Reklamı Kapat

Büyük büyücü

Her insanın mutlaka gün içerisinde vakit geçirmeyi en çok sevdiği bir saat vardır. Bazı insanlar daha güneş doğmadan hemen ayağa dikiliverir, bazıları caddelerin öğle kalabalığının içerisinde gezinmekten zevk alır, bazıları gecenin getirisi olan güzel karanlığın içerisinde oturup düşlere dalar… Benim en sevdiğim saat her zaman güneş battıktan yarım saat sonrası olmuştur.

O saatlerde ışık açmaya gerek olmadan kitabının sayfalarında kaybolabilir, gökyüzündeki bulutların ve arkasına bakmadan giden güneşin yarattığı hafif ışık oyunlarını izleyebilir, gittikçe koyu bir maviye bürünen denizin seyrine dalabilirsin. Yavaş yavaş sokaklar boşalmaya, insanlar sevgili dört duvarlarının arasına girmeye başlar. Karanlıktan korkan çocuklar hemen ışıklarını açar, mutfaklardan tencere tava sesleri gelmeye başlar. Stresli ayak sesleri duyulur tahta parkede gezinen, bazense şen kahkahalar duyulduğu rivayet edilir.

Sokaklar da eğlencelidir akşam saatleri. Kediler ve köpekler hava karardıkça vardiya saatlerinin geldiğini anlar, rahat rahat dolaşmaya başlarlar. Ağaçlar da keyiflerine bakar, hafif hafif salınırlar.

Camı açmış temiz hava alarak oturanlardan tutun, stresli stresli onlarca ders kitabının arasında ezilip büzülen öğrencilere kadar her şeyiyle çok güzeldir akşam saatleri. Sabah vakti apartmanlar terk edilmiş gibi gelir bana. Işıkları yanmadığında hiç yokmuş gibiler. Belki bu yüzden sabahları fark etmez bazı kişiler diğerlerinin varlığını. Hep kendilerini düşünür, kendileri için yaşarlar.

Pandemi başladığından beri akşam saatleri hakkında en çok sevdiğim şey camın önünde beni bekleyen masama oturup, radyomdan hafif bir müzik açıp etrafı izlemek oldu. Işıkların bir bir yanışını görmek, beni o evlerin, kapalı kutuların içinde ne hayatlar olduğunu düşünmeye, hayal etmeye itiyor. Bazen bir ressam hayatı boyunca yapabileceği en iyi tabloyu yapıyor, bazen kalbi kırılmış biri öylece oturup şiir okuyor, bazen bir yazar ilk kitabının ilk kelimesini yazıyor… Bazen bomboş oluyor evler, kentsel dönüşümün kurbanı olmuş, kaderlerini bekliyorlar.

Maalesef ki hayallerimi bozan bir etken var. Her akşam aynı saatte açılıyor, önüne oturan insanların büyülenmiş gibi hiçbir şey yapmadan sadece ona bakmasını sağlıyor. Bakıyorum, ressamın tuvali bomboş kalmış, kalbi kırık olanın şiir kitabı masanın üstünde ellenmemiş bir şekilde duruyor, yazarın ilk cümlesi bile bitmemiş.  Ne oldu bu insanlara böyle?

Büyük büyücümüzün ismi televizyon, gerisini siz düşünün. Kafamı masamdan kaldırıp birazcık yukarı baktığımda karşımda öyle bir manzara görüyorum ki nutkum tutuluyor bazı geceler. Neredeyse duvar kadar, koskoca bir televizyon. Neden bu kadar büyük diye düşünmeden edemiyorum. Ne mantığı vardı ki böyle dev gibi bir şeyin? Ben diyeyim gözleri doymamış, siz deyin kapitalist dünyanın oyunu.

Sebebi ne olursa olsun, güzel hayallerimi projektör gibi ışığıyla bölen bu büyük ekran televizyon beni başka bir hayale itti. Ya bu dev varlık yerine, orada tüm duvarı kaplayan bir kitaplık olsaydı? Eğer bu hayalim gerçek olsaydı size neler olacağını anlatmak isterim.

O evde öyle bir koku olurdu ki sinestezi sahibi bir insanın en güzel renkleri görmesini sağlayabilirdi. Öyle bir koku ki, hayalini kurduğumda bile burnuma geliyor. Bir kitabevine ya da bir sahafa girdiğinizde hissettiğiniz o eski ve yeni kitapların karışık kokusu var ya, o mutlaka bu evin her yerini sarmış olurdu.

Kitapların güzel kokularının arasında dolanan kişiler ise işin en güzel tarafı. O evdeki sohbet hiç bitmez, aksine gitgide artar. Misafiri hiç bitmez o evin. Bir akşam bakmışsınız Jane Austen kapıda, akşam yemeğine gelmiş. Öteki sabah Stefan Zweig masada oturmuş, kahvesini yudumluyor. Bir de Sabahattin Ali var bir köşede. Oturmuş, büyük kitaplıktaki tüm kitapları inceliyor. Kendi kitaplarını gördükçe usul usul gülümsüyor.

Kitaplar bulundukları ortama büyük bir keyif ve huzur vermenin yanında, insan beynine de büyük bir yarar sağlıyor. Okudukça anlıyor insan aslında hiçbir şey bilmediğini. Durum böyle olunca da daha fazla araştırma yapmak çok hoş gözüküyor bizim küçük gözlerimize. Daha çok düşünüyor, daha çok bakıyor, daha çok görüyoruz.

Dünyaya bir sürü kişinin gözünden bakan bir insanla, tek bir gözden bakan bir insan arasında çok büyük bir fark vardır. Pek çok gözün gördüğü, kalbin hissettiği acıyı, ayrımcılığı ve daha pek çok hissiyatı okuduğunda sanki kendisi yaşamış gibi hisseden bir okur, etrafına çok daha büyük bir hoşgörü ile yaklaşır. Eğer tüm insanoğlu etrafına karşı bu hoşgörüyü gösterirse, sevgili dünyamıza barışı getirebiliriz. 

Size geçen hafta olduğu gibi bu hafta da bir soru yönelteceğim. Sizce tüm dünyadaki televizyonların yerini kitaplıklar ve kitaplar alsaydı ne olurdu?

Belki de size anlatmak istediğim her şeyi tek bir cümlede açıklayabilirim. Bu yüzden Cicero’nun bir sözüyle yazımı bitiriyorum. “Kitapsız bir ev, ruhsuz bir vücut demektir.”

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Yağmur Uğuzluoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Kocaeli Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Kocaeli Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Dilovası Belediyesi'nin hizmetlerinden memnun musunuz?