Reklamı Kapat

Tek çare değil ama en hızlı çare

Geçtiğimiz hafta yazdığım “Gemiye Bir Çıpa Lazım” başlıklı yazımdan üç gün Metropoll Araştırma Şirketi kurucusu Özer Sancar Twitter hesabından Türkiye’nin Nabzı Ocak 2021 çalışmasından AB ile ilgili veriler paylaştı. Bu haftada bir devam yazısı kapsamında anket sonuçlarını sizlere aktarmak istiyorum.

Araştırmada yer alan vatandaşların AB üyeliği desteği oranı Ocak 2021’de %58,4 seviyesinde görünüyor. Bu oran 2019 yılında ortalama olarak %53,7 seviyesinde. Bir sene daha geriye gittiğimiz 2018 yılında, yani Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin olduğu ve akabinde Rahip Brunson kriziyle birlikte döviz sallantılarının başladığı süreçten önce %35,5 oranındaymış. Altı aylık bir sürede %5 artan bu destek, on sekiz aylık bir sürede %23 artmış.

AB üyeliğine bu sürekli devam eden çalışma kapsamında ulaşılmış en yüksek oran 2005 yılında tam üyelik müzakereleri başladığında %76. O tarihten bu yana sürekli inişli çıkışlı bir grafik var. Üyeliği destekleyenlerin yanı sıra üye olunmamalı diyenlerin oranı da son beş yılın en düşük seviyesi olan %30 dolayına gelmiş. Bugünün verileri kapsamında kararsız diyebileceğimiz %10-12 dolayında da bir nüfus var.

EKONOMİ TEMEL FAKTÖR

Bu verileri bize gösteriyor ki ekonomik çalkantılar yaşandıkça ve paralel olarak demokrasi konusunda halkın hassasiyetleri yükseldikçe AB desteği artıyor. Açıklanan ekonomik reform ve insan hakları ve hukuk reformu paketlerinin sonuçlarını bu anketlerde ne kadar görebiliyoruz elimizde bir bilgi yok ancak iktidarın da bu yöndeki eğilimi gördüğü ve paketleri açıkladığı; yeni anayasa konusunu gündeme getirdiğini anlayabiliyoruz. Muhalefetin bir kısmının “nereden çıktı yeni anayasa tartışması” tezlerinin de aslında havada kaldığı ve iktidarın toplumdaki bu eğilimi görerek oraya yönelik bir siyaset geliştirdiğini anlamamızı sağlayan bir anket olarak da bu yayını görebiliriz.

Türkiye sürekli olarak cari açık veren bir ülke, pandemi sebebiyle bu açığını kapattığı en büyük girdisi olan turizm çöktüğü için de mevcut darboğazdan çıkması geçmişe nazaran daha zor durumda. Bir de yüksek faiz politikasıyla enflasyonun kontrolünün amaçlandığı ekonomi bilimine uygun para politikası sebebiyle döviz kurlarının düşmesi de ihracatta fiyat avantajını elimizden aldığı için; süreçten kurtulmak daha zor hale geliyor.

Dünyadaki konteynerlerin ve konteyner taşıyan gemilerin büyük kısmının sahipliği Çin’e ait. Ve Çin ABD’yle yaşamakta olduğu ticaret savaşları kapsamında bu taşıma kapasitesinin kullanımını azaltıyor. Küresel ticaretteki nakliye maliyetlerini yukarı çekerek gözdağı veriyor. Öte yandan zaten pandemi sebebiyle küresel ticaretteki yavaşlama ve nakliye maliyetlerindeki bu doğal artış da hesaba katılınca; Türkiye’nin mevcut kur seviyelerinde dış ticaret açığını kapatabilmek adına adım atacak alanı kalmıyor. Üstelik Çin dünyadan çılgın bir seviyede hammadde çekerek stok da yapıyor. Girdileri ithal olan ve sadece işçilik maliyetleri Türk Lirası olan ihracatçılar için kurun yükselmesi gerekiyor.

İşin bir de dövizle borcu olan iş dünyası aktörleri tarafı var. Onlar açısından da durum tersi bir yönde işliyor. Türkiye bugün döviz – faiz – enflasyon üçgeninde zorlu bir süreçte; bu süreç halkın cebine yansıdıkça insanlarda bir istikrar arayışı eğilimi yükseliyor; bu da anketlerde kendisini AB üyeliği olarak gösteriyor.

AB ÜYELİĞİ SADECE AB ÜYELİĞİ DEĞİLDİR

AB üyeliği konusunda halkın desteğinin artmasını sadece AB üyeliği olarak okumak da yanlış. Bunun alt metninde ABD’yle ahenkli ilişkiler kurmak, İsrail – Mısır – Suriye üçgeninde yeniden makul seviyede ilişkileri derleyip toparlamak ve Kıbrıs meselesinin halledilmesi yönünde girişimlerin olması gerektiği gibi taleplerin de yer aldığını göz ardı etmemek lazım. AB üyesi bir Türkiye’nin bu diğer sorunları zaten otomatik olarak %70-80 seviyesinde normalleşmiş olacaktır.

Ekonomik istikrar ve demokrasi talepleri bir milletin en doğal arzusudur. İnsanlar dünyada geçirdikleri 70 – 80 senelik ömürlerinde huzur ve refah içinde yaşamak istiyorlar, çocuklarının ve torunlarının da dalgalı denizlerde boğuşmasını değil; sakin sularda yaşamasını istiyorlar. Bu talepleri son derece politik bir gözle “devletin çıkarlarını düşünmüyorlar, milletin geleceğini düşünmüyorlar” şeklinde okumak son derece yanlıştır. Devletlerin varlık sebebi, insanların istedikleri şekilde yaşamasını sağlayan bir üst mekanizma olarak ahengi ve güvenliği sağlamaktır.

Örneğin yeni nesillere yöneltilen “değerlerinden kopuk” eleştirileri de aynı şekildedir. Değerleri kendi çağlarının algısına göre yorumlayan bu nesiller, değerlerin anlamlarını, bağlamlarını ve yaşadıkları devleti dönüştürmek isteyeceklerdir. Bu da onların en doğal haklarıdır. Büyüklerin dayatmasıyla bir gelecek kurmak istememelerini anlayışla karşılamak gerekiyor. Ancak ABD’den İngiltere’ye, Yunanistan’dan Japonya’ya, Çin’den Fransa’ya kadar her ülkede bu kuşak çatışmasının ne denli köklü olduğunu da görmek gerekiyor. Yaşayacakları geleceğin, kısa bir süre sonra bu dünyadan gidecek olanların görüşleriyle şekillendirmek istememeleri gayet doğaldır. AB üyeliği meselesini bu çerçevede ele almak gerekiyor.

GELECEĞİN ÜLKESİ

Türkiye, 20. yüzyılın başlarında ünlü yazar Stefan Zweig’in Brezilya’yı tanımladığı “Geleceğin Ülkesi” olma potansiyeline fazlasıyla sahip bir konumda. Gençlerimiz onlara her ne kadar iyi bir eğitim veremiyor olsa da dünyaya çok açıklar. Uluslararası seyahat etmek büyük kısmı için hayal olsa da ellerindeki imkanlarla bu açığı ellerinden geldiğince kapatıyorlar. Teknolojiye ulaşımları çok pahalı olsa da elde edebildikleri kadarıyla treni kaçırmamak adına çabalıyorlar.

Liberal Demokrat Parti eski genel başkanı Cem Toker’in deyişiyle “dünyadaki bütün coğrafyalar en baştan devletlere dağıtılacak olsa bugün Türkiye’nin olduğu yeri istememek enayiliktir” diye tanımlanabilecek bir konuma sahibiz. Üretebilme kapasitemiz var, akıllı gençlerimiz, yetişmiş insanlarımız var. Tarihimizde Mustafa Kemal Atatürk gibi yakın çağın en büyük politik ve askeri dehalarından birisi olan, benim filozof olarak nitelediğim bir kurucu babamız ve onunla beraber yol yürümüş kadrolar var. Medeniyet tarihimize indiğimizde Fatih Sultan Mehmet gibi İlber Ortaylı’nın deyişiyle “Rönesans’ın en büyük entelektüeli” var.

Coğrafya güzel, tarih köklü ve zengin, gençler akıllı ve mücadeleci. Kapasite desen var, kabiliyet desen var. Peki eksik olan ne? Eksik olanların listesini yapsak, artılarımızı belki de ona katlar ancak elimizdeki artılar ileriye doğru bir atılım yapmak ve eksiklerimizi kapatmak için fazlasıyla yeterli.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Arda Süar - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Kocaeli Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Kocaeli Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Gölcük Belediyesi'nin hizmetlerinden memnun musunuz?