Reklamı Kapat

2 ressam ile Batı ve Doğu sentezi

Tarihin neresine bakarsak bakalım, sanat ve sanatçı kavramı her zaman var olmuş. Bu kavramlar pek çok insan tarafından pek çok zaman dilimi içerisinde açıklanmaya ve anlatılmaya çalışılmış. Fakat hiçbir kişinin fikri, her konuda olduğu gibi, bir türlü aynı noktaya gelememiş.

Sanatı ve sanatçıyı anlamaya çalışan insanlardan biri Clive Bell’dir. Clive Bell “Sanat eseri tamamen estetik beğeni oluşturan, çizgi, şekil ve renk unsurlarının ilişkileridir.” demiştir. Bu görüş elbette doğru, fakat bana en duygusuz gelen görüşlerden biri Bell’in nöronlarından geçenlerdir, çünkü ben sadece estetik kaygının varlığına değil, sanat eserinin bir ruhu, kendine has bir düşüncesi olduğuna inanırım. Fakat bir sanat eleştirmeni olan Clive Bell ‘biçimcilik’ felsefesine bağlıdır. Yani sanatı sanat yapan şeyin yapılış amacı değil; biçim, renk ve şekil olduğunu savunan bu insanın elbette ki de böyle bir yorum yapması anlaşılır bir durum.

Sanat, Collingwood’a göre ise “Sanat duyguların dışavurumudur.” sözüyle yorumlanmıştır. Bence bu yaklaşım, Clive Bell’in düşüncesine göre çok daha doğru. Çünkü duygusuz bir sanat, çoğu zaman sanat olarak sayılamaz. Hiçbir duygu olmadan opera söyleyen bir insanı mı, yoksa duygularını içine katarak opera söyleyen birini mi dinlemek istersiniz? Hangi tablo gözünüze daha güzel gözükür, tüm kurallara uyarak yapılmış ama duygusuz bir tablo mu, yoksa sanatçının duygularını tam olarak yansıtan bir tablo mu?

Bugün sizinle aynı dönemde yaşamış iki ressam ile ilgili konuşmak istiyorum. İkisinin de bu dünyaya kazandırdığı pek çok eser ve düşünce var ve bence ikisi de çok değerli. Bugün hakkında konuşacağımız iki ressam Osman Hamdi Bey ve Vincent Van Gogh.

Evet, yanlış duymadınız. Osman Hamdi Bey ve Vincent Van Gogh aynı dönemde yaşamış iki ressam. Fakat hayatlarında pek çok zıtlık var. Biri yaşarken çok başarılı ve sayılan bir insan olmuş Doğulu bir oryantalist, diğeri ise acılar içinde bir hayat sürmüş, yaşarken sadece bir tablosunu satabilmiş Batılı bir izlenimci…

Osman Hamdi Bey, Osmanlı’nın Batı dünyasının etkisinde kaldığı bir dönemde yetişmiş bir sanatçı. Babası İbrahim Edhem Paşa, onu hukuk okuması için Paris’e göndermiş, fakat Osman Hamdi Bey sanata olan sevgisinden dolayı hukuk bölümünü bırakmıştır. Ne komik ki, Osman Hamdi Bey resim bölümünde de okuma fırsatını elde edememiştir. Fakat oradaki iyi atölyelerden birinde eğitim görmüş, üniversitedeki resim derslerine ise bazı zamanlar misafir öğrenci olarak katılmıştır. Bu bile Osman Hamdi Bey’in bu kadar iyi bir sanatçı olmasına yetmiştir.

Osman Hamdi Bey, Fransız ekolüne göre eğitim gördüğünden, bazı zamanlar tablolarına Osman Hamdi diye imza atmak yerine O. Hamdy diye imza atarmış.

Osman Hamdi Bey ne kadar Fransa’da eğitim görse de hiçbir zaman kültürünü unutmamış, her tablosunda Doğu kültürüne yer vermiştir. Ama tabii ki tablolarında Fransız eğitimini de görebiliriz.

Bir örnek vermek gerekirse Osmanlı sanatçılarının tablolarında kadına asla yer vermediği bir dönemde Osman Hamdi Bey’in pek çok tablosunda kadın sembolü var olmuş, hatta en dikkat çeken yerlerde bulunmuştur. Tablolarında kadına çok değer verilmesi gerektiğini gösteren Osman Hamdi Bey resimlerinde hayal ettiği dünyayı yansıtmıştır. Bu yüzden resimlerinde kadınlar kitap okur, müzik aleti çalar, sanat ile uğraşır.

Osman Hamdi Bey resim sanatı dışında da pek çok alanda kendini göstermiştir. Kendisi İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin kurucusu, Kadıköy’ün ilk belediye başkanı, Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi’nin kurucusu, arkeolog ve müzecidir.

Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi, o zamanki adıyla Sanayi-i Nefise Mektebi, İstanbul Arkeoloji Müzesi’nin içindeki bahçesinde kurulmuştur. Hatta mektep binası hâlâ kullanılır. ‘Eski Şark Eserleri Müzesi’ ismiyle bilinen o tarihi bina zamanında Sanayi-i Nefise Mektebi olarak kullanılmış. Tabii ki bu okulda Fransız ekolüne de yer verilmiş, hatta pek çok öğretmen yabancı olarak seçilmiştir. Daha sonradan 1926 senesinde Cemile Sultan Sarayı’na taşınmıştır Sanayi-i Nefise Mektebi.

Sanayi-i Nefise Mektebi, Osman Hamdi Bey’in teklifiyle Mimar Alexandre Vallaury tarafından yapmıştır. Aslında sadece bu mektebi değil, İstanbul’da etrafınızda görebileceğiniz pek çok eşsiz yapının mimarı Alexandre Vallaury’dir. Pera Palas Oteli, Osmanlı Bankası Merkez Binası, Büyükada Rum Yetimhanesi, Afif Paşa Yalısı bunlardan sadece birkaçı… Osman Hamdi Bey tüm şehirde yapılar yapmış olan bu büyük mimara ‘Mimar-ı Şehir’ ismini uygun görmüştür. O günden sonra da Vallaury’e bu isimle hitap edilmiştir.

Gördüğünüz üzere bunlar Osman Hamdi Bey’in yaptığı şeylerin sadece birkaçı. Zamanının en iyi ressamı, arkeoloğu ve müzecisi olan Osman Hamdi Bey’in yaptığı her şeyi anlatmak için sayfalarımız yetmeyebilir. Bundan dolayı gelin şimdi de Vincent Van Gogh’u inceleyelim.

Van Gogh acılar içinde süren bir hayatın içinde on yıldan biraz fazla bir sürede 860 tanesi yağlı boya olmak üzere 2.100 kadar resim yapmıştır. Hatta bunların büyük bir çoğunluğunu yaşamının son 2 yılında resmetmiştir. Yaşadığı dönemde resimleri ve kendisi değer görmemiş, çok parası olmadığından tuvalin ön kısmına yaptığı resim bitince yeni resmi için tuvali olmadığından, zaten üstünde resim olan tuvalin arkasına yapmıştır resimlerini. Hayatta olduğu süre boyunca başarısız ve deli olarak görülen Van Gogh’un, ölümünden sonra fovistler ve bazı dışavurumcular tarafından kullanılmaya başlamasıyla ünü artmıştır. Son yıllarda ise sokaktan geçen birine bana 3 tane tablo sayın deseniz mutlaka saydığı tabloların içinde en az bir Van Gogh tablosu bulunur.

Osman Hamdi Bey ise ölümünden sonra unutulmuştur. Şu an pek çok kaynakta tabloları ya da eserleri bölümünde yalnızca Kaplumbağa Terbiyecisi eseri yazmaktadır ama bu çok yanlıştır. Osman Hamdi Bey’in pek çok başka tablosu da vardır. Bunları Silah Taciri, Mimozalı Kadın, İki Müzisyen Kız, Leylak Toplayan Kız, Ab-ı Hayat Çeşmesi, Kahve Ocağı ve çok daha fazlası olarak sıralayabiliriz.

Ab-ı Hayat Çeşmesi, yıllar sonra Alman Başkonsolosluğu’nda bir kenara terk edilmiş, tozlu bir tablo olarak bulunmuş. Şu anda tablonun içinde bulunduğu müzenin müdürü şans eseri tabloyu Başkonsoloslukta görmüş ve heyecanlanıp ülkesine yani Almanya’ya götürmüş. Bu önemli tablonun değeri kendi kültürü içerisinde değil Almanya’da Berlin şehrindeki Alte Nationalgalerie Müzesi’nde değer görmüş ve orada sergi salonunun kapısına asılmış. Şu an tablonun adı Ab-ı Hayat Çeşmesi değil, Okuyan Arap. İşte bu da bizim kendi kültürümüzü, değerlerimizi okuyup bilmememizden dolayı sahip olduğumuz sonuç. Eğer o tabloyu okuyup öğrenseydik, şu an en ünlü ve değerli müzelerimizin birinde kendi kültürümüzü doğru bir şekilde yansıtabilirdik. Ama onu bile yapamadık. Osman Hamdi Bey de bu şekilde tozlar içinde bazen tanınan, bazense bilinmeyen, inanılmaz şekilde değerli bir insan olarak kaldı. Van Gogh ise tüm dünyada tanınır hâle gelerek içinde sadece kendi resimlerini barındıran müzelerin var olmasını sağladı…

İşte Batı ve Doğu sentezi…

Bu yazıdaki Osman Hamdi Bey ile ilgili pek çok bilgiyi Sayın Kayahan Demir’in ‘İstanbul Portresi’ kitabından öğrendim ve sizinle paylaşmak istedim. Bu olağanüstü kitabı hepinizin okumasını öneririm.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Yağmur Uğuzluoğlu - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Kocaeli Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Kocaeli Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Gölcük Belediyesi'nin hizmetlerinden memnun musunuz?