Reklamı Kapat

2021 çok güzel olabilir

2020 yılı post-modern dönem dediğimiz 1970’lerden sonra şekillenen dünyanın en yorucu yılı oldu diyebiliriz. Modern dönemin en sancılı yılı olan 1918’den bugüne dek insanlık bu denli zorlu bir sene yaşamadı. 1918’de hem tarihin en canhıraş yaşanan ve kanlı savaşı olan 1. Dünya Savaşının yanı sıra İspanyol Gribi pandemisi de nüfus – ölüm oranı anlamında dev bir kıyım yaşattı. O dönemler biyoloji başta olmak üzere bilimsel olarak bugüne kıyasla oldukça geri durumda olan insanlık; büyük savaşın ne tür bir yıkım olduğunu da ilk kez deneyimliyordu.


2020’den 2021’e geçişimiz esasen gezegenimizin güneşin etrafındaki yörüngesinde rastgele belirlenmiş bir konuma yeniden ulaşmasından ibaret. Yılbaşını “takvim olayı” diye niteleyerek pek önemsemeyenler de aslında olaya eksik bakıyorlar. Nihayetinde o takvim de insan eliyle üretilmiş ve bildiğimiz üzere yılda 6 saatlik bir hata payına sahip olduğu için 4 yılda bir Şubat ayına bir gün eklediğimiz bir ölçü sistemi. 


**


Takvim ve ölçü demişken; yılbaşına alternatif olarak Mekke’nin fethini kutlayanlara da bir bilgi aktaralım; Zekai Konrapa’nın “Peygamberimizin Hayatı” kitabında Medine’den Mekke’ye yolculuk 1 Ocak 630’da başlıyor ve 11 Ocak 630’da sona eriyor. Yani fetih günü 11 Ocak, hatta daha doğrusu ve İslami çerçevede kutlanması gereken Hicri takvime göre Ramazan’ın 20’si. Alternatif yöntemler üretmek zorunda değilsiniz, yılbaşı kutlamıyorsanız kutlamıyorsunuzdur. Mekke’nin Fethine uyduruk bir tarih ekleyeceğinize 20 Ramazan’da kutlayın. 


**


Pandemi kaynaklı ekonomik durgunluk; halihazırda ekonomik sorunlarla boğuşan ülkemizi diğer ülkelere göre daha da yordu ve eldeki imkanlar tüm yaraları kapatmaya yetmediği için bazı ülkelere göre daha hafif, bazı ülkelere göre daha ağır bir şekilde yaşandı ve yaşanmaya bu yıl da devam edecek.


İnternetin güzel geyiklerinden olan “bit artık 2020” goygoyu da tedavülden kalktığı için 2021’in aynen devam eden bir akışın isimlendirilmesinde yaşanan küçük bir farklılık olduğunun net idrakiyle; süregelen sorunlarımızla mücadeleye devam ediyoruz. Pandemi bitmedi, gökten aşı yağmadı, bir anda hazineler bulmadık; daha özele inersek işlerimiz bir anda uçuşa geçmedi, kilolarımız bir anda yok olmadı, mutsuzluklarımız oldukları yerlerde duruyorlar ve sorunların arasında küçük kaldıkları için gereken değeri vermediğimiz mutluluklarımız ve güzelliklerimiz de bize umut olmak adına hala aynı yerde bizden gereken ilgiyi görmeyi bekliyorlar.


2020’nin En Büyük Dersi


Koronavirüs salgınının başladığı günlerde tüm dünyada bir fotoğraf oldukça popüler oldu. İklim Kriziyle ilgili bir eylemde çekilmiş olan bu karede birisi “tüm felaket filmleri, bir bilim adamının dinlenmemesiyle başlar” yazıyordu. Bugün yaşamakta olduğumuz Koronavirüs pandemisinin geleceğini bundan on küsur sene önce Hong Kong’lu bilim insanları akademik yayınlarda anlatmışlardı. Kimse dönüp bakmadı, üzerine iki satır düşünmedi. 


Ocak ayının ilk günlerindeyiz ve sokağa çıktığımızda bir sonbahar havasıyla karşı karşıyayız. Kayak merkezlerinin kar kalınlığı yok seviyesinde, barajların doluluk oranları tarihin en düşük seviyesinde. 2020 yılında yaşadığımız her ay, yakın tarihte sistematik ölçümleme yapılan dönemlerle kıyaslandığında mukayeseli olarak sıcaklık rekoru kırmış durumda.


Bundan yaklaşık yirmi ila otuz sene sonra ülkemizin iklimi, küresel iklim değişikliği sebebiyle büyük bir değişime uğramış olacak. Antalya’nın iklimi Kahire, İstanbul’un iklimi Antalya gibi olacak. 6 meridyenlik kuzey yönünde bu kaymanın yaratacağı ekonomik ve sosyal sorunları düşünmek bile insanı yeterince geriyor. Yüksek beton binalarla kuşatılmış (ki buna çok da karşı değilim) ancak hiçbir şekilde ne rüzgar koridorlarına dikkat edilmiş, ne diğer canlıların yaşam alanları ve göç yolları dikkate alınmış ne de belirli bir beton alana karşılık belirli bir yeşil ve sulak alanın kent içlerinde bırakılmadığı İstanbul’un, Antalya iklimine dönüşünce nasıl bir cehennem olacağını düşünebiliyor musunuz?


Bu değişimin artık önüne geçmek mümkün değil; zira yapılar çoktan yerli yerine konmuş ve bunların hepsini bir yıkmak, değiştirmek imkansız. Kentsel dönüşüm süreçlerinde henüz ülkemizin çok geride bir noktada olmasını bu bağlamda bir avantaja çevirebiliriz. 6 meridyenlik kuzey yönlü iklim değişiminin oluşturacağı yeni şartlara göre bir planlama yapılabilir. Tarımsal üretim ve su tedariki bu yeni düzene göre planlanabilir. Yani işin temeline yarının şartlarını koyarak, bilimsel bir perspektifle konuyu ele alırsak yeni bir felaket filmi yaşamayız. 


Bilim ve Sanat


2021 ya da 2031 hatta 2051 yıllarının bizlere “sağlık, mutluluk, bol kazanç ve sevdiklerimizle mutluluklar getirmesi”ni istiyorsak yapacağımız iki şey var. Bilimin söz hakkını arttırmak, diğer söz haklarını onun süzgecine göre değerlendirmek. Ve tabi bir de bilimin özgürce yeşereceği bir toplumsal ortamı inşa etmek için sanatın ve sanatçının ifade alanlarını alabildiğince genişletmek.


Bu yazıda aktüel konulara girmek istemiyorum; “sanatçı ille de muhalif olur” tartışmasını da pek önemsemiyorum. Zira ülkemizde sanatçı denilenlerin %95’i sanatçı değil; eğlence endüstrisinin süslü oyuncakları. Sanatçı ne muhalif, ne destekçi ne de başka bir şey olmak zorunda değildir. Sanatçı zihninde bir şeyler inşa eder ve onu bir sanat dalındaki üretimiyle dışa vurur. Biz izleyiciler olarak da hepimiz kendi zihin dünyamıza, idrak kapasitemize, zekamıza, görgümüze, kültürümüze göre bir şeyler almaya çalışırız. Felsefenin abide isimlerinden Heidegger’in “hiçbir zihin, karşısındaki bir başka zihni tam olarak anlayamaz” sözü; sanat eserinden bizlerin aldıklarıyla sanatçının anlatmak istediklerinin asla üst üste tam olarak örtüşmeyeceğini tanımlamaktadır.


2020 yılında evlere gereğinden fazla kapandığımız günlerde elbette nüfusun büyük çoğunluğu olmasa da bir kısım insan gerçekten kendisini geliştirme yolunda buldukları imkanı güzelce değerlendirdiler. YouTube’da Evrim Ağacı ve Gelecek Bilimde kanallarının önemli bilim insanlarıyla yaptığı ve süreleri de epey uzun olan röportajlar, bilgilendirici yayınlar çok fazla seyredildi. Kültür, sanat ve felsefe konularında Fildişi Atölye gibi kurumlar online eğitimler ve seminerlerle insanlara bilgilenme ve düşünme alanları açtı. 


Yeni teknolojilere oldukça uzak isimlerden olan Türk Tiyatrosunun en büyük ismi Ferhan Şensoy bile 10 bölümlük bir podcast yayınladı, Ortaoyuncular’ın oyun arşivini ses ve görüntü iyileştirmeleriyle YouTube’da yayınlamaya başladı. Erdal Beşikçioğlu’nun Tatbikat Sahnesi kendisinin uzun yıllardır dünyada bu oyunun en iyi performanslarından olan Bir Delinin Hatıra Defteri oyununu online gösterimlerle seyircilere ulaştırdı. Haluk Bilginer’in harika derlemesi olan ve uzun süredir oynanmayan Şekspir Müzikali de YouTube’da izleyicilerle buluştu. 


Birçok önemli akademisyen, sanatçı ve bilim insanı pandemi koşullarının getirdiği yeni düzleme herkesten çok daha hızlı adapte olmayı; üstün dünya görüşleri ve açık algıları sayesinde elbette çabucak başardılar ve insanlık için ürettikleri kıymetli çıktılarını bizlere; siber-uzam dediğimiz dijital alanlarda aktarmaya başladılar. Elbette pandemi bittikten sonra bir tiyatro oyununu sahnede canlı izlemenin zevkine yeniden erişeceğiz ancak çölde kalmış birisine verilen bir yudum su gibi bu dijital çözümler de insanlığa nefes oldular.


2021’i belki hemen kurtaramayız hatta 2023, 2025, 2030 bile güzelliklerle dolu bir dünya için oldukça yakın ve içine girilen sürecin geri döndürülmesi zor olan kısa süreler. Ancak bugünden tezi yok bilime, sanata, felsefeye ve insan beyninin limitleri zorlama çabalarına bir alan açarsak, belki bugünleri bir nebze daha çekilir kılar; daha uzun vadeleri gerçekten güzel yapabiliriz.


Nihat Genç’in 1994’te ilk baskısını yapan “sosyo-psikolojik bir roman” olarak niteleyebileceğimiz Soğuk Sabun adlı romanında geçen bir cümleyi bu yazıyı yazmadan bir gün öncesinde okurken tesadüfen gözüme çarpan ve kafamda şekillenmiş olan bu yazının tam da göbeğine yerleşen bir cümlesini aktarmak istiyorum; 


Mevlevi dergahlarında kevgir, sini, kaşık her şeyin sayısının dokuzun katları olmasına karşın bıçakların sayısının buna uymuyor olması üzerine meraklanarak bunun sebebini öğrenmeyi zihninde dert edinen karakter diyor ki “Bunu hemen çözmeliyim, galaksilerin uçsuz bucaksız mekanlarından tarihin içlerinden bir milimetre alanı daha insan zihninin toprağına koymam lazım, bu bana verilmiş özel görev, bu görev, kuşkulandırabilir, daha büyük bir görevin küçük sürgünleri, iyi yetiştirebilirsem, o özel görevin ne olduğunu daha iyi anlayabileceğim…”


İnsan zihninin topraklarına kainatın bilinmezliklerinden birer milimlik katkılar yapan tüm bilim ve sanat insanlarına daha çok söz hakkı verdiğimiz bir dünyaya geçersek, ancak o zaman yeni yıl “hepimize sağlık, mutluluk, huzur, neşe ve bol kazançlar” getirebilir.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Arda Süar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Kocaeli Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Kocaeli Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.

01

Zeynep Ergün - Hocam hayatımda okuduğum en iyi yazılardan biri aklınıza sağlık

Yanıtla . 0Beğen . 0Beğenme 04 Ocak 09:22


Anket Dilovası Belediyesi'nin hizmetlerinden memnun musunuz?