Reklamı Kapat

Gemiye bir çıpa lazım

Türkiye’nin son 70 yılına bakıp tarihimizi özetleyebileceğimiz üç beş kelimeyi sıralayalım desek herhalde krizler, darbeler, kavgalar diye cümleye başlarız. Öte yandan girişimcilik, mücadele ve esneklik gibi iyimser kavramlar hiçbirimizin ilk elden aklına gelmeyecektir. Ancak tarihimizin kısa özetini yaparken kendimize de çok acımasız davranmamalıyız. Yoksa tarihi kökleri çok eskilere dayansa da günlük tartışmalar içinde yuvarlanıp birbirimizi boğazlamaktan bir adım ileri gidemeyiz.

Bugün Türkiye çok ciddi siyasi ve ekonomik çalkantılar içerisinde. Bir yandan iktidarın eylem ve kararları muhalif insanları sürekli olarak geriyor; öte yandan muhalefetin girdiği bir takım ilişkiler iktidar destekçileri tarafından düşmanla işbirliği olarak nitelendiriliyor. Bu açmazı, mevcut siyasi duruşlar, söylemler ve tarafgirlik ekseninde hiçbir şekilde çözemeyiz.

Kısa birkaç maddede tarafların savlarını biraz yukarıdan bakarak ele alalım.

İktidar ülkeyi dinci bir tek adam yönetimine sürüklemek istiyor.

İktidar ekonomiyi çok kötü yönetiyor, ülke bir israf ekonomisi içerisinde.

Demokrasi ve insan hakları konusunda sürekli geriliyoruz.

Muhalefet ülkenin milli çıkarlarını düşünmüyor.

PKK ve FETÖ gibi yapılarla siyaseten işbirliği yapıyor.

Ülkenin gelişmesini engelleyip, iktidarı düşürmek istiyorlar.

Bunların tümü doğru, tümü yanlış. Nasıl olur derseniz merhum 9. Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel’in meşhur cümlesi aklıma geliyor. “Bana Türkiye’nin durumunu bir kelimeyle özetle derseniz iyidir derim, iki kelimeyle özetle derseniz iyi değildir derim”

MESELELERİ KAVRAMSALLAŞTIRMAK ZORUNDAYIZ

Şimdi yukarıda iki cenahın argümanlarının birer ikişer cümlelik açıklamalarını, bu tezleri savunanların perspektifinden yapalım.

İktidarın dinci bir tek adam yönetimi hevesinin altında yatan Kemalist vesayetle mücadeleye karşı bir rövanş hareketidir. Ekonomi keyfe keder yönetildiği için ülke büyük bir kriz içerisinde ve çıkamıyor. Güvenlik adı altında demokrasi alanı daraltılıyor ve insan hakları sürekli ihlal ediliyor.

Muhalefet Doğu Akdeniz, Suriye, Libya gibi meselelerde konuya Türkiye’nin çıkarları yerine yabancı büyük devletlerin politikalarına göre tavır alıyor. İktidarı devirmek için bölücü terör ve onunla iltisaklı siyasi partiyle ve darbe yapmaya kalkışmış Fetöcülerle irtibat halinde siyaset yapıyor, onlara siyaset zemini açıyor. Ülke için doğru olacak projeleri bile sadece iktidar bunlar sayesinde oy kazanmasın diye eleştiriyorlar.

Bunlar gibi onlarca siyasi argümanı daha listeleyip, hepsini birer ikişer cümle ya da sayfalarca yazıyla kendi çerçeveleri içinde açıklayabiliriz. Bunu sabaha kadar yapsak da elimize bir şey geçmeyecektir. Çünkü ülkemizde kutuplaşma öyle bir noktaya gelmiş durumda ki insanlar farklı görüşlerden birileriyle bırakın konuşmayı, onları duymaya dahi tahammül edemiyorlar. Hatta bırakın duymayı, varlıklarına bile tahammül edemiyorlar. Yankı odalarında, sadece kendi düşündükleriyle paralel sözler duymak istiyorlar.

Karşı taraftakinin görüşlerini dinleyip, onları analiz etmek ve argümanlar geliştirmek yerine, tribün çocukları gibi kendilerinden geçmişçesine sloganlar atan taraftarlardan ibaret bir siyasi atmosfere sürüklendik. Bu keskinleşmiş yapı, siyasetçileri de taban baskısı sebebiyle daha uç noktalara mecburen sürüklüyor. Bugün İstanbul Sözleşmesinden Türkiye’nin çıkması, iktidarın yıllardır kendi eliyle özgüven pompaladığı bir avuç yobazın ve onların etki altına aldığı ortalama insanların gönlünü almak amacıyla yapılmıştır. Bugün muhalefet partilerinin HDP aşkının altında yatan “bu iktidar gitsin de kim nasıl gelirse gelsin” siyasetinin bir neticesidir. 

Bu gelinen noktadan Türkiye’ye hayırlı bir sonuç çıkması mümkün değildir. Ne ekonomi, ne siyaset, ne iş dünyası ne de sıradan vatandaş bu tablodan sağ çıkamaz, sağ çıkan da ya kolunu ya bacağını bırakıp öyle çıkar. Mevcut siyasi aktörlerin tümünün kutuplaştırıcı tavırları (liderler açısından bir nebze iki isim Meral Akşener ve Muharrem İnce hariç) ülkeyi öyle bir noktaya sürüklüyor ki hem kendilerinin hem memleketin nasıl bir cendereye yuvarlandığını, içinde bulundukları hamaset şehveti sebebiyle göremiyorlar. Yardakçıları zaten “padişahım çok yaşa” diyor başka bir şey demiyor.

TEK ÇAREMİZ AB ÜYELİĞİDİR

Yukarıda belki de milyonda birini anca özetleyebildiğimiz bu keşmekeşten çıkabilmemizin tek ve en kısa çözümü AB üyeliği yolunda bir iradeye sahip olmaktır. Özetlediğimiz birkaç öne çıkan siyasi argümanın hepsinin ortadan kaldıracak sihirli bir dokunuştur.

Türkiye AB üyesi olursa dinci ya da ırkçı hatta aşırı ulusalcı bir yönetim ülkeyi ele geçirip kafasına göre siyaset izleyemez çünkü bağlayıcılığı olan bir hukuki yapı içerisinde artık iktidarların kısıtlanmış bir hareket alanı olacak. İsraf ve yolsuzluk gibi şeyler ekonomik kriterler ve denetimler çerçevesinde zaten ortadan kalkacak, olanların da hukuk mekanizmalarına gırtlağına çökecek. Demokrasi, laiklik ve insan hakları konusunda dünyanın en ileri yapısının içinde olacağımız için mekanizmanın kendisi bunları koruyor olacak. Bunların suiistimali durumunda birliğin yapıları devreye girecek; ekonomik ilişkilerle kalkınan milletimiz de uç siyasi görüşlere, radikal politik eylemlere ve hamasete prim vermek yerine öncelikle cebine bakacak ve ülke doğal olarak merkezde konsolide olacak. Merkezde siyaset yapan yapılar güçlenecek, bu yapılar birlikte uç görüşleri dışlayacaklar. Ne dinci, ne ırkçı, ne etnikçi, ne mezhepçi, ne katı ideolojilerin savunucuları kendilerine bir siyaset zemini bulamayacaklar çünkü ekonomik gelişimle güçlenen orta sınıf ve yaşam kalitesi yükselen alt sınıflar, liberal demokrasi ve kapitalizmin mutlu mesut düzeninde kendi hayatlarına odaklanacaklar.

Türkiye AB üyesi olursa milli çıkarlarımızı koruma noktasında arkamızda kocaman bir yapı olacak, çünkü bizim milli çıkarlarımız aynı zamanda Birliğin çıkarları olacak. Bundan dolayı bırakın muhalefeti, can düşmanımız ülkeler bile karşımızda aciz kalacak. Örneğin Doğu Akdeniz meselesi bir anda çözülecek ve Yunanistan, İsrail, Mısır biz hep beraber güle oynaya sondaj yapıp, kaynakları çıkarıp hep beraber bolca para kazanacağız. PKK ve FETÖ gibi yapılar ülkemizin siyasi istikrarını bozdukları zaman AB de bundan zarar göreceği için, bugün verdikleri açık ve örtülü destekleri kesmek zorunda kalacaklar. Suriye’den Irak’tan gelen terör saldırıları hem NATO hem AB topraklarına yönelik olduğu için oralardaki terör yapıları kurutulacak, AB sınırında terör yapılarının barınmasını kolayca engelleyecek güçte olduğu için. Ülkenin gelişmesini artık hiçbir iç dinamik ya da dış dinamik kolayca engelleyemeyecek zira bizim her adımımız AB’nin de çıkarına olduğu için, dünyanın en güçlü yapılarının birisinin içerisinde artık önümüze bakıyor olacağız.

Oldukça kısa, kısa olduğu için de yer yer hatalar da barındıran bu beş dakikada yazılmış iki paragraf elbette her şeyi açıklamıyor ancak genel çerçeveyi çiziyor. AB üyesi olmak Türkiye için gerekli bir çıpadır, geminin oradan oraya savrulmasını engellemek için gereken bir demir atmadır. Aslında buna ihtiyacımız olmayabilirdi ancak biz Atatürk sonrasında mirasyediliği tercih etmiş bir millet olarak kendi dayanaklarımızı, direnek merkezlerimizi bir bir yok ettik. Dünyanın en değerli politik felsefesini Mustafa Kemal’in dünyayı kavrayışı üzerine inşa edebileceğimiz bir temeli yıktık geçtik ve bugün artık gelinen noktada uluslararası ve uluslarüstü yapılara ihtiyaç duyuyoruz.

Tıpkı Almanya’nın, Fransa’nın, İtalya’nın, Yunanistan’ın, Belçika’nın duyduğu gibi. Unutmayalım ki bu ülkeler bundan 80 sene önce birbirlerini gırtlakladıkları ve insanlığı büyük bir felakete sürükledikleri için bir hukuki üst yapı kurarak, ülkelerini siyasetçilerden, radikal görüşlerden ve hamasetten koruma yoluna girerek AB’yi zaman içerisinde oluşturdular. Bugün Türkiye olarak bunların hepsinden daha büyük medeniyetin varisleri olsak da mevcut şartlar çerçevesinde artık bu kibri bir kenara bırakarak “bugün için yarınımızı garanti altına alacak en hızlı ve doğru yolu” seçmek zorundayız.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Arda Süar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Kocaeli Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Kocaeli Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.

01

Ustyapi - Ekonomik yapı siyasal üst yapıyı belirliyor. Ülke vergi verenler ve vermeyenler olarak ikiye ayrılıyor vergi vermeyenler bugüne kadarki israfcı savruk yapının devam etmesini ülke batsa bile istiyorlar.. Vergi verenler disiplin tasarruf tutumluluk istiyor. Bugün vergi vermeyen türk devletine ve milletine katkı vermeyen 5 milyon esnaf var. Ne demekse 1 milyon kadrolu devlet işçisi var.. hepsi batmış devlet bankaları devlet işletmeleri belediye kuruluşları var. Bunlar ülkeyi yeyip bitiriyor. Bu acaip mefhumlar sadece bizde var avrupada yok amerikada uzakdoğuda yok.. Bunlar tasfiye edilmezse ekonomi de siyaset de sağlıklı olamaz

Yanıtla . 1Beğen . 0Beğenme 22 Mart 09:15


Anket Gölcük Belediyesi'nin hizmetlerinden memnun musunuz?