sahip oldukları imajla ilgili bir durumdur. Ayrıca büyük bir sıkıntı çıkması durumunda hangi ülkelerin yöneticileri halklarına hesap vermek zorunda kalırlar sorusunun yanıtı üzerinden şekillenmektedir.

Kısacası erişebildiğimiz aşı konusunda ülkemizdeki ve dünyadaki mesnetli bilim insanlarına güvenmek zorundayız aksi halde ister klasik ister mRNA bir aşıya ulaşmamız kendi imkanlarımızla çok ama çok zor. Gerek üretim kapasitesi gerek tedarik zinciri gerek küresel talep sebebiyle bulduğumuz aşıyı olacağız gibi duruyor. İşin bir de komplo teorileri boyutu var ki onu da önümüzdeki hafta ele alacağım.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Arda Süar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Kocaeli Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Kocaeli Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Darıca Belediyesi'nin hizmetlerinden memnun musunuz?