Reklamı Kapat

İlahiyatlar ne yapıyor?

Bu hafta Prof. Dr. Mustafa Öztürk'ün emeklilik talebiyle sonuçlanan bir tartışma ortamına şahit olduk.

Tartışmanın nedeni olan ve esasında klasik literatürde de bazı savunucuları bulunan görüşlerine ve dahi üslubuna katılmamakla birlikte, akademik bir ortamın sağlıklı biçimde devam etmesi için en temel şartlardan biri olan ifade özgürlüğüne müdahale edilmesine karşı olduğumu belirtmek isterim.

Zira bu özgürlük Cenab-ı Hak'kın verdiği bir haktır.

Hele ki akademide bunun önüne geçmek, “ilmin ahlakının” ortadan kaldırılması, ilimle uğraşanların hakikat olarak düşündükleri şeyleri değil, “hakikat olarak düşünülmesi istenen” şeyleri söyle(til)mesi anlamına gelir.

Tam da bu noktada, “ilahiyatlar kapatılsın” ya da “yapıları değiştirilsin” iddiasında olan bazı kesimlerin, fırsattan istifade, bu görüşlerine yönelik “baskı”larını arttırdıklarına da şahit olduk.

Körün istediği bir göz, Allah verdi iki göz misali.

Nitekim yeni olmayan bu tartışmanın tekrar gündeme sunulmasını da bu minvalde ayrıca düşünmüyor değilim.

Her neyse…

Neticede “ilahiyatların işlevi” tartışması tehditkar bir tavırla yine gündeme taşınmaya başlandı.

Bu tartışmadan hareketle “ilahiyatlar ne yapıyor?” sorusuna farklı cevaplar verildiğine şahit oluyoruz.

Talebeliğinden öğretim üyeliğine kadar yirmi altı senedir bu camianın içinde bulunan bir kişi olarak bu soruyu ben de kendi cephemden yanıtlamak isterim:

İlahiyatlar, verdiği eğitimin neticesinde, öncelikle doğrularınızı inşa ederken sağlam delillere dayanmanızın gerekliliğini anlamanıza zemin kuruyor. Zira “hakikat” diye bildiğiniz birçok hususun aslında “görüş” olduğunu anladığınızda, taklidin yerini tahkik almadan, sağlıklı zeminde ilerlemenizin mümkün olmadığını da idrak ediyorsunuz. Bu noktadan sonra sorgulamanın imanı tehdit eden değil, destekleyen bir unsur olduğunu görüyor, “aklı olmayanın dini olmamasının” hikmetini daha iyi kavrıyor ve “hikmeti”n talibi olmanın önemine vakıf oluyorsunuz.

İlahiyatlar tahkikle kurulan bir “iman” dünyasının, ilk farklı görüşte sarsılmayacak, yıkılmayacak kadar kuvvetli bir zemine dayanmış olacağını görmenize vesile oluyor. Zira bakıyorsunuz ki “imanını kaybetmemek” için farklı görüşleri dinlemekten korkmanın aslında “neye, neden inandığınızı” tam manasıyla bilememekten kaynaklanabileceğini, dolayısıyla “tehdit” diye gördüğünüz düşüncenin tehdit haline gelmesinde, imanınızı “nasıl inşa” ettiğinizin önemli payı olduğunu görüyorsunuz. İnsanın farklılıklardan en fazla, verilecek cevabı olmadığı zaman korktuğunu anlıyorsunuz. Aksi halde Hz. Peygamber’in (S.A.V.) müşriklerin baskın olduğu bir ortamda tevhide dayalı bir dünya kurabilmesini izah etmenin mümkün olmadığını kavrıyorsunuz.

İlahiyatlar hakikatin, tehdit ederek, korkutarak kabul ettirilmesinin Allah (C.C.) katında hiçbir kıymeti olmadığını anlamanıza vesile oluyor. Zira hakikatin buna ihtiyacı olmadığı gibi, bizzat Cenab-ı Hakk’ın (C.C.) Hz. Peygamber’e (S.A.V.) yumuşak üslup, güzel hikmet ve öğütle çağırma, “sövmeme” hususundaki uyarılarının, ne anlattığınız kadar “nasıl anlattığınızın” da önemli olduğuna işaret ettiğini görüyor, dolayısıyla hakikate en çok yakışan halin “edeb” olduğunu idrak ediyorsunuz.

İlahiyatlar, zannın bilgi olamayacağı gerçeğini size hatırlatarak, hakkında sağlam bilginizin olmadığı şeyler hakkında, bu bilgiyi edinene kadar konuşmamanızı, buna bağlı olarak insanları, kesin olarak bilme imkanınızın bulunmadığı “niyet”lerini okumaya çalışarak değil, “ne söylediği” gibi somut kanıtlarla değerlendirmeniz gerektiğini anlamanıza da zemin kuruyor. Böylece şahıs değil mesele tartışmanın ilmi tavra yakışan olduğunu, kavga etmek yerine fikir tartışmanın da böyle mümkün olduğunu tecrübe ediyorsunuz.

En nihayetinde ise ilahiyatlar dinin korunmak için değil “yaşanmak” için gönderildiğini, sizin korumanıza onun ihtiyacı olmadığını ama onu yaşamaya, bunun için de onu anlamaya ihtiyacınız olduğunu düşünmenize vesile oluyor. Yaşamadığınız ya da eksik yaşadığınız bir dini, Sahibi onu koruyacağına garanti verdiği halde korumak adına anlamaya çalışmanın önüne geçme gayretinin, kişinin dinin sahibi olarak kendini konumlandırması hadsizliğine varabileceğinden endişe etmeye başlıyorsunuz. Ve “korumanın” en güzel yolunun onu “bizzat yaşamak” olduğunu anlıyorsunuz.

Ve tüm bu noktalardan hareketle, evlatlarının “zehirleneceği” endişesi ile farklı görüşlerin ve bu gerekçeyle ilahiyatların sesini kesmeye çalışanlara şunu deme ihtiyacı hissediyorsunuz:

Bundan yüz sene evvel bu metodla çocuklarınızı korumanız mümkün olabilirdi. Ancak bugün sanal ortamdaki iletişim ağı neticesinde duymalarından endişe ettiğiniz, korktuğunuz ve hayal dahi edemeyeceğiniz uç noktadaki fikirlere çocuklarınızın ulaşmasının önüne geçmeniz çok zor.

Siz iyisi mi onları hayata “duymayarak” değil, duyarak ve cevaplarını bularak hazırlamaya çalışın ki ilk farklılıkta ne siz ne de onlar iman dünyalarının alt üst olmasından endişe etmesin.

Aşı misali…

Nitekim ilahiyatlar hiçbir şey yapmasa dahi en azından bunu yapmaya çalışıyor…

 

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Banu Gürer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Kocaeli Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Kocaeli Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.

01

Muammer - Mustafa Öztürk'ün bu tarz düşünce özgürlüğünün yeri İlahiyat değildir. Hiç bir aile çocuğunu İlahiyat Fakültesi'ne, Kur'an'ın haşa ne kadar saçma bir kitap olduğunu duysunlar diye göndermiyor, dinlerini daha iyi öğrensinler diye gönderiyor. Üniversitelerde bu tarz Oryantalist görüşlerin anlatıldığı bir bölüm açarsınız isteyen aile çocuklarını bu tarz bölümlere gönderir. Zaten dışarıda Kuran'a yeterince hakaret eden insan var, kafirlerin yeterince özgürlük alanı var Kur'an'ı eleştirmek için. Eğer düşünce özgürlüğüne o kadar meraklıysan Atatürkçü düşüncenin anlatıldığı fakültelerde Kadir Mısıroğlu tarzı kişiler ders versin. Kadir Mısıroğlu tarzı kişilere içinizde olmamasına rağmen dışarıdan yapılan eleştirisine bile tahammül edemezken çıkmışsın düşünce özgürlüğünden bahsediyorsun. Düşünce özgürlüğü meraklısı şahıs, yazdığın gazetede Atatürkçü düşünceye aykırı birine yazı yazdırın da ondan sonra konuş bence. Bu işler öyle kuru sıkı sallamakla olmaz. İlahiyatlar oryantalist fikirlerin anlatıldığı yerler olamaz, bu fikirlerin anlatılacağı yerler bellidir, kendi evinde, arkadaş çevrende istediğin gibi anlatabilirsin bu fikirleri, sizi tutan yok ki.

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 09 Aralık 17:58


Anket Hükümetin aldığı Covid-19 tedbirlerini yeterli buluyor musunuz?