Asrın problemi

Sosyal medyada “sizce bu asrın en temel problemi nedir?” minvalinde bir soruya rastladım.

Soruya dair düşünürken aklıma, kız kardeşimin, bir sohbetimiz esnasında, Leonardo da Vinci’nin hayat hikayesine dair bir belgeselden aktardığı bir sahne geldi.

Mona Lisa adlı eserinin nasıl ortaya çıktığını anlatan bu sahnede, da Vinci, resme mankenlik yapan kadının yüzüne bakıyor ve “siz bir acı yaşamışsınız” diyor.

Kadın “evet, altı ay önce bebeğimi kaybettim” diye cevap veriyor.

Bunun üzerine da Vinci “acı yaşamışsınız ama aynı zamanda bir mutluluk da taşıyor gibisiniz” şeklinde mukabele edince kadın şöyle yanıtlıyor:

“Evet, belki bebeğimi kaybetmenin acısını taşıyorum ama aynı zamanda altı ay kadar da olsa ona sahip olmanın mutluluğunu da yaşıyorum. Çünkü kaybetmenin acısına rağmen ona sahip olamayıp bu mutluluğu hiç tadamayabilirdim…”

Bu cevaba binaen da Vinci Mona Lisa’nın yüzüne kısmen hüzün kısmen tebessüm ifadesini yerleştirerek yüzyıllar boyu hayranlıkla konuşulacak bir esere imza atıyor.

Bu hikaye doğru mu bilemiyorum…

Ancak tarihe baktığınızda, insanlar üzerinde iz bırakan işler yapanların genel özelliklerinin yaptıkları işi “samimiyet”le yapmaları olduğunu söylemek sanırım yanlış olmayacaktır.

Hikaye de tam olarak bana bunu çağrıştırdı.

Özelikle çağımızı düşündüğümüzde.

Zira bir insana, yüzünden onun iç dünyasını yansıtan duygularını anlayacak kadar “samimiyetle” yaklaşanı bulmak bugün ne kadar mümkün?

Veya anladığını doğru biçimde aktaracak kadar, yani “hakikate dikkat ederek” işine “samimiyetle” yaklaşanı bulmak ne kadar mümkün?

Ya da şöyle ifade edelim:

Birbirimizi dinlemeye ve anlamaya ne kadar vakit ayırıyoruz?

Kendimize ve çevremize ne kadar derinlemesine bakabiliyoruz?

Kendimizle, çevremizle, işimizle ilişkimizi hangi derinlikte inşa ediyor, hangi samimiyetle kuruyor ve yürütüyoruz?

Hep bir şeylere yetişmeye çalışırken ve bu uğurda zaman harcarken acaba peşinde koştuğumuz şeylerin hakikatinin ne kadar farkındayız?

Daha da önemlisi kendi hakikatimizin ne kadar farkındayız?

Kısacası hayata hangi derinlikte bakıyoruz?

Hayata karşı ne kadar samimiyet besliyoruz?

Elbette bunu hakkıyla başaranlar da vardır.

Ama ürettiğimiz eserlere genel olarak baktığımızda, yukarıda sorulan soruya benim cevabım sanırım şu olacak:

Yüzeyselliğin getirdiği samimiyetsizlik.

Zira hakikati anlamak ve ona uymak adına derinlemesine bakamadığımız, buna zaman ayıramadığımız her anın samimiyetimizden de kaybetmek anlamına geldiğini düşünüyorum.

O nedenle de yaşadığımızın bir anlamda “samimiyetsizliğin getirdiği bereketsizlik” olduğunu söylüyorum…

Çünkü samimiyetin olmadığı yerde hemen her şey anlamını ve değerini de yitiriyor.

En azından ben böyle olduğunu gözlemliyorum.

Peki, aynı soruya sizin cevabınız nedir?

Merakla bekliyorum.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Banu Gürer - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Kocaeli Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Kocaeli Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Anket Büyükşehir Belediyesi'nin hizmetlerinden memnun musunuz?